Futbol ; Faİr Play, Cesaret, Mücadele ve Zafer...

28 Şubat 2010 Pazar

Geçen seneye dönüş


İlginç bir ligimiz var. Her türlü sürprizin, saçmalığın ve ahlaksızlığın yer aldığı bir kaos ortamındayız. 2009-2010 sezonunun başında Galatasaray'ı favori görüyordum şampiyon olarak. 8'de 8'e rağmen bu fikrim değişmemişti. Ligin ikinci yarısının başında da benzer düşüncelerim vardı ancak birden her şey değişti ve Fenerbahçe biraz toparladı. Galatasaray sorunlarla boğuşuyordu ve Fenerbahçe mücadele ediyordu. Ben de fikrimi değiştirip şampiyonluk için Fenerbahçe'yi ön plana çıkartmıştım. Ancak gelinen nokta şu ki; Galatasaray ligimizin en iyi takımı şu anda. Şampiyonluk için maç kazanmak gerekiyor, mücadele detay. Galatasaray baktığımız zaman favori çıktığı maçların tamamını kazandı. Fenerbahçe ise ızdırap çektirmeye devam ediyor. Takımda iyi oynayan bir Emre var, bir de nispeten Gökhan Gönül. Kendisine sabredilmesini her fırsatta söylediğim Andre Santos dahil bu iki futbolcu dışında takımın tamamı formsuz. Bitse de gitsek havasında tüm futbolcular. Şampiyonluk böyle gelmez.

İstatistiklere göre Cristoph Daum, takımın başındaki en kötü sezonunu geçiriyor. 2003-2004 sezonunun ilk 22 haftasında 58 puan toplamış Fenerbahçe. Bu rakam 2004-2005 sezonunda 59. 2005-2006 sezonunda ise yine 59. Şu an Fenerbahçe'nin topladığı puan ise 45. Yani bu sezonların çok çok altında. Tabii bunlardan bahsederken diğer takımların puanlarına da bakmak lazım, ancak bu Fenerbahçe'nin kötü bir sezon geçirdiği gerçeğini değiştirmiyor.

Galatasaray benim şampiyonluk için favorim. En yakın onlar duruyorlar. Puan farkı 5'e yükseldi. Bursaspor erteleme maçında Kasımpaşa'yı yenerse onlarla da puan farkı 4'e yükselecek. Her ne kadar Bursaspor'un bu sene şampiyon olabileceğini düşünmesem de büyük bir avantajları var. Fenerbahçe'nin silkinmesi lazım. Önümüzdeki 5 maçı da kazanırsa Fenerbahçe tekrar dirilişe geçebilir. Galatasaray maçı da dahil bu 5 maça. Zaten o maçı da kaybettiğin zaman ihtimal falan kalmıyor ortada. (Galatasaray ile puan farkının korunduğunu varsayıyorum elbette.)

Yine de yukarıdaki 3 paragraf Fenerbahçe'nin şampiyon olamayacağı anlamıına gelmiyor. Fenerbahçe yine şampiyon olur. Hem de belki de 3 sezon boyunca üst üste. Ancak bir Fenerbahçe taraftarı olarak her sezon aynı ızdırabı çekmek gücüme gidiyor. Bu takım 1 ay boyunca güzel günler geçiremez mi yahu? Taraftarı istikrarlı bir şekilde gülmez mi hiç? Benim gibi her şeyi şampiyonluktan ibaret görmeyenler için çok sıkıcı bir durum bu. Geçen seneden pek bir farkı kalmadı takımın...

Gonzalo Higuain


Raul kusura bakmasın, Higuain iyi topçu. Dünkü Tenerife maçında 2 gol bir asistle oynadı. Bizim gördüğümüzü Maradona da görüyordur umarım...

26 Şubat 2010 Cuma

Türkiye - Honduras maçı aday kadrosu


Milli Takımımız'ın 3 Mart Çarşamba günü Honduras ile oynayacağı hazırlık maçının aday kadrosu açıklandı. Dünya Kupası'na gidecek bir takımla hazırlık maçı yapmak farklı olacaktır. Kadroya baktığımızda sürpriz diyeceğimiz isimler var. Bursaspor'dan Volkan Şen ve Ozan İpek sanıyorum ki ilk defa kadroya alınıyorlar. Fenerbahçe'ye iki gol atınca şöhretin 3 kat artıyor tabii, herkesin gözü kendisinin üzerinde olacak. Necip Uysal, Giray Kaçar ve Onur Recep Kıvrak da kadroya alınmış. Doğru karar, gençlere şans vermek lazım. Benim ilgimi çeken şey, hücum bölgesindeki futbolcuların tamamının şu an yurtdışında oynuyor olması. Bu da ligimizdeki yerli forvet eksiğinin en güzel ispatıdır. Semih Şentürk kadroda yok, neden yoktur diye sormak lazım. Oğuz Çetin'in açıklamalarına göre kaptan Emre Belözoğlu olacak. Bana göre yanlış bir karar. Oraya en uygun isim Tuncay ya da Hamit olurdu bence.

"Honduras Milli Takımı" diyince biraz şaşırıyoruz, şahsen kendilerini bir defa bile izlemiş değilim, o yüzden maç hakkında öngörüde bulunmak yersiz. Dünya Kupası'na gittiklerine göre bizden iyidirler herhalde (?). Ben asıl Mayıs ayında ABD Milli Takımı ile yapacağımız maçı merak ediyorum, Landon Donovan'ı bize karşı oynarken izlemek heyecan verici olacak.

KALECİLER


VOLKAN DEMİREL

FENERBAHÇE

ONUR RECEP KIVRAK

TRABZONSPOR

SAVUNMA OYUNCULARI


GÖKHAN GÖNÜL

FENERBAHÇE

SABRİ SARIOĞLU

GALATASARAY

EMRE GÜNGÖR

GALATASARAY

SERVET ÇETİN

GALATASARAY

CEYHUN GÜLSELAM

TRABZONSPOR

REMZİ GİRAY KAÇAR

TRABZONSPOR

CANER ERKİN

GALATASARAY

ÇAĞLAR BİRİNCİ

DENİZLİSPOR

ORTA SAHA OYUNCULARI


HAMİT ALTINTOP

BAYERN MÜNİH

VOLKAN ŞEN

BURSASPOR

MEHMET AURELIO

REAL BETIS

NECİP UYSAL

BEŞİKTAŞ

EMRE BELÖZOĞLU

FENERBAHÇE

NURİ ŞAHİN

BORUSSIA DORTMUND

ARDA TURAN

GALATASARAY

OZAN İPEK

BURSASPOR

HÜCUM OYUNCULARI


TUNCAY ŞANLI

STOKE CITY

MEVLUT ERDİNÇ

PARIS SAINT-GERMAIN

HALİL ALTINTOP

EINTRACHT FRANKFURT

KAZIM KAZIM

TOULOUSE


Maç NTVSpor'da yayınlanacak. İnönü Stadı'nda saat 20.00'de oynanacak maçın bilet fiyatları da şöyle:

Numaralı Tribün: 20 TL
Kapalı Tribün: 10 TL
Açık: 5 TL

Serhat Akın'ı özlemek


Ekşisözlük'te Serhat Akın başlığını okurken güzel bir entry gözüme ilişti. İşte o entry:
"fenerbahçe formasına 11 ağustos 2000 kocaelispor fenerbahce maçı ile merhaba dedi. dönemin teknik direktörü mustafa denizli kendisine maçın son bölümünlerinde şans tanıdı, kanattan gelen ortaya vurduğu müthiş vole direkte patlamıştı. hatırladığım kadarıyla maçı beraber izlediğim hemen hemen herkes bu genç yeteneğin, hızına ve tekniğine hayran kalmıştı.

henüz 19 yaşında olan bu yetenek hem milli takım için hem sarı lacivertli renkler için gelecek vadediyordu. o yıl forma şansı bulduğu 25 maçta 9 gol atıp 2 asist yaptı. kenneth anderson’un forvette oynadığı bir takımda yedek bekleyen birisi için bu rakam hiç de yabana atılacak cinsten değildi.

taraftar da bu yeni oyuncuyu özellikle derbilerdeki dur durak bilmez futbolundan ötürü çok sevmişti. serhat’ın oyuna sonradan girdiği maçlara o zaman hep dikkat etmişimdir. serhat maçın son on dakikasında oyuna girerken taraflar tarafından müthiş bir alkış eşliğinde çimlere yürürdü. yani barca için bojan krkic ne ise takımın altyapısında yetişmemesine rağmen fenerbahçe taraftarı için de serhat akın oydu.

takım 2000-2001 sezonunu şampiyon kapatırken bunda rakip defansların arkasına müthiş koşular yapan serhat’ın da katkısı vardı. 22 ağustos 2001 fenerbahçe glasgow rangers şampiyonlar ligi ön eleme maçında attığı golle de son dakikada topu çizgiden çıkaran ümit özat’la beraber fenerbahçe’yi şampiyonlar ligi’ne taşıyan isim oldu. keşke fenerbahçe’nin tam manasıyla tecavüz grubuna(barcelona, lyon, bayern leverkusen) düştüğü o lige taşımaz olsalardı orası ayrı konu.

2001-2002 sezonu serhat’ın belki de kariyerinin zirve yaptığı sezonu oluşturuyordu. türkiye birinci ligi’nde toplam 31 maçta forma giymiş 16 gol atmış, 5 asist yapmıştı.

o yılki performansıyla dünya kupasına gitmeye hak kazanan milli takımın teknik direktörü şenol güneş’in de gözüne girmeyi başardı. aday kadroyla birlikte güney kore yolunu tuttu. ancak serhat için bu tatlı rüya kore’de sona ermeye başlamıştı. milli takım aday kadrosundan tayfun korkut ve cihan haspolatlı ile birlikte çıkarılan üçüncü isim olmuştu. tayfun bu haber üzerine teknik direktöre saydıra saydıra ispanya yolunu tutarken serhat, cihan’la birlikte takımla kalmayı ağabeyleriyle çalışmayı yeğlemişti. cihan ve serhat’ın yaptıkları bu hareket bence taraflı tarafsız herkesin beğenisini kazanmıştı. milli takım dünya üçüncüsü olduğunda bu iki oyuncu madalya alamadan dönmenin burukluğunu yaşamıştı. madalya töreninde serhat’ın sahadakilere bakışları gözümün önünden hala gitmez.

2002’de fenerbahçe ligi yamulmuyorsam 6. bitirmiş takımın yarısı lig bitmeden ya ülkesine dönmüş ya da koşar adım samandıra’dan uzaklaşmıştı. serhat da sakatlığını bahane edip günahını almayayım ama büyük ihtimalle kendine klüp bulmaya almanya yollarına düşmüştü. taraftarlar için artık serhat kulübünü terk eden bir oyuncuydu, onun yerini artık sakarya’dan gelen genç tuncay almıştı.

şu an düşünüldüğü zaman hatta şimdiki muadili kazım kazım’la karşılaştırıldığında serhat’ın fenerbahçe formasıyla en başarısız gözüken sezonu bile kazım’ınkinden iyi. serhat 2002’de forma giydiği 22 birinci lig maçında 6 gol atmış 7 asist yapmış kazım’ın attığı golü ya da golleri hatırlayan beri gelsin.


2003-2004 sezonu için fenerbahçe üzmekten sıkıldığı taraftarını mutlu etmek istiyordu. bunun için aziz başkan, chrsitoph daum ile sözleşme yapmış, takıma pierre van hoijdonk gibi bir yıldızı getirmişti. daum ilk geldiğinde yönetimden serhat’ı affetmelerini istemişti. zira yönetim serhat’a tepkiliydi. hatta bir yönetici serhat ve diğer alamancı futbolcuları kastederek “bunları aldığımızda bisiklete biniyorlardı şimdi mercedesi beğenmiyorlar” demişti. yönetim ve serhat arasındaki buzlar erimiş serhat yuvasına geri dönmüştü. bu boşlukta serhat’ın galatasaray ile anlaşmak üzere olduğu da fatih terim tarafından rivayet edilmekteydi. tüm bunlar ekseninde serhat’ın taraftarlarca tekrardan benimsenmesi zor gözüküyordu. ne serhat bunlara aldırış etti, ne de alman hoca daum taraftarla serhat’ın arasındaki durumu sikledi. daum’un kafasındaki 11’de serhat her zaman yer buluyordu. bugün bile fenerbahçe’nin tercih ettiği 4-4-2/ 4-2-4 sisteminde serhat sağ kanadın yükünü çekmek üzere görevlendirilmişti. her forvetin kolay kolay yapamayacağı bu işi serhat hızıyla çok da güzel kotarmaktaydı. forvet bölgesinde sıkıntı çekildiği zaman da forvette kendine yer bulabiliyordu. fenerin ipi göğüslediği o sezon serhat 21 maçta forma giymiş ve 8 gol atmış ve ligde 8 asist yapmıştı. yine de tuncay’ın 19 gollük performansının yanında bu biraz sönük kalmıştı.

2004-2005 serhat’ın fenerbahçe formasına vedasıydı. 26 maça çıktığı süper lig’de sadece 2 gol kaydedebilmiş 4 asist yapabilmişti. 11’de daum’un kendisine yer vermemesinden şikayetçi olan serhat, aziz başkan’dan 11 sözü istemişti. ipler bu noktada artık kopar hale gelmişti. yönetimin teklifine “yokum” diyen serhat, kendisine daha az para öneren belçika kulübü anderlecht ile anlaşmıştı. anderlecht’e imza attığında kulübün başkanı fenerbahçe yerine tercih edilen kulüp olmanın kendileri için onur verici bir durum olduğundan söz etmişti. o dönem benim anderlecht’e uyuz olduğum dönemi oluşturuyordu. neyse ki fener, şampiyonlar ligi ön elemesinde bu belçikalılar’a koydu da anderlecht o gün bugündür belini doğrultamadı benim de içimin yağları eridi.

anderlecht’te serhat 3 yılda 41 maça çıktı 13 gol attı. her ne kadar belçika ekibiyle şampiyonluk yaşadıysa da serhat için artık tüm grafikler aşağıya inmekteydi.
bu arada fenerbahçe’den ayrılmasının bahanesi daum’un köln’üne gidip ikincli lig tecrübesi de yaşayan serhat çıktığı 7 maçta 1 gol atabilmişti.

2008-2009’da körfez ekibi kocaelispor’la anlaştı nereden nereye lafları işte bu zaman dönmeye başladı. sakatlıklar yüzünden fazlaca forma giyemediği körfez’den parası ödenmediği için ayrıldı tam beşiktaş ile anlaşacakken yusuf şimşek transferine patladı. yusuf’un beşiktaş’a gidişi taraftarların çoğunluğu tarafından kabul görmüyordu. böyle bir ortamda zaten verimsiz olan serhat’ı siyah beyazlı renklere bağlamak akıllıca bir iş olmayacaktı. bu sırada konyaspor serhat’a talip oldu ve renklerine kattı. konyaspor’da da sakatlıklarla mücadele eden serhat sadece 1 gol atabildi. 2008-2009 sezonunda forma giydiği iki takım da küme düşmüştü.

serhat kariyerini toparlar mı toparlamaz mı bilmem ama şunları bildiğim kesin. serhat akın çıktığı maçlarda formasının hakkını sonuna kadar veren bir futbolcu. kim ne derse nasıl taşak geçerse geçsin fenerbahçe’de benim sahada izlediğim en yürekli futbolculardan.

benim için serhat, stuttgart maçında yaptığı fantastik hareket, derbilerde koyduğu leblebi gibi goller, 6 kasım 2002’de cimboma sallayıp tellere tırmanan asi çocuk. özlememek mümkün değil serhat’ı hele ki şimdilerde fenerbahçe forması terleten/ terletmeyen ruhsuz oyuncuları görünce.

son olarak serhat’la ilgili aklımda kalan şey ise:

serhat attı 4-0 oldu."
Mevkiinde oynayan Mehmet Topuz ve Kazım'ı görünce özlememek mümkün değil...

Son dakika


Fenerbahçe'nin bu sezon son dakikalarda attığı gollerle puan ve puanlar aldığı ve kendisinin "şanslı" olduğundan bahsediliyor. Pek kulak asmıyorum şahsen, maçın 90. dakikası maçtan ayrı bir dakika değildir, maçın içindedir, bizzat maçın kendisidir! Maçın herhangi bir dakikasında attığınız gol sizin şanslı olduğunuzu göstermez. Yani bütün maç boyunca katı bir defans yapıyorsunuz, gol yemiyorsunuz, direniyorsunuz; ya da müthiş oynuyorsunuz ve direkler gole izin vermiyor, ve nihayet son dakikada gol atıyorsunuz, size şanslı diyorlar... O gol atılsın da kaçıncı dakikada atıldığı pek mühim değil açıkçası.

Fenerbahçe'nin attığı goller kadar yediği goller de var son dakikada, ancak son dakikada gol yiyince Fenerbahçe'nin "şanssız" olduğu değil de neden kötü oynadığı tartışılıyor. İlginç bir durum... Fenerbahçe'nin son dakikada gol yiyip puan ya da puan kaybettiği maçlara bakalım bu sezon:

Gaziantepspor 2 - 1 Fenerbahçe (Dk. 90+5)
Antalyaspor 4 - 3 Fenerbahçe (Dk. 88)
Fenerbahçe 2 - 3 Bursaspor (Dk. 85, 90+1)
Fenerbahçe 1 - 1 Lille (Dk. 85)

Baktığımız zaman kritik maçlar bunlar. Bursaspor'a yenilip Galatasaray'a liderlik verildi, Lille ile berabere kalınıp Avrupa kapısı kapandı. Evet bunların adı şanssızlık değil, başka bir şey. Ben de nedenini bilmiyorum ancak bunlar futbolun içerisinde var ve bundan sonra da Fenerbahçe (ya da başka bir takım) son dakikada attığı gollerle puan ya da puanlar alıp, son dakikada yediği gollerle puanlar kaybedecek.

Son dakikada yenilen goller ne ilk ne de son. Ancak büyük takımların artık bunu yavaş yavaş aşmaları lazım diye düşünüyorum ben. Atılan golden sonra, gol gelmeden önceki konsantrasyonu daha da yoğunlaştırmak lazım. Maça daha da çok asılmak lazım. Hem Fenerbahçe hem de Galatasaray bu sene Avrupa'da ülkemizi daha fazla temsil edemeyecekler, bu yüzden...

Maçı kaybetmek bir yana maçı kazandık derken son dakikada gol yemek çok sinir bozucu.

24 Şubat 2010 Çarşamba

Milan son anda yırttı

Milan 1-0 geriye düştüğü maçta Fiorentina'yı 81 ve 90+2'de bulduğu gollerle 2-1 yendi. Fena oynamadı Milan aslında, takım biraz toplarlanmış gibi gözüktü. Her yenilgiden sonra Leonardo'nun gideceği tartışılıyordu ancak Leonardo bunlara kulak asmıyordu. Bir hafta daha rahat eder artık...

Bu işler böyle


Fenerbahçe'nin Lille ile oynayacağı maçın kadrosunda Vederson, Andre Santos, Cristian Baroni, Mehmet Topuz ve Özer yok. Futbol böyle bir şey işte. 1 ay öncesine kadar eldeki oyuncularının tamamıyla istediği bir kadro kurabiliyordu bu takım. Şimdi sakatlıklar ve cezalılarla uğraşıyor... Takımda sol bek yok. Deniz geçer herhalde. Daum Emre'yi sol açıkta düşünebilir, veya değişik bir taktikle sol içte... Emre oraya geçecek ve Cristian da olmadığına göre önliberolardan biri Selçuk olacak. Bunu düşünmek bile içimi sıkıyor, kâbuslar görmeme neden oluyor; ancak daha da kötü bir durum var ki, Selçuk'un partneri kim olacak? Herr Daum altyapıdan bir genç mi alır acaba, ilginç olur ha...

22 Şubat 2010 Pazartesi

Avrupa Kupası Finalinde Derbi


Uefa'ya kalan takımlarımız için her sene aynı muhabbet döner. "Finalde karşılaşırlar mı acaba?" diye sorulur; ta ki takımlarımızdan biri tek başına kalıncaya kadar. Bu sene de durum farklı değil.

Atletico Madrid Lille'den daha korkutucu olmasına rağmen bu yalnızca kağıt üzerinde böyle. Maç sahada oynanır. Galatasaray'ın durumu Fenerbahçe'den daha avantajlı. İki ayaklı turlarda deplasmanda alınan her türlü beraberlik iyidir. Gollü beraberlikler ise şahanedir. Galatasaray Atletico Madrid deplasmanında yarı kontrollü - yarı savruk oynadığı maçta golü yedi ama küsmedi, durumu 1-1'e getirdi ikinci yarıda. Atletico Madrid Barcelona'yı yenince Galatasaray için en uygun ortam olmuştu aslında. Zafer sarhoşu Madridliler neye uğradıklarını şaşırdılar. Dün akşam da Almeira deplasmanında 1-0 yenildiler. Sanchez Flores Galatasaray maçını düşünmüş olacak ki birkaç ilk 11 oyuncusunu yedek kulübesine oturttu bu maçta. Yenildiler ve Galatasaray karşısına bu gazla çıkarlarsa rövanş maçı her türlü sonuca açık olur. Kontrollü oynamayıp şuursuzca baskı yaparlarsa seyircisinin de desteğini alan Galatasaray tarihi bir fark atabilir. Hem kontrollü oynayıp hem de sürekli hücumu düşünürlerse de işler Galatasaray açısından tersine döner. Galatasaray bu sene kontrollü oynayan her takıma karşı sıkıntı yaşadı. Ben bu turda Galatasaray'ı favori görüyorum. Galatasaray adına önemli olan şey kendi sahasında oynamanın gazıyla hovardaca hücum yapmaması, kontrolü elden bırakmaması.

Fenerbahçe için durum daha kritik. Gervinho'nun sakatlık haberi sevindirici olsa da Lille kendi evinde attığı iki golü Gervinho yedekken atmıştı. Dün akşam da deplasmanda Rennes'e 2 gol attılar. Şaşırtıcı bir şekilde hemen hemen her maçta gol atıyorlar. Ve işin kötü tarafı Fenerbahçe'nin bu sezon gol yemediği maç sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Ve daha da kötü olan şey; Fenerbahçe kolay ve komik goller yiyor. Hani rakip Fenerbahçe'yi bunaltsa, pas yapsa ve bu etkileyici hücumların sonucunda gol atsa bir şekilde bunun çözümü bulunur. "Ya bak şurda şurda sorun var" dersin, ama Fenerbahçe'nin yediği goller rakibin sistemli bir şekilde attığı ve defansın sorununu ortaya çıkaran goller değil. Anlık bir gol oluyor ama golü izledikten sonra defansın sorununun ne olduğunu pek kestiremiyorsun. Evet, hızlı bir rakip Fenerbahçe'yi her türlü zorlar. Ve Fenerbahçe defansının arasında hızlı paslar atınca her türlü gol pozisyonuna girersin. Ancak Fenerbahçe'nin yediği gollerin az bir kısmını kapsıyor bu tür goller... Fenerbahçe'nin turu geçmesi için gol atması gerekiyor. Bu durumda saldırması... Ancak üstteki bahsettiğim şey Fenerbahçe için de geçerli. Şuursuzca baskı yapmak arkada boşluklar bırakmak demek ve bu da yavaş Fenerbahçe defansının hep zorlanması, Lille forvetlerinin daha turnuva bitmeden turnuvanın gol kralı olmalarını sağlamak demek... Nedense ben bu maçta ilk maçtan daha çok korkuyorum. Fenerbahçe gol atmak zorunda ve bunu nasıl bir strateji ile yapacak, merak ediyorum. Maçın başından itibaren durmadan saldıracak mı yoksa Lille ile başa baş mücadele edip, pas yapıp, sakin oynayıp birden tempoyu yükseltip gol mü arayacak... Bekleyip göreceğiz.

Şimdi de mikrofonu Uğur Boral'a uzatalım:

"Lille'i geçersek Liverpool kolay."


İki temsilcimize de başarılar.

Lokum

Oynadığın top olayım...

20 Şubat 2010 Cumartesi

Barcelona 4 - 0 Racing Santander


Barcelona'nın, gelmiş geçmiş en iyi futbol oynayan takımlardan birisi olmasının sebebi kadro ve maçın skoru ne olursa olsun kendi oyun planlarını değiştirmemesi. Bakıyorsun bugün; Daniel Alves yok, Abidal yok, Puyol sağbeke geçmiş, Xavi yok, Keita yok, İbrahimoviç yok; ama oynadıkları oyunda değişen hiçbir şey yok. Hala aynı Barcelona. Hala aynı paslaşmalar, hala aynı soğukkanlı oyun ve hala aynı sıfır hata. Bugünkü maçta Messi'nin yokları oynadığını da düşünürsek Barcelona'nın bu sisteminin ne kadar çok oturmuş olduğunu anlayabiliriz. Bunca yokluğun arasında biri var ki; işte bu sistemi devam ettiren, Barcelona'ya can veren biri...

İniesta.

Şöyle söyleyelim. Racing Santander'in genel oyun planı top kimdeyse ona bas üzerine kurulu. Bizdeki Beşiktaş yani. Top kime geçtiyse 3 kişiyle pres yap, topu kap... Yapamadılar. Yapamamalarının sebebi Barcelona'daki tüm futbolcuların topu ayaklarına yapıştırmaları ve zor durumda yanlarında her daim birini görmeleri. Bu yardıma gelen kişi genelde kim oluyor biliyor musunuz? İniesta. Sıkışan topu söküp almalar, top sürmeler, uzun toplar, sağlı sollu çalımlar, içe katetmeler... Ve sıfır hata. İniesta Barcelona'nın kanı, canı. Xavi tribünde oturuyor ama İniesta etkinliğinden hiçbir şey kaybetmiyor.

Barcelona yeryüzündeki en soğukkanlı takım. İstediklerini sahaya bu kadar olumlu yansıtan başka bir kulüp yoktur herhalde. Seri paslaşmalarla Racing Santander yarısahasına yerleşip orda top çevirdi Barcelona ve etkili de oldu. Yaya Toure, Busquets ve İniesta az top kaybıyla oynayıp etkili paslaşmalar yaptılar.

Barcelona'yı bu kadar överken Racing Santander'den bahsetmemek olmaz. Bir takım La Liga'nın 13. sırasındaysa, kime karşı oynarsa oynasın bir planı, sistemi; en azından yapmak istediği bir şey olmalı. Barcelona'ya karşı da oynasan izleyici senin yapmak istediğin şeyi anlayabilmeli. En azından bir şeyi doğru yaparsın; güzel kontratağa çıkarsın, iyi defans yaparsın, ortasahada iyi baskı kurarsın vs. Bunların hiçbirini yapamadığın zaman "ne oldu lan" demeden 3. golü yemiş oluyorsun zaten. Ne bir baskı, ne etkili bir pres, ne topları olumlu kullanma, ne de iyi defans...

Barcelona zayıf rakibi karşısında oyuna hızlı başlayıp ilk yarıda ipini kesti. Bundan sonra Salı günü oynayacakları Stuttgart maçını da düşünerek vites düşürdüler, idman havasında oynadılar ve maçın son dakikalarında da 4. golü buldular.

Son olarak spiker Osman Sakallıoğlu'ndan bahsedip yazıyı bağlayalım. Gol pozisyonlarındaki coşkusu harika. Ancak maç normal seyrinde ilerlerken adeta ortada spiker falan yok. Sessiz sedasız, bazen maçtan alakasız şeyler anlatıyor. Oluşan pozisyonları sıradan bir taç atışıymış gibi anons ediyor. Henry'nin ismini telaffuz ederken de hep tereddütte kaldı. Anri? Hanri? Enri? Hangisi Osmancığım?

Fenerbahçe nedir?


Bu yazı Bağış Erten tarafından 2002 yılında yazıldı. Muhtemelen 4002 yılında da geçerliliğini sürdürecek... İşte o efsane yazı:

madalyonun hep iki yüzü vardır derler. eğer madalyon için söylenmiş olmasaydı; bu atasözü fenerbahçe'ye yakışırdı. yakışırdı, çünkü hep ikiliklerin, çelişkilerin, çatışmaların takımıdır fenerbahçe. seveni öldüresiye sever (ölümüne değil; hangi takımda "kill for you" –senin için öldürürüm- diye bir grup var ki!), nefret edeni kin kusar; en çok fener'i yenmek zevk verir, en acı fener "yener"; beş atar dört yer. iyi ya da kötü, hakkında en fazla tezahürat üretilen takımdır fenerbahçe. zaten "fenerlilik" de bu zıtlıklardan türer. iyi fenerbahçe-kötü fenerbahçe, güçlü fenerbahçe-zayıf fenerbahçe, en büyük fener- i..e fener, yıldızlar takımı- acıların takımı, efsane-kestane...


fenerbahçeli olunmaz, doğulur denir, doğrudur. ancak doğuştan gelen özelliklerle fenerli olunur. sonradan sempati göstermek çok zordur. çünkü bir kez dışarıda kaldıysanız, çemberin içine girmek güçleşir. çemberin içi dışarıya, dışı da içeriye sevecen bakmaz. "dış görünüşüyle" yargılanmak en çok fener'in kaderidir. kendi ülkesinde, dışarıdan bu kadar itici görünen bir real madrid, bir de bayern münchen vardır. oysa "içeriden" bakanlar, yani sevdalılar için her şey toz pembedir. fener'den öteye hayat yoktur. hatta başka bir takımı insan neden tutar, bu bile merak konusudur. zaten içgüdüsel, gözü kapalı sevmek karasevdalılarla fenerbahçelilere yakışır.


fener’i sevmenin de sevmemenin de binbir zorluğu vardır. çünkü fenerbahçe eğlendirir: ondan daha renkli bir takım yoktur, şaşaası, cümbüşü eksik olmaz, taraftarı sevinirken dozunu kaçıracak, zevkten bayılacak kadar abartır. gole doymaz, 103 gol bile ancak tatmin eder, 4-0 biten ilk yarı fenerli için en ideal maçtır. ama fenerbahçe ağlatır da: büyükler içinde en "ağır" yenilgileri o alır, en komik durumlara o düşer, en kötü yönetim ondan çıkar, tribünde en çok cefayı fener seyircisi çeker; pendik faciası ya da aydın acısı yüreklerde hâlâ yaradır.

ama fener seyircisi affedicidir; en aciz durumlarda bile, gs galibiyeti her şeyi unutturur, ortalık toz pembe/duman olur. bir maça bu kadar anlam yükleyen başka hiçbir taraftar yoktur (belki de bir de gs taraftarı). bir önceki sezon fener'e en ağır mağlubiyeti tattıran ayakların, bir sonraki sezon fener forması giymesi adettendir (hatırlayınız: ilker, oğuz, aykut vs.). ne de olsa affetmek erdemdir. evet, ama kindarlık da yabana atılacak bir şey değildir... şampiyonluğa mal olacak hata yapanı sokakta görse selam vermez (garibim erol'un gs maçında yaptırdığı penaltı neler açtı başına hatırlayın), ligin ilk yarısında deplasmandaki maçta, kendisine sert giren rakibini fenerli oyuncu unutur, taraftar unutmaz; acısını çıkarmak için bir sezon bekleyen bile vardır. mazisini aklında tutan takımdır fener. ama unutkandır da. en çok da bu huyundan vazgeçmez. en başarısız sezon bile bir sonraki sezon için kriter olmaz. her sene, her şeye yeniden başlanır. en azından böyle olması istenir. "bu maçı unuttuk, önümüzdeki maçlara bakıyoruz" en çok fenerlinin ağzına yakışır. sinyor can bartu'yu da unutur, şeytan rıdvan'ı da. gelen ağamdır ama gidene paşam denmez kolay kolay. "mazi kalbimde yaradır" ama unutursam geçer. ali şen'in, takımı kümede zor tuttuğu dönemleri bile unutur, "ali şen başkan fener şampiyon"dur.

yine de vefalıdır. bordeaux zaferinin yaratıcıları hüseyin, selçuk, şenol'u kimse unutmaz, aykut hep "kocaman"dır, lefter’i anmayana hain gözüyle bakılır. vefanın üvey kardeşi nankörlükse, nankörlük de fener'e yakışır. on sene takımın tüm yükünü taşıyan oğuz sakaryalı grubunun başıdır, bir önceki maç beş gol atan adamın en fazla iki pozisyon kaçırma lüksü vardır; üçüncüde yuhalanır. geçen senenin şampiyon kadrosu üç maç kötü sonuç alsın dağıtılır vs.

türkiye birinci futbol ligi tarihinin (dikkat lig tarihinin!) en başarılı takımıdır fenerbahçe (biliyorum birileri için tartışmalı bu; iki puana göre, üç puana göre ayrı tablolar çıkıyor ama fenerlilere göre bu böyledir). gs ile beraber en çok şampiyon olan iki takımdan biridir, en çok galibiyet alan takımdır, ezeli rakiplerini en çok yenen takımdır, en çok gol atarak şampiyon olmuştur. bir fenerli için her şey, hatta tek önemli şey olan şampiyonluk için, rakipleri bazen yıllarca beklese de, fenerbahçeli'nin gönlü beş seneden fazlayı kaldırmaz. sarı lacivert zeminden baktığınızda hikâye böyle gözükür ama (dedik ya) madalyonun bir de öteki yüzü vardır. son yirmi yılın en başarısız büyüğüdür fener, birinci lig tarihinin en ağır yenilgilerini bu dönemde almıştır, şampiyon olmadığı neredeyse bütün senelerde taraftarını kahretmiştir, önce karakartal sonra cimbombom'lu altın yıllara gıptayla bakmıştır, sistemli başarıya hasret kalmıştır... zaten fenerbahçe ve sistem aynı cümlede ancak olumsuzluk ekiyle kullanılır. birinci ligin 42-43 senelik tarihinde iki kez arka arkaya şampiyonluğa sadece iki kez ulaşmıştır. fenerbahçe şampiyonluk sonrasında rehavetin dozunu kaçırır. tek tabanca, nokta atışı varken makineli tüfeğe ne gerek vardır. nadasa kalmış takımın ertesi seneki görüntüsü nasıl bu kadar içler acısıdır, anlaşılamaz; şaşkınlık en çok fenerbahçe'ye yakışır.

sarı lacivert renkler en çok fenerbahçe'ye gider. evet fener zıtlıkları sever, ama siyah beyazı yutar. fenerbahçe'nin lacivert'i asilliği, sarı'sı rakiplerin gıpta ve kıskançlığını simgeler derler (en azından armadaki renklere verilen anlam bu). ama sarı'yla lacivert'i karıştırırsanız yeşil çıkar ve yeşil fenerbahçe için sadece ve sadece başarıyı simgeler (bakınız yine arma). başarı dindir imandır, tevazu anlamsızdır, galibiyet tek yoldur, tersini söyleyenler (ne acı ki) hep azınlıkta kalır. "tamam şampiyon olmayalım ama en iyi topu biz oynayalım" lafı bir fenerlinin verebileceği tavizin sınırıdır. şan, şöhret, para, pul varken tevazudan bahsetmek ayıptır.

gündüz gibidir fenerbahçe... sevenlerin içini açar, iş yoğunluğu tadında sevgi ister, bazen gözünüzü kamaştırır... fenerbahçeli takımını hep gündüz gözüyle görür. sürekli sever, her güzelliği ona atfeder. her şeyi iyiye yorar, ama bir yere kadar. yüreğine gece karanlığı çökerse bir anda değişir, dönüşür. öfkesi taşar, her şey burasına gelmiştir, yakar yıkar. kendi kalecisini döver, kulübü basar, yönetimden hesap sorar, kısacası zıvanadan çıkar. fenerlinin zıvanası yarı açıktır zaten. çıkmaya biraz da bahane arar. soğukkanlılığın anlamı yoktur, hatta değil sıcak olan, kaynamayan kandan şüphe edilir. fenerbahçeli şüphelenmeye bayılır. hakemler, rakip, federasyon hepsi onun arkasından bir dolap çevirir. ama oyuna gelmez. esas oğlan sonunda mutlaka, herkese ve her şeye rağmen kazanacaktır. kazanamamışsa bir oyuna gelmiştir; bunun hesabı gelecek sezonda sorulur.

düşünüyorum da, içki olsa viski olurdu fenerbahçe: sek içilen, çabuk çarpan, havalı, iki tekten fazlası zararlı. ânı kurtarmak uğruna geleceğe bakmayan, havalı transferi mantıklıya tercih eden, bünyesinin kaldıramayacağı şişkinliklerden yüzüstü kalan... rakı olacak değil ya. rakı sebat ister, usûl ister, meze ister. oysa sebatkârlık ya da düzen pek uğramaz papazın çayırı'na. her sene antrenör değiştirmesi bir yana tarihi boyunca başkanını bile zırt pırt değiştirir durur. arka arkaya, faruk ilgaz (8) ve stadın isim babası şükrü saracoğlu (16) dışında, beş sene kulüp başkanı olarak kalabilen hiç kimsenin olmaması sadece bir rastlantı olmasa gerek.


yemek olsa türlü olurdu fenerbahçe; hatta "binbir türlü". nijeryalı'dan deniz’ler çıkarır, yedi düvelden adam oynatır, türlü türlü yönetici barındırır (gerçi cebi derin olma konusunda tek türü tercih eder), çeşit çeşit taraftarı vardır; hiçbiri öbürüne benzemez... kadrosunda türkiye sınırları içinde yetişen ancak birkaç oyuncu vardır, kanarya'nın raconu budur. united colors of benetton olmak ayrı bir hazdır. yönetici olmak da buna benzer. işini gücünü bırakıp fener yönetimine giren de vardır, bütün malvarlığını lacivert sarı forma altından su yürüterek kazanan da; bunu bir imaj kaygısına çeviren de vardır; bunu bir şeref olarak gören de. ama en çok taraftarı renklidir fener'in. zaten kulüp “kimsenin malı” değildir, herkes gelir geçer ama taraftar kalır. yönetim, takım sahtekâr kaynarken onlara da en büyük olmak yakışır. kadıköy’de çıkış bulmak gerçekten zordur. (son zamanlarda değişiyor ama) fenerli yavrusunu severken boğmaya kalkar. her mağlubiyette en çok gözyaşı kadıköy’de dökülür. demokles’in bir kılıcı varsa, o hep fener seyircisinin elinde (bazen de başının üstünde) sallanır. biçer, döver, uğruna ölür, öldürür... ama ayakta kalan hep taraftar olur.


ders olsa matematik, üniversite olsa istanbul üniversitesi, meslek olsa tüccar olurdu fenerbahçe... sıradan rakamlardan en zor denklemler üreten ama iki kere ikinin her zaman dört etmediği, hesaba kitaba sığmayan bir matematik; derlenip toparlanamayacak kadar büyük, bir o kadar köklü, eski ve yeniyi bir arada barındıran bir üniversite ve malını iyi satan, göz boyamasını bilen, para harcamasını seven bir tüccar. en küçük sorunları bile günlerce tartışan, oyuncu yapısından uyumlu bir formül çıkartmayı kimsenin başaramadığı, bilinmeyen bir dolu şeyin havada uçuştuğu bir matematik... tarihine sahip çıkan, ama bir efsane anlatıcısı olmanın dışında ondan hiçbir ders çıkarmayan, hatta sürekli sınıfta kalan, bir senesi bir senesine uymayan, elindeki değerleri bir bir yitirirken kibrinden ve azametinden hiçbir şey kaybetmeyen bir üniversite ve ne kadar okumuş da olsa, kafası hinliklere çalışan, pazarlık erbabı, ahbap-çavuş ilişkilerini gelire tahvil eden bir tüccar...


kendisi dışında bir takım olsa real madrid, ülke olsa brezilya, spiker olsa ümit aktan, hakem olsa taraflı olurdu fenerbahçe. real madrid, ama biraz eksik bir real madrid olurdu. bu kadar zenginlik içinde yüzerken dahi altyapıya fenerbahçe'ye göre daha çok önem veren, avrupa başarıları ile dünyanın en büyük üç takımından biri olan ve dört bir yanda taraftarı bulunan real madrid'le fener'in ilişkisi biraz abi-kardeş ilişkisi gibi ama kim benzerlikleri yadsıyabilir ki? devletle içli dışlı olmak, lig tarihinde başarıya doymamak, en çok gole tapmak, su gibi para harcamak... olamasa da hep brezilya olmak istedi fener. onun gibi fiyakalı, onun gibi gözü doymak bilmeyen, onun gibi çalımcı, onun gibi karanlık, onun gibi sarı (kıskandıran), onun gibi lacivert (asil). takım yıldızı değil yıldız takımı olmak yani...ama ümit aktan'lık kaderde var. maç kadar, maçın dışına da bakan, yeri gelince uyduran, espri olsun diye azıtan, renkli ama huylandırıcı, bilen ama bilmişlik de yapan bir fenerbahçe. sahanın dışındaki olaylara bağımlılığı artık kabak tadı veren, hava olsun diye konuşan yöneticileri yüzünden komik durumlara düşen, her zaman en iyi olduğunu savunan bir fener. ve tabii ki taraflı. fener'den hakem olmaz; bu bahsi geçelim, karşı tarafa düdük çalan her hakem i..edir. aksini iddia eden de öyle. fenerli gelemez öyle şeye.


akraba olsa dayı, organ olsa ağız, deniz olsa akdeniz, dağ olsa ağrı olurdu fenerbahçe... hani ailenin haytası bir dayı vardır. iki de bir yeni projelerle zengin olacağından bahseder. ayranı yoktur içmeye ama en şık kıyafetlerle gider kenefe. vaatlerin, hayallerin insanıdır. en çok yeğenlerini sever, hiç evlenmez falan. haytalıkta kim fener’in eline su dökebilir ki? hep yaramaz çocuğu oynar fener, hakkını vermezlerse bağırır çağırır, her sene şampiyonluk düşleri görür. "bu sene değil ama gelecek sene başarıyı hedefliyoruz" diyen bir teknik adama ya da başkana rastlanmamıştır. en büyük yıldızların transfer söylentileri dolaşır. ve milyonlarca yeğeni (çocuğu yok ya) onun ağzından damlayan ballara bakakalır. ama ne yazık ki dayı haytadır. yalanlar çabuk çıkar, mum sönmek için yatsıyı beklemez. yine de vaat edilecek bir dolu yeni şey vardır. ağız torba değildir ki büzesin. fenerbahçe de büzülmez zaten. sürekli konuşur. "bugüne kadar hakemler hakkında hiç konuşmadım ama" diye başlayan tiradlar en çok fenerli yöneticilerin ağzından dökülür. ağız dalaşında maharet yöneticiliğin birinci sınıf vasıflarındandır. yoksa çavuoğlu ömer'e nasıl tahammül edilir ki? olsun, yine de birilerinin ağzının payını vermek bazen bir gol kadar haz verir. doğum gününde fatih terim'e "iyi ki doğdun" diye bağıranlar hangi fenerlinin yağlarını eritmemiştir ki? akdenizli pek yağ tutmaz zaten. anlık öfkenin ve sevincin sel gibi aktığı bir memlekette en çok akdenizli fener tribününde yer alır. ama bu akdeniz tsunami üreten cinstendir. iki de bir her şey su altında kalır. sil baştan takım kurulur. zirveden fiilen uzaklaşılsa da, yürekler hep zirve yapar. ağrılı sızılı bir sevgiye de ağrı dağı yakışır. çok adam yutmuştur ağrı. benim diyen dağcıları geri vermemiştir. fener'in en bildik yanıdır öğütücülüğü. her şeyi öğütür fener. iyileri kötüleri, güzeli çirkini, sapla samanı. geriye kalana bir lokma tat almak, yani arada bir şampiyon olmak düşer.

düzen olsa demokrasi, politikacı olsa demirel, ideoloji olsa kapitalizm olurdu fenerbahçe... evet fenerbahçe'den demokrasi olur. bu kadar şeffaf bir yönetim demokrasilerde bile zor olur. bütün kamuoyu önünde en mahrem sorunlarını tartışmak her yiğidin harcı değildir. her kafadan bir ses ancak bu kadar çok çıkar. sürekli koalisyonlarla yönetilir, sürekli erken seçime gidilir, sürekli tepedeki değişir. biraz yunan demokrasisi'ni andırır, çünkü en büyük kesim taraftarlara oy hakkı yoktur. zaten bu demokrasi de biraz populist bir demokrasidir. o yüzden en çok demirel olmak yakışır. hep eleştirilmiştir ama en çok iktidara da o gelmiştir. oyunun kurallarını iyi bilir, lafını sakınmaz, işle değil zekasıyla ayakta kalır. üstelik hiç değişmemitir. fener de değişmeyi sevmez. hep aynı şekilde yönetmek en temel adaptır. fenerbahçe taraftarı başkanlık koltuğunda hep demirel'in türevlerini görmüştür. ali şen'e başbakan diye boşa bağırılmamıştır. fener'e hep böyleleri yakıştırılmışsa bunun nedeni kapitalist düzenin sağlam çark tutmamasıdır. sadece güçlülerin ayakta kalacağı bir yarışta fenerli de güce tapar. başarı için her yol mübahtır. ama türk usulü bir kapitalizmdir bu. rasyonalite nedir tanımaz. batmamak için işçi çıkartır ama hava atmaktan geri kalmaz, gerekirse düzen değiştirir ama hep randıman peşinde koşar.


futbolcu olsa kaleci, sistem olsa 2-3-5 olur, antrenör olsa kovulurdu fenerbahçe... kaleci'nin yalnızlığı ve sınırda duran hali dillere destandır. hiçbir zaman fevzi gibi bir kaleci olmayacaktır fener ama rüştü'den yukarısını bir kez tatmıştır; o da deli çıkmıştır (schumacher). rüştü'nün yediği ve kaleciliğine yakışmayan ne kadar gol varsa fenerbahçe'de kulüp olarak bu golleri yer. şampiyonlar ligine kalır, sıfır çeker; kupada final oynar kaybeder (tabii ki penaltılarla), son haftadan önce şampiyon olmasına pek az rastlanır, kaleci gibi son çizginin takımıdır. kalecilere en çok 2-3-5 denen, şimdilerde kimsenin uygulamadığı mazide kalmış bir sistemde iş düşer. fenerbahçe'de herkes gol atmak ister. takım kötü giderken hep forvet arayışına gidilir. takımı takım yapan unsurlar defans ve orta saha hep ikinci plandadır. mümkün olsa hâlâ dört beş forvetle oynamak ister fenerbahçe ama hiçbir antrenör bu riski almaz. zaten fenerbahçe'den antrenör olmaz. olsa da hemen kovulur...


artist olsa erol taş, çizgi roman olsa çelik bilek, haber olsa asparagas olurdu fenerbahçe... fenerbahçe'ye kötü adam olmak yakışır. kötüsü boldur. en sevilen eski futbolcusu bile yazar olunca kötü olur. fenerbahçenin başarıları, herkese kötü gelir. fenerbahçeli galip gelince erol taş gibi güler. gülüşüne laf edene de epey ters çıkar. bileğine güvenir, herkesle baş edeceğine, sülalesi gelse yerle bir edeceğine inanır. zaten düşman da kırmızı (sarı) urbalıdır. evet, attığı her adım, söylediği her söz haber olur ama yalan haber olur. bir takımdan bu kadar haber çıkabileceğine bir tek italyanlar inanır. fenerbahçe basının göz bebeğidir, ekmek kapısıdır. fenerbahçe'de yaprak kımıldamasa neden kımıldamadığı haber olur, hatta bundan iki siyaset meydanı bir bizim stadyum çıkar. fenerbahçe kulübü kapansa basındaki işsizler ordusu ortalığı arjantin'e çevirir, ama fener brezilya'yı sever ve onları yüzüstü bırakmaz. nasıl ki, asparagas, sırf yalan ve uydurma olduğundan hiçbir anlamı yoktur, fener basını da fener'e hiçbir katkıda bulunmaz. zaten hepsi yav..k basındır. fenerbahçe düşmanıdır.

şair olsa can yücel, şarkıcı olsa müslüm baba, grup olsa dağılırdı fenerbahçe... ağzı bozuktur fenerlinin. en temiz görünen bile, "avrupa fatihiymiş galatasaray..." tezahüratını zevkle bitirir. ama lafı gediğine koymayı da bilir. can baba gibi savruk bir yanı da vardır. bir türlü toparlanamayacakmış gibi durur ama arada şiir gibi futbolu da esirgemez. güzel oynamayı her şeye tercih eder. bol çalımlı, şık bir gol en güzel şarkıdır fenerliye. ama fener'in kulağı güzel tangolardan, sambalardan ziyade müslüm baba'ya aşinadır. "acıların takımı"na acısız şarkı yakışmaz. arada bir gülen yüzlere içten bir nağme okumak konusunda da müslüm baba'nın üzerine yoktur. "yaşa fenerbahçe" takımın marşıysa "nereden sevdim o zalimi" şarkısı da gizli söylenen nutkudur. yine de sever fenerli. umutsuz yaşanmıyor der. mutluluğun resmini arar durur.


öyle ya da böyle; peki nedir fenerbahçe? futbolda dolu dolu bir hayat vardır diyenlere sormak lazım bu soruyu. bir takımdan öte bir şey olduğu kesin. bir yaşam/varoluş biçimi mi? böyle söylemek de biraz abartılı olur (bu raddede seven yok da değil hani!). dünyanın en garip takımı mı? bu da çok belirsiz. yoksa her ikisi birden mi? bir fenerbahçe taraftarı olarak, benim yüreğim ortada bir yerde çarpıyor. oysa, bıktırmak pahasına tekrarlayalım: madalyonun iki yüzü vardır: yazı mı, tura mı?
...

Peki sizce nedir Fenerbahçe?

19 Şubat 2010 Cuma

Avrupa Fatihi


Bu konu ismini vermek istemediğim bir forumda açılmış.
Abartmadık mı hakikaten?

@bilgi nickli kişi aslında güzel bir cevap vermiş, tam yerinde...

17 Şubat 2010 Çarşamba

Guus Hiddink ve Türkiye

Milli Takımımız'ın başına Guus Hiddink getirildi. İlk yenilgimizden sonra Fotomaç'ın "Hiddink öfke Guustu" şeklinde bir manşet atmasına şaşırmamak gerek.

Kendisine önerim şudur: Sabret Hiddink... Bu ülkede senin teknik direktörlüğün, kariyerin, başarıların tartışılacak... Adam olmadığından bahsedilecek... "Hoca falan değil" denecek daha dur... Niçin X'i çıkarıp Y'i oyuna almadığın sorulacak... Yardımcılığına neden Oğuz Çetin ve Engin İpekoğlu'nun getirildiği tartışılacak bu ülkede 1 ay... "Milli Takım Fenerbahçe'nin kontrolünde" denecek... Yolda yürürken ayağı taşa takılsa "Aziz Yıldırım'ın bu işte parmağı var", su içerken bardağı düşürdüğünde "Daum bana uğursuzluk getirdi" diyen, şimdilerde ülkenin en önemli gazetelerinden birinde yazan, baş harfi Ercan olan bir vatandaş, senin bu ülkeye gelmende ve yardımcılarının seçiminde Aziz Yıldırım'ın başrolü oynadığından dem vuracak... İlk yenilgide asacağız seni Hiddink... Burası Hollanda'ya benzemez. Mevlüt'ü oyuna neden 70'te değil de 75'te aldığın sorgulanacak, daha önceki başarılarının "tesadüf" olduğundan bahsedilecek... Sabret Hiddink. Biz buyuz. Biz açız. Bizi anla Hiddink. Bizi doyur Hiddink...

İki şişko

Biri dünyanın gelmiş geçmiş en iyi golcülerinden biri, diğeri dünyanın gelmiş geçmiş en iyi solbeki. Müthiş kariyerlerinden ve başarılarından sonra ülkelerinde aynı takımda buluştular. Göbekli de olsalar onları izlemek apayrı bir zevk...

16 Şubat 2010 Salı

Otel Sitesi Tanıtımı

Türkiye, turizm cenneti diye adlandirilan Avrupa ile Asya kitasinin köprüsü olarak bilinen ve yaz aylarinda özellikle güney bölgeleri turistlerle dolup tasan, tatil yapmanin çok para gerektirmedigi bir ülkedir. Ülkeler ekonomik ve uluslararasi alanda turizmden faydalanirlar. Bugün tanitacagim site, Ispanya, Hirvatistan, Türkiye, Yunanistan, Misir ve Tunus'taki oteller hakkinda ayrintili bilgiye ulasilmasini saglayan Flemenkçe bir hotel ve tatil Portali. Yani agirlikli olarak Hollanda vatandaslarina hizmet veren bir site. Sitenin adi Vacance Flemenkçe'deki Vakanties Vergelijken, yani Tatil Karsilastirma kelime grubunun kisaltilmis hali. Sitede çok ayrintili tanitimlara yer verilmis. Örnegin Luca Blue Lagoon Resort, Camping Interpals ve Adonis Castalia Resort gibi luks hotels hakkinda tanitimlar var.

Asimetrik psikolojik harekat


Inter'in Chelsea ile oynayacağı maçtan önce Mourinho şovuna başladı. Önce "Hala benim taktiklerimle oynuyorlar" demişti, şimdi de "Chelsea beni çok arıyor" diyor. Kendisinden sonra istikrarsız gittiğini söylemiş Chelsea'nin. Aslında doğru. Kendisi gittiğinden beri, yani 2007'den beri 4 defa teknik direktör değiştirdi Chelsea. Avram Grant, Scolari, Hiddink ve hala çalışmakta olan Ancelotti. Chelsea'li taraftarlar "İşine bak Mourinho" diyorlar. Bu tür çıkışları hep yapıyor kendisi. Bu bir taktik olabilir. Chelsea'ye gaz mı veriyor, yoksa İnter'in gazını mı alıyor orası muallakta.

7+

Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi'nde bugün ve yarın şahane maçlar var. Ülkemizde Şampiyonlar Ligi'nin yayın haklarını elinde bulunduran kanal Star TV. Bugünkü oynanacak Şampiyonlar Ligi maçlarına bakıyoruz; Lyon-Real Madrid ve Milan-Manchester United. Bir futbolsever olarak benim çok fazla ilgimi çekiyor bu maçlar. Ancak Star TV'nin bugünkü yayın akışında bu maçlar yok. Yayınlamayacaklar. Aynı grubun ücretli kanalı olan Futbol Smart yayınlayacak maçları... Sloganı "Şampiyonlar Ligi heyecanı Star TV'de" olan bir kanal için bu durum biraz ilginç değil mi? Bari birini siz verin, diğerini ücretli kanaldan verin.

Bundan daha da ilginci ise şu: Star TV'nin Perşembe günündeki yayın akışına bakıyoruz ve Lille-Fenerbahçe maçını yayınlayacağını görüyoruz. Ancak ilginç olan bir şey var; Star TV 7 yaş sınırlaması koymuş bu maça. Bir gün önceki yayın akışına bakıyoruz; Porto-Arsenal maçında böyle bir sınırlama yok. Kaldı ki bu tür bir sınırlamanın maçlarda koyulmasının bir mantığı da yok. Ben bir futbolsever olarak kendilerine e-mail attım. Gerçekten merak ediyorum, nasıl bir açıklamaları olabilir...

Star TV iletişim adresi:
izleyicitemsilcisi@startv.com.tr

Edit: Sanırım benim (ya da bir başkasının) uyarımdan sonra düzeltmişler. Şu an sorun yok.

15 Şubat 2010 Pazartesi

"Biz"

Futbolculuk ilginç meslek. Bunu edebi bir ifade olarak algılamayın, spesifik bir şeyden bahsediyorum. Gökhan Ünal Kayserispor'dayken Galatasaray'a attığı iki golden sonra verdiği demeçte "Fenerbahçeli'yim, Hakan Şükür idolüm, hedefim Beşiktaş." demişti. Kaderin cilvesine bakın ki; 2 sene sonra Trabzonspor'a transfer oldu! Trabzonspor'dayken bir röportajında "Bu sene şampiyon olmak istiyoruz. Eğer bunu başarırsak bu kadro efsane olur." şeklinde bir demeç vermişti. Dün akşamki maçtan sonra da "Galibiyeti kaçıran taraf biziz." dedi. Hangi takıma gidersen o takıma ait oluyorsun ve olay sen-ben çerçevesinden çıkıp biz-onlar mertebesine erişiyor. Ve taraftar da bunu kabulleniyor. 2 ay önce gol attığın takıma, 2 ay sonra transfer olup, forması altında gol attığın takım için "onlar" diye konuşuyorsun. "Biz daha iyiydik." vs. Futbolculuk ilginç meslek vesselam...

14 Şubat 2010 Pazar

Bolton 1 - 1 Tottenham

Bolton ilk yarının tamamında oyuna hakimdi. Hem defansif anlamda hem de ofansif anlamda çok disiplinli oynadılar. Etkili bölgede pres yaptılar, etkili paslar yaptılar ve birçok da pozisyona girdiler. Tottenham'ın ilk yarıdaki pasifliğinin sebebi buydu. Boltonlı oyuncular sahaya çok iyi yerleştiler ve Tottenham'ın üst üste 3 pas yapmasına izin vermediler. Bu dönemde Crouch ve Defoe çok etkisizdi. Tottenham çok yaslanınca hırslı Bolton karşısında zorlandı. Birçok pozisyona giren Bolton nihayet mükemmel bir organizasyonla golü buldu. Davies'in golü şahaneydi.

İlk yarıda yüksek tempo ve Bolton'ın tek kale oynadığı bir futbol seyrettik. İkinci yarıda Tottenham silkindi ve oyuna ortak oldu. İki takım da ortasahayı çok hızlı geçti ve top bir o kalede bir bu kaledeydi. İkinci yarıya çok hızlı başlayan Tottenham'ın 2 topu direkten döndü ancak istedikleri golü buldular. Defoe affetmedi ve durum 1-1 oldu. Eşitlikten sonra tempo düştü. Yorulan Bolton pek etki gösteremedi. Tottenham nispeten daha canlı gözüktü ve bir penaltı kazandılar. Ancak kaçırdılar. Maçın kırılma anı buydu. Bolton da arada sırada yükleniyordu ancak bu ataklar ilk yarıdaki gibi iştahlı değildi, cılızdı. 75'ten sonra maçta tempo iyice düştü ve kısır bir ortasaha mücadelesi izledik.

FA CUP'ta çeyrek finale çıkacak olan takım Tottenham'ın sahasında oynanacak maçta belirli olacak.

Goller: Davies (34), Defoe (61)

Xerez 0 - 3 Real Madrid

Yalnızca Real Madrid için değil, her takım için geçerli olan bir şey vardır: Sürüyle transfer yaparsanız takım bütünlüğünü sağlayamaz, istikrarsız sonuçlar alırsınız. Ancak takımınızda Kaka, Xabi Alonso ve Lass Diarra varsa bazen bu geçerli olamayabiliyor. Ayağında top tutmayıp hep yararlı şeyler yapmaya çalışan Kaka, yana, ileriye, geriye; uzun veya kısa, attığı bütün toplarda isabet bulduran bir Xabi Alonso ve yardıma ihtiyacı olanlara elini kolunu açıp yardım eden bir Diarra.

Real Madrid Xerez'i çerez gibi yemedi. Bu çok saçma olur. Özellikle ilk yarının ortalarına doğru müthiş disiplinli defans yapan Xerez'e karşı zorlandı, ama pozisyon buldu. C. Ronaldo bütün yüksek topları aldı, Xabi Alonso uzaktan şut çekip dengeleri bozdu ve Kaka Xerez ortasahasını darmaduman etti. Türkiye Ligi'nde Sivasspor-Fenerbahçe maçını izliyorsun, 2 hafta sonra dönüp bu maçı izliyorsun ve beyin karmaşası yaşıyorsun. Sivasspor'un yaptığı savunmaya bak, Xerez'in savunmasına. Xerez, ilk yarı boyunca neredeyse hiç pozisyon bulamadı. Bunun nedeni korkaklıkları. Real Madrid sağlı soğlu yüklendikçe pek de yapacak bir şeyleri kalmadı zaten. Real Madridli ortasaha oyuncuları ortasahayı geçerlerken büyük bir baskı ile kaşılaştılar. Xerez iyi pres yaptı. Ancak Real Madrid bunu kırdı. Cezasahasının çevresinde top çevirdiler ama yeteri kadar pozisyon bulamadılar. Nedeni de çok iyi kapanan ve kusursuz bir alan savunması yapan Xerez'di. Dişe-diş bir mücadele olsaydı Xerez bir kontraatakla golü bile bulabilirdi. Ancak Real Madrid'de yıldız sayısı fazla. Xerez korkaklığından dolayı 3 kişi toplanıp hücuma bile çıkamadı. Bu arada ilk yarıda Real Madrid çok sert oynadı, tam 13 faul yaptı.

İkinci yarıda Xerez biraz açılayım derken kalesinde golü gördü. Çok dramatikti hakikaten. Teknik direktör "biraz açılın" diyor ve saniyesi dolmadan gol yiyorsun; bütün yaptığın katı defansın hiçbir anlamı kalmıyor. Futbol garip oyun. Real Madrid yıldız farkıyla 7 dakikada 3 gol buldu. 70'ten sonra tempo düştü. Bunda Real Madrid'in Şampiyonlar Ligi'nde Lyon'la oynayacağı maçın etkisi var tabii ki. Kaka ve Xabi Alonso'yu yanına oturttu Pelegrini. Bundan sonra tipik bir Türkiye Ligi'nde oynanan büyük takım-küçük takım maçı seyrettik. Düşük tempo ve küçük takımın cılız ataklarını karşılayan büyük takım...


Real Madrid 3 gol atarak La Liga'nın en golcü takımı oldu (53 gol). Şimdi Atletico Madrid'in Barcelonalılar'ı üzmelerini bekleyecekler.

XEREZ: Renan; Redondo, Gioda, Aythami, Casado; Keita, Moreno (min.73 Alustiza), Carlos Calvo (min.73 Abel), Momo, Víctor Sánchez; Mario Bermejo (min. 79 Antonito)

REAL MADRID: Casillas, Arbeloa, Garay, Ramos, Marcelo; Lass, Xabi Alonso (min. 73 M. Diarra), Granero, Kaká (min.75 Direnthe); Cristiano Ronaldo e Higuaín (min. 66 Raul).

Los Goles: Arbeloa (min. 64), C. Ronaldo (min. 70, 72)

13 Şubat 2010 Cumartesi

Alex de Souza Feneronline'da

FBTV'de Yasir Kaya'nın sunduğu Feneronline adlı bir program başladı. Her hafta bir futbolcuyu konuk edecekler, taraftarlardan gelen sorular cevaplandırılacak. Bence çok hoş bir program olmuş. İlk programın konuğu Alex'ti. Sürenin kısıtlı olmasından dolayı çok fazla soruyu cevaplandırmadı ama benim için ayrı bir keyif oldu. Çünkü cevaplandırdığı sorulardan birini ben sormuştum! Sorduğum soru şuydu: "Bugüne kadar en sevindiğin gol hangisi?" Cevap da şu oldu: "CSKA maçında Kadıköy'de attığım gol beni en fazla mutlu eden gollerimden biriydi. Kesin kazanmamız gereken bir maçtı. O golü attığım için çok mutlu oldum. Çünkü o golle beraberliği yakalamıştık." Bahsettiği gol göğsüyle indirip sol ayağıyla çok sert vurup attığı gol...

Ha, unutmadan: Alex, sorulan sorulardan en güzelini seçip o soruyu soran kişiye imzalı bir forma hediye edecekmiş; merakla bekliyorum...

12 Şubat 2010 Cuma

Ziraat Türkiye Kupası yarı final maçları

Şenol Güneş, en azından derli toplu bir takım yaratmış. Seyircisi olmamasına rağmen benim desteklediğim İstanbul Belediyespor'u 1-1 ve 1-0'lık skorlarla saf dışı bıraktılar. Antalya sıcaklarında Necati Ateş konseri vardı; Galatasaray bayılıp evine döndü. Ortasahada iki pas üst üste yapamayan, buldukları pozisyonları cömertçe harcayan Antalyaspor kupanın sürprizini yaptı. Kadıköylüler 3-0'ın rehavetiyle az kala Bursaspor'a elenip büyük bir hüsrana uğrayacaklardı. Ancak son dakikaları seven Güiza, Fenerbahçeliler'in yüreğine suyu serpmekle kalmadı, takımını yarı finale taşıyan isim oldu. Ligin son sıralarında canla başla mücadele eden iki takım olan Manisaspor ve Denizlispor'un karşılaştığı iki maçta da gülen ve sonunda yarı finale çıkan takım Manisaspor oldu. Denizlispor maç kazanamama istikrarını sürdürürken büyük bir sıkıntıya girdi. Böylece yarı finalde Fenerbahçe'nin rakibi Manisaspor, Trabzonspor'un rakibi ise Antalyaspor oldu. İlk maçlar 24 Mart, rövanşlar ise 14 Nisan'da. Final ise 5 Mayıs'ta. Final için en büyük favoriler tabii ki Fenerbahçe ile Trabzonspor. Ancak 1 hafta önce Fenerbahçe ile Galatasaray derken şu an her şey tersine döndü. Manisaspor-Antalyaspor finali bile izleyebiliriz... Yani şu andan itibaren tahmin yürütmek çok da anlamlı gözükmüyor.

9 Şubat 2010 Salı

Galatasaray'ın sahibi

Yöneticiler, yönetici oldukları takımın sahipleri değiller. İster milyon dolarlık yatırımlar yapsınlar, ister Şampiyonlar Ligi'nde final oynatsınlar, kendileri gelip gidicidir...

Bir takım hakkında isteyen kişi, saygı sınırını aşmadan istediği gibi yorum yapabilir. Buna yöneticiler de dahil. Bir kulübün başkanı diğer kulüpler hakkında yorum yapabilmeli. Ülkemizde genelde buna pek pirim tanınmaz. Susacaksın. Düşman olacaksın. Asıl amacı rekabet; dolayısıyla eğlence olan bir oyunda rekabeti genişletecek hiçbir açıklama yapmayacaksın. Çünkü istenen şey bu.

Aziz Yıldırım "3 yıl üst üste şampiyon olacağız" dediğinde kıyamet koptu. Hatta Yıldırım Demirören "Nasıl bu kadar iddialı konuşabilirler. Federasyon bunu incelemeli." diyecek kadar işi büyüttü. Ne var bunda? Bir kulüp başkanı böyle bir hedef koyamaz mı? Bu tür açıklamalar rekabeti büyütmez mi aslında? Yıldırım Demirören'in çıkıp "Hayır kardeşim. Fenerbahçe değil, biz 3 yıl üst üste şampiyon olacağız" demesi çok şık olurdu. Ama demez. Diyemez. Dedirtmezler. Çünkü beklenti bu yönde değil. Eğer karşındaki bir iddia ortaya koyuyorsa, kesin bunun altında bir şey vardır. Hemen soruşturma açılmalıdır. Hatta kulüp kapatılmalıdır. Ben bu konuda daha özgür düşünüyorum. İsteyen başkan saygı sınırlarını aşmadığı sürece istediği iddiayı ortaya atabilir, başka kulüpler hakkında yorumlarda bulunabilir. Sürekli kavga ortamı yaratmak benim bakış açıma ters.

Aziz Yıldırım Akşam Gazetesi'ne verdiği röportajda "Galatasaray yanlış transferler yaptı." dedi. Doğrudur veya yanlıştır, tartışılır. Bu cümlede Galatasaray'a hakaret amaçlı bir kelime var mı? Saygı sınırları aşılmış mı? Hayır. Bir kulüp başkanı diğer bir kulübün transferleri hakkında kendi görüşünü belirtmiş. Ama olmaz. Belirtemez. Belirtmemeli. Çünkü o bir başkan. O insan değil. O göndemi takip etmez, başka takımlar hakkında görüş belirtemez.

Doğal olarak Haldun Üstünel Aziz Yıldırım'ın bu açıklamalarına karşılık vermiş. Bakın ne diyor Sayın Üstünel:


"...Gerçek bir dünya markası olan Galatasaray'ın ezeli rakibinin başkanı, marka değerini yükseltmek isteyen Kulüpler Birliğini temsil ederken, bizim icraatlarımızla ilgili yorum yapması hiç de şık durmamaktadır. Kulüpler Birliği Başkanı Sayın Aziz Yıldırım'dan bizim transferlerimizle ilgili yorum yapmasını değil, sahada iki sezondur kasti tekmelerle sakatlanan oyuncularımız için çözüm bulmasını bekliyoruz.''

Benim hiç garibime gitmedi. Çünkü beklenti bu. Herkes Haldun Üstünel'in çıkıp sert açıklamalar yapmasını bekliyor. Hiçkimse "Biz yönetim olarak ihtiyacımız olan transferler yaptığımıza inanıyoruz ve bu transferlerin başarılı olmasını istiyoruz. Sayın Aziz Yıldırım'ın böyle bir açıklama yapması doğal. Bu, O'nun görüşü olabilir. Bu konuda daha fazla konuşmak istemiyorum." diye bir açıklama beklemiyor kendisinden. Hatta bana göre açıklama yapması bile anormal ama bu bile daha az acıklı.


"Marka değeri"nden bahsedenler genelde oynanan futbol üzerinden güzellemeler yapıyor. Bana göre ülkemizdeki futbol kültürünün değişmesi lazım. Taraftarını arkasına almış ağzında köpük biriken yöneticileri ben istemiyorum artık. En ufak bir eleştiride karşı cevap olarak daha sert bir üslupla açıklama yapan yöneticiler lütfen arınsın futbolumuzdan. Eleştirilere saygı duyan, üslubunu iyi ayarlayabilen, diğer kulüpleri düşman değil dost olarak gören yöneticilerimiz olursa marka değeri işte o zaman bir nebze olsun yükselir.

Yusuf Şimşek

Fenerbahçe TV'de 2001-2002 sezonunun ilk yarısındaki Gaziantespor maçı gösterilirken maçı anlatan Ercan Taner'in "Yusuf... Bir vole aut!" demesi Yusuf Şimşek'in şu an Beşiktaş'ta oynadığını hatırlattı bana elbette.

2000'de geldiği Fenerbahçe'de 4 sezon kaldı ve 2 şampiyonluk gördü. Daha sonra Denizlispor'a gitti ve ligin son maçını Fenerbahçe'ye karşı oynadı; Fenerbahçe şampiyonluğu kaybetti, Denizlispor ligde kaldı. Gaziantepspor, Ankaraspor ve tekrar Denizlispor derken Beşiktaş'a yolu düştü. Geçen sene de Beşiktaş'la şampiyonluk yaşadı. Yani bir futbolcunun yaşayabileceği en uç noktadaki sevinçleri yaşadı; şampiyonluk ve ligde kalma tecrübesi edindi.

Hangisinde daha çok sevindiğini bir kendisi bir de Allah bilir. Beşiktaş'a transfer olduğunda Beşiktaş Dergisi'nde röportajında "Çocukluğumda Beşiktaşlı'ydım" diyip bunu ispatlayacak bir de fotoğraf göstermişti.

Yusuf Şimşek ilginç futbolcu.

8 Şubat 2010 Pazartesi

Fenerbahçe 1 - 1 Diyarbakırspor


"Maç için çok fazla söylenecek bir şeye gerek yok." Bu kilişeye hayranımdır. Bunu birinden duyduysanız emin olun 1 saat mola vermeden konuşur. Maç için söylenecek oldukça fazla şey var. Ancak ben de teknik detaya girmek istemiyorum.

Fikstür avantajından bahsediyoruz ancak sanırım Kadıköy'deki maçları oynamadan kazanacağız gibi bir his oluşmuş camiada. Avantaj her zaman olumlu yansıyacak diye bir şey yok. Kasımpaşa geliyor, 3 tane atıp gidiyor, avantaj mavantaj kalmıyor ortada. Dolayısıyla bunlarla kendimizi kandırmayalım. Maçı izlediğim cafeden çıkarken milletin suratı beş karıştı. Ancak ben o kadar çok üzülmedim. Eğer Fenerbahçe kazansaydı çok sevinirdim ancak kaybettiği için ekstra bir üzüntüm olmadı. Zira sahada verilen mücadele skoru nötrledi.

Maçla ilgili benim aklımda kalan şeyler Diyarbakırlı futbolcuların her pozisyona itiraz etmeleri, Emre'nin çok gergin olması ve çabuk oyundan düşmesi, Gökhan Gönül'ün müthiş azmi ve tabii ki hakem.

Koray Gencerler. 10 haftadır maç yönetmemişken böyle kritik bir maça verilmesi başlı başına bir MHK hatası, ancak bu hakem arkadaşımızın kötü bir hakemden ziyade kötü bir insan olduğunu düşünüyorum. Hani maçtan sonra bakarsınız özete, 10 kere izledikten sonra bile tam olarak karar veremezsiniz; işte ben orda hakeme hak veririm. Eleştirmem. Ancak kendisinin gözü önünde Güiza'nın düşürülmesine tereddütsüz "devam devam" diyen bir hakemden bahsediyoruz. Maçın başından beri Fenerbahçeli futbolcuların ayağını kırmakla meşgul olan Diyarbakırsporlu futbolculara hiçbir kart göstermeyip yalnızca "bana faul yaptı" diyen Güiza'ya sarı kart vermesi gülünç. Mehmet Topuz'a kırmızı verip aynı hareketi yapan Barış Ataş'a sarı vermesi facia... 5 dakika uzayan maçın içinde 3 dakika daha duraklamalar olduğu halde 4.55'te maçı bitirmesi konusuna ise hiç girmiyorum...

Gelelim Daum'un "Burda aldığımız 1 puanın bize neler getireceğini sezon sonunda göreceğiz." açıklamasına. Çok doğru. Diyarbakırspor'a karşı kendi evinde müthiş mücadele edip 1 gol attı ve onu da kornerden attı Fenerbahçe; ancak ligdeki her rakip Diyarbakırspor gibi 11 kişi defans yapmaz. Özellikle düşmemeye oynayan Manisa; Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor, Bursa, Kayseri, Antalya, Eskişehir, Kasımpaşa gibi takımlar sürekli defans yapmaktan ziyade dişe diş mücadele eden takımlar. Fenerbahçe şu an ligde fizik olarak en iyi takım. Ve iyi bir gününde hiçbir rakip kolay kolay Fenerbahçe'ye karşı top çevirip yoramaz. Dolayısıyla bu maçta ortaya konan mücadele eğer devam ederse Fenerbahçe'nin 5-6 puan farkla şampiyon olması muhtemel.

Ligin ikinci yarısı başlamadan evvel Galatasaray'ın şampiyon olacağını düşünüyordum. Fenerbahçe birçok sorunla boğuşuyordu ve kötü de oynuyordu. Ancak ibre tam tersine döndü. Galatasaray'ın sakatlıklarla başı belada ve oyuncuları formsuz. Galatasaray'ın maçları artık zevk vermiyor. Şu an Fenerbahçe'nin şampiyon olacağını düşünüyorum. Tabii bu azim devam ederse...

Maçtan sonra gelişen kötü şeyler de haftaya Güiza ve Mehmet Topuz'un cezalı, Lugano'nun sakat olması. Önder'e ilk 11 yolu gözüktü...


4 Şubat 2010 Perşembe

Selim Soydan'dan bir yorum

TV8'de "Bizim Stadyum" programında geçen bir diyalog...

Faik Çetiner: Peki Sayın Soydan, Semih'in pozisyonu için ne diyorsunuz? Ofsayt mı değil mi?
Selim Soydan: Valla onu ben bilmem de, attığı gol şahane bir gol... Afferin oğluma...

1 Şubat 2010 Pazartesi

Uğur Boral ve potansiyel konusu

Bundan 3 yıl önce Gençlerbirliği'nden Fenerbahçe'ye geldiğinde herkes gibi ben de umutsuzdum. Yerli Roberto Carlos olan Mahmut Hanefi'den sonra Uğur Boral'ın da heba edileceğini düşünmüştüm. Bugün geldiği noktaya baktığımızda beklediğim şeyler gerçekleşti diyebilirim.

Gençlerbirliği'nde klasik Anadolu takımları futbolcularının 1-2 gömlek üzerinde oynuyordu. Depar atarken birden durup rakibinin ters tarafından geçişi, topla hızlıyken sağ ayağıyla düzeltebilmesi onu farklı kılıyordu. Savruktu ama kaliteliydi. "Potansiyeli yüksek" biriydi.

Bazı futbolcuları özellikle hatırlatan maçlar vardır. O maçı koparan, o futbolcu için özel olan maçlar. Uğur Boral'ın bu sene Fenerbahçe'deki 4. senesi. Geçen 3 yılda Uğur Boral'ın güzel oynadığı maçları hatırlamaya çalışıyorum ve aklıma Sevilla maçları ve CSKA Moskova maçı geliyor. Daniel Alves'i çaresiz bırakan bindirmeleri ve Moskova kalesine bıraktığı 2 gol Fenerbahçe taraftarının Uğur Boral'a ısınmasını sağlamıştı. Ancak bir türlü gerçek beklenen patlamayı yapamadı. Hala kendisine "Potansiyeli yüksek bir oyuncu, şans verilirse kendini ispat eder." gözüyle bakıyoruz. Bundan 5-6 yıl sonra yeşil sahalarda ismi anılmayacak. Ve belki de büyük bir yıldız parlamadan sönecek.

Ne Aramıştınız

''Hayata dair ne öğrendiysem futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.''
Albert Camus.

Popüler Yazılar

Blog Arşİvİ

Zİyaretçİler

Futbol Blog. Blogger tarafından desteklenmektedir.