Futbol ; Faİr Play, Cesaret, Mücadele ve Zafer...

20 Kasım 2011 Pazar

Yakışmıyor


Ortamın şike söylentileriyle çalkalandığı bir dönemde Fenerbahçeli futbolcuların buna yeşil sahada nasıl reaksiyon gösterecekleri soru işaretiydi. Her gün yeni bir iddia ortaya atılıyor, kıyamet senaryoları beyinleri sulandırıyor, tüm futbol camiası Fenerbahçe'yi çok kötü günler beklediğine dair inandırılmaya çalışılıyordu. Futbolda motivasyon çok önemlidir. Bir futbolcunun sabah kalkma saati dahi sahadaki oyununu etkileyebilir. Haliyle 3 Temmuz'dan bu yana meydana gelen olayların Fenerbahçeli futbolcuların üzerinde sıfır etki etmesi beklenemezdi. Aykut Kocaman'ın da dediği gibi, ya mücadele gücü perçinlenip sahada varını yoğunu ortaya koyacaklardı ya da sinecek, ezileceklerdi.

Fenerbahçe ligin başından bu yana iyi oynamıyor. Ama maçtan kopmayıp, saha içerisinde hemen hemen her maçta kendine bir lider çıkarıp maçı koparmayı başarıyor. Bazı maçlarda Alex, bazı maçlarda Mehmet Topuz, Volkan, Caner, Bekir... Fenerbahçe ihtimallerden birinci olanını gerçekleştirip taraftarının da desteğini arkasına alarak büyük oranda motiveyle şu an ligin lideri konumunda.

Bu durumun ne kadar devam edeceği ise soru işareti. Mücadele gücü her maçı kazanmanıza yetmez, ayrıca her maça aynı ölçüde motive olmak da zordur. Tüm bu olaylar futbolcuların psikolojisini dağıtabilir, saha içerisinde belki de aşırı motive olmanın getirdiği garip hareketler sergilemelerine neden olabilir.

Ama bir şey var ki, 3 Temmuz'dan bu yana her Fenerbahçeli'nin ağzından düşmeyen, hatta buna bizzat futbolcuların da katıldığı, bir ortak dayanışma bilinci var. "Biz bu sene onurumuz için savaşıyoruz. Şampiyonluğumuzu sonuna kadar hak ettiğimizi herkese göstereceğiz." Ne kadar güzel. Bunu söyleyen bir oyuncu gurubunun buna uygun hareket etmesini beklersiniz. Beraber oynama duygusu. Rakibe psikolojik baskı kurma. Takım içinde olumlu hava oluşturup bunu saha içerisine yansıtma. Yedek kalınca somurtmak gibi şu dönemde yapılacak en son işi yapmama. Galibiyet, mağlubiyetten öte bir şeyleri kanıtlama çabası. Bunun gibi şeyler.

Fakat söylenenlerle görünenler arasında senkronizasyon sorunu var. Fenerbahçe'de ligin başından beri oyunculara bağlı birtakım olaylar oluyor. Stoch'un yedek kaldığı için somurtması, Özer Hurmacı'nın kendine yeterince şans verilmediğine dair ortaya çıkan haberler, Uğur Boral'ın dün akşam oyundan çıkarken üzgün bir halde olması ve Emre - Gökhan rezilliği...

"Biz tek siz hepiniz", "17'ye karşı 1", "Kutsal İttifak" tarzı zihniyeti benimsemiş bir takımın kendi içinde bu denli çatırdaması şaşılacak bir durum. Herkese karşı onur mücadelesi vereceğini söyleyen oyuncular, Türkiye'nin 4'te 3'lük kısmına bu şekilde mi mesaj verecek? Birlik-beraberlik-dayanışma olguları nerde?

Atılacak gollerin, kazanılacak maçların hatta elde edilecek şampiyonluğun bir simgeden öte bir anlam taşımayacağı ortada. O halde neden hala yedek-as ayrımı yapılıp bunlar takım olgusunun önüne geçiriliyor? Ve konuyu Emre'ye bağlayalım...

Ben Emre Belözoğlu'nu bugüne dek hiç sevmedim. Bizim takıma transfer edildiğinde bizim taraftarlar Galatasaray'a çalım esprileri yaparken ben üzülüyordum. Yetmedi, bu adamı bize kaptan yaptılar. Eh, geçmiş dönemdeki kadar da sakatlanmadı Emre. Öyle böyle istikrarlı bir oyun tutturdu, takımda en az Alex kadar önemli bir isim oldu. Taraftar da kendisine çok kısa sürede ısındı. Oyundan çıkarken "Büyük kaptan", "Emre, Emre" diye tempo tutulmaya başlandı. Ben iğrendim ama kimseye anlatamadım. Antu'da efsane sporcular bölümüne açılan Emre Belözoğlu başlığına "İyi futbolcu ama efsane olmak? Yapmayın arkadaşlar" dediğimde epey tepki almıştım.

Ama öte yandan, Emre'nin herkesin tepkisini çeken hareketlerini çoğu zaman savunuyordum. Emre'ye yapılan eleştirilerin büyük bir kısmının Fenerbahçe sevgisizliği nedeniyle yapıldığını düşünüyor, önyargılı davranıldığını hissediyordum. Ve diyordum ki, Emre Fenerbahçe'de Emre olmadı. Yıllardır böyle, karakteri bu. Yaşla, takımla, ülkeyle alakası olmayan, bilimsel bir olay. Emre'yi değiştiremezsiniz. Emre sürekli sinirlenecek, ani tepkiler verecek diyordum. Bir yandan da tepkilerinin sonlanmasını değil ama en azından azalmasını, kendisini biraz daha kontrol etmesini istiyor, gerekirse bir psikolog yardımı alınmasını ve yönetimsel bir ceza verilmesini istiyordum. Yapılmadı. Aziz Yıldırım'ın da üstün desteğiyle, Emre gitgide kontrol edilemez bir adama dönüştü. Sahada kendisine yapılan en ufak bir faule dahi aşırı tepki veriyor, rakibe sataşıyor, hakeme küfürler ediyor, hatta kendi takım arkadaşına el kol hareketleri yapıyordu. Sebebi karakterindendi elbette ama kendisine gösterilen yönetimsel desteği de göz ardı edemeyiz. Emre hiç uyarılmadı. Hep korudu onu başkan Aziz Yıldırım. Haliyle Emre daha da katlanılmaz bir hale geldi.

Eskişehirspor maçında Gökhan Gönül'e verdiği aşırı tepkiyi bugüne kadar belki rakiplere bile vermemişti. Dün tam anlamıyla çığrından çıktı Emre. Deivid'i de dövme noktasına gelmişti. Gökhan "Noldu abi, noldu ya" derken Emre takım arkadaşına karşı küfürler ediyordu. Bu olay yalnızca "Karakteri böyle, yapacak bir şey yok" diye geçiştirilemez. Mutlaka bir ceza verilmeli. Aksi halde Emre bundan daha da kötü şeyler yapabilir. Yakında Aykut Kocaman'a karşı Allah korusun küfürler edebilir. O potansiyel var bu arkadaşta.

Büyük kaptan diyen -mutlaka iyi niyetli ama- iyi futbola tav olan seyirci kitlesi de bir kez daha düşünsün. Kaptanlık, büyüklük, efsanelik yalnızca gollerden ya da iyi futboldan ibaret değil.

14 Ekim 2011 Cuma

Hiddink Başarısız Mı?


Hiddink yönetiminde Türk Milli Takımı bir değişim yaşıyor. Geldiği günden beri Hiddink'in de ağzından düşürmediği bir olay var. Türk futbolcularında müthiş bir iştah, mücadele gücü var fakat ben bunun yanına taktiksel organizasyon da katmak istiyorum diyor. Mustafa Denizli, Fatih Terim, Şenol Güneş taktik vermiyorlar mıydı? Veriyorlardı elbette. Fatih Terim motivatör, Hiddink taktisyen demek olayları kavramak açısından sığ bir görüş olabilir. Ama başarıya giden yolda Terim takımları güçlerini taktiksel organizasyonlardan ziyade abi-kardeş ilişkisi, saha içi mücadele, pres gibi olaylardan alıyordu. Yalnızca o değil milli takımın başına gelen çoğu hocanın da benzer sistemleri vardı. Hiddink de gelir gelmez bu var olan mücadele gücünün yanına taktik katmak istedi. Bu ikisini bir arada yaptı ya da yapamadı, oynanan oyuna bakarsak yapamadığını söyleyebiliriz, ama milli takım oyuncuları kısa sürede buna uyum gösteremedi. Hiddink'le ilgili eleştirilerin de çoğu bu yönde zaten. Oyuncuların yeteri kadar yardımlaşmadığı, hatta yıllarca en büyük kozumuz olan maçı son ana kadar yaşama gücümüzü kaybettiğimiz söylendi ki doğrudur.

Bana göre Hiddink dönemindeki milli takım başarısız değil. Ortada play-off'a kaldığımız gibi bir durum var ki hocaya başarısız demek bu noktada bana biraz acımasız bir yorum gibi geliyor. Ortada Letonya, Bosna Hersek gibi canlı ve yakın örnekler varken hem de. Grubumuzda Almanya gibi bir dev varken grup birinciliği hayali kurmak zaten hiç gerçekçi değildi. Hedefimiz en iyi ikinci olup doğrudan kupaya katılmaktı. Yapamadık. Vasat bir ikinci olarak play-off'a kaldık. Eğer bu eleştiriliyorsa, şöyle bir özet geçeyim ben: Almanya'ya iki maçta da yenildik ki kimseye neden Almanya'ya yenildin diye soramazsın zaten, iki maçtan çıkarılacak 1 puan bile sürpriz sayılacaktı. Kazakistan'ı her iki maçta yendik. Avusturya ve Belçika'yı evimizde yenip deplasmanda her ikisiyle de berabere kaldık. Azerbaycan'ı bir maçta yenip deplasmanda yenildik. Tek sürpriz Azerbaycan yenilgisi sanırım. Almanya deplasmanından 4 gün sonra Azerbaycan'da oynamış, maçın başından itibaren kontrolü elimizde tutmuş, 3-4 tane net pozisyon yakalamış, direk ve kalecilere takılmış, neticesinde kalemizde gördüğümüz nadir pozisyonlardan birinde golü yemiştik. Başarısız bir netice elbette ama grup maçlarında bunlar oluyor. Neyse; demek istediğim şey şu: Biz grup aşamasında kötü puanlar toplamadık. Azerbaycan yenilgisi bütün dengeleri bozdu, ama Hiddink gitmeli noktasına varan eleştirilerin tek nedeni bu eksik 3 puan olamaz. Ne eleştiriliyor? Oyunumuz. Başa dönelim o zaman.

Başta ne demiştik, Hiddink yönetiminde milli takım bir değişim yaşıyor. Oyuncuların taktik disiplinden kopmaması, aklıyla oynamaları, mücadelenin yanına strateji de koymak çabalanıyor. Sistem değişiyor yani. Sistem değişirken de böyle arızalar çıkacaktır. Organize olmak isterken çorba gibi bir takım olmamız Hiddink'in başarısızlığı değil uyum sürecidir. Tabii ortada şike mevzuuları yüzünden mental anlamda gerileyen futbolcular gerçeği de var. Bana göre eğer Hırvatistan'ı eleyip kupaya gidersek çok daha iyi bir takım seyredeceğiz.

Kötü oyunun sebepleri sadece bunlar değil elbette. Ben melek gibi bir Hiddink portresi çizmek istemiyorum. Onun da yanlışları vardı. Oyuncu tercihleri, ilk 11'ler ve oyuncu grubuna uymayan taktiksel şablonlar, ayrıca rakip analizleri ve oyun içi müdahalelerde yanlışlar yapması ya da geç yapması. Bunlar saf gerçekler. Mehmet Topuz, Necip Uysal, Olcan Adın, Serkan Balcı, Serdar Aziz, Tolga Zengin gibi isimler neden milli takımda yoklar? Kazım gibi futbolcu demeye bin şahit lazım gelen bir adam yerine Mevlüt'e neden şans verilmez? Bu gibi sorular benim kafamda mevcut. Ayrıca taktik dedik ama maçları taktik değil oyuncular kazanıyor. Nasıl motivasyonun yanına taktiksel strateji de koymak gerekliyse, tüm duyguları alınmış, yalnızca taktiğe bağımlı bir takımın da başarısız olması sürpriz değildir. Hiddink bence milli takıma iyi bir mentörlük yapamadı. Dengeyi sağlayamadı belki de. Başlarına iyi bir motivatör isteyen oyuncular da sinmiş olabilirler. Burda eleştirileri Oğuz Çetin'e de yöneltmek lazım ama uzatmayalım.

Ama Hiddink, Mehmet Ekici, Gökhan Töre gibi gurbetçilerden maksimum verim almayı başardı, hem günü kurtarmaya çalışırken hem de bir yandan takımın geleceğini kurdu. Şike yüzünden kötü günler yaşayan futbolumuzda ayakta durup play-off'a kalmamızı sağladı. Kötü oynadığımız maçlar oldu ama Fatih Terim de bu takıma Chelsea futbolu oynatmıyordu zaten. Biz kendimizi dev aynasında gördüğümüz için Hiddink'in takımından her maç %70 topa sahip olma, her maç 3-4 gol atma, Almanya'yı yenme gibi şeyler bekliyoruz. Biraz kendimizi bilsek, biraz yabancı komplekslerimizi üzerimizden atsak ortada vahim bir sonuç olmadığını göreceğiz. Ama dünya büyükse biz de büyüğüz (!) ya, Hiddink başarısız, kovun gitsin!

Twitter: http://twitter.com/zarifhareketler

8 Ekim 2011 Cumartesi

Futbol Aşkı


Yıl 1935; hangi ülke, hangi stad, hangi maç olduğu bilinmiyor ama abilerin beleştepe mantığı biraz değişik...

20 Eylül 2011 Salı

20.09.2011


Türkiye'de üç büyükler özelinde derbi maçları haricinde 30 bin civarı kapasiteli stadların asla doldurulamadığını göz önünde bulundurursak, yalnızca kadın ve çocuklardan oluşan 40.000+ kişinin Şükrü Saracoğlu Stadı'na akın etmesinin ne denli büyük bir olay olduğunu anlayabiliriz. Maçın ücretsiz olması sayının artmasına neden olmuş olabilir ama toplamda bu atmosferin dünya futbolunda eşi benzeri yok. 2,5 aydır anormal bir baskı gören Fenerbahçe camiasının erkek taraftarları birçok organizasyon yaptılar ama bayanlar ilk kez seslerini duyurabildiler. Cırtlak sesleri kulaklarımızı tırlamalamadı değil ama tüm maç boyunca susmadılar, klasik tezahüratları büyük bir coşkuyla söylediler, unutulmaz bir akşam yaşadılar/yaşattılar. Bu maç sıradan bir maç değil, bugün sıradan bir gün değil.

Genci yaşlısı, başı açığı kapalısı, sarışını esmeri, şehirlisi taşralısı; halkın her bir kesiminden binlerce kadın stadı doldurdu, bir erkek olarak da beni duygulandırdılar. Küfür etmeselerdi çok daha güzel olacaktı ya neyse...

Şu maçın bu olaydan başka nesi yazılır? Gol, galibiyet, kötü futbol, verilmeyen gol, atılan golün ofsayt olması gibi tartışmalar beni futbola çekmeye yetmiyor. Şu lanet olasıca belirsizlik süreci, sportif anlamda herhangi bir tartışma yapma hevesimi engelliyor. Ne golden ne galibiyetten zevk alabiliyorum. Tribün performansları, oyuncuların mücadelesi gibi detaylar beni heyecanlandırıyor asıl. Bugün de beni en çok sevindiren olay Issiar Dia'nın golü değil 40 bin kadın - çocuğun "Sarı - Lacivert - Şampiyon - Fener" tezahüratı yapmasıydı. Helal olsun sizlere! Fenerbahçe tarihinde size mutlaka özel bir sayfa açılacak.

Beşiktaş'ın Takım Oyunu ve Cenk


Beşiktaş'ın kadrosu ligin en iyilerinden. Her mevkiide birçok alternatif futbolcular var. Sürekli konuşulan "yıldız futbolcuların olacak ama seni başarıya 'savaşçı futbolcular' götürür" klişesini sağlayan bir kadro bu. Egemen, Ernst, Necip, Fernandes'in savaşçılığı; Quaresma, Simao, Guti gibi kaliteli isimlerle harmanlanır, ortaya güzel bir takım çıkar diye düşünüyorsunuz haliyle. Fakat bu beklentiler yerine ulaşmıyor. Beşiktaş takım olmaktan uzak, hücuma az adamla da çok adamla da çıksa organize olamayan, yıldız futbolculara pasların atılıp onların bireysel yeteneklerine bakılan, toplama bir takım görüntüsünde. Geçen haftaki Eskişehir deplasmanında da dünkü zayıf rakipleri Ankaragücü karşısında da benzer bir görüntüdeydiler.

Carvalhal 4-3-3 dizilişini takıma aşılamaya çalışıyor. Sakatlıklar, formsuzluklar kadro seçimini etkiliyor olabilir ama dün akşam orta sahada kullandığı Aurelio - Necip ve Fernandes üçlüsü takımı uzun vadede ve hedef, zor maçlarda sırtlayacak bir üçlü değil. Düşük kalitedeki Ankaragücü karşısında bile orta sahayı kontrol altına almakta zorlandıklarını ve takımı hücuma yeterince organize bir şekilde taşıyamadıklarını gördük. Maçın başında seyircisinin de desteğini arkasına alan Beşiktaş Aurelio ve Fernandes'in toplu, Necip'in topsuz oyunuyla rakibi biraz kontrol altına almış gibi gözükse de bu hücumda bir kalite farkını ortaya çıkarmadı. Takım yine Simao ve Quaresma'nın çalımlarına baktı.


Ankaragücü önde çok adamla basmaya çalışıyor ama beceri eksikliği ve alanı kontrol etmedeki sorunları Beşiktaş'ı durdurmaya yetmiyordu. Ne rakipten top kapabildiler ne de doğru düzgün hücum edebildiler. Bu kötü Ankaragücü karşısında bile Beşiktaş beklentileri karşılayamadı.


Sidnei'in iki duran topu ve oyunun koptuğu anlarda gelen Mustafa Pektemek'in golü 3 puanı getirdi ama Beşiktaş bu oyununu düzeltmezse şampiyonluk çok zor.


Ve son olarak da Cenk... Bir kaleci hata yapabilir, bu son derece normaldir. Petr Cech de yapıyor, Van der Saar da yapıyordu, Türkiye'nin en iyi kalecisi Volkan her sezon en az 2-3 kez bireysel hatasından dolayı gol yiyor, Belediye karşısında Galatasaray'ın yediği ilk gol net bir şekilde Muslera'nın hatası... Yöneticilerin, teknik adamların, futbolcuların, hakemlerin hatalar yaptığı bir oyunda kaleciden kusursuz olması beklenemez haliyle. Fakat bireysel, anlık hatalar vardır; bir de normalin dışında yapılan hatalar vardır. Misal Petr Cech Türkiye - Çek Cumhuriyeti maçında hata yapmıştı ama yapması gereken normal hareketi yapmış, kalesinden açılmış ama topu elinden kaçırmıştı, bu bir insani hataydı. Aynı şeyi Cenk'in dün yaptığı hata için söylemek pek mümkün değil. Cenk anormal bir hareket yaptı. İki stoperin arasına sıkışmış bir forvet, kaleye çok da fazla yakın olmayan bir yerde topa sahip olmuş. Bir kalecinin yapması gereken şey, stoperlerin o topu kurtarmasını beklemektir. Kurtaramazlarsa ve forvet hakikaten tehlikeli bir şekilde kaleye doğru yaklaşmışsa o zaman açılırsın, rakibin açısını kapatırsın. Ama Cenk dün tamamen bireysel, anlamsız bir hareket yaparak kaleye hem uzakta hem de iki stoperin arasında kalan bir forvetin ayağından topu almak için kalesinden bir hayli uzaklaştı. Ceza sahasının dışında topa eliyle dokunamadığı ve defansif refleksleri zayıf olduğu için boşa zıpladı, rakipten çalım yedi ve kalesinde golü gördü. Beşiktaş dün gece kazanamasaydı, Cenk muhtemelen ateş kazanına atılabilirdi. Umarım bu hatasından ders alır, zira her büyük kalecinin kariyerinde yemiş olduğu saçma bir gol vardır...

12 Eylül 2011 Pazartesi

Gecikmiş Bir "Ahmet Çakar vs. Galatasaray" Yazısı


Ahmet Çakar ve türevlerini hiçbir zaman sevmedim. Futbolun güzelliklerini hiçbir zaman anlatmayan, popülerliğini komplo teorilerine borçlu olan, birikimlerini seyirciye bilgi verme ya da futbolu geliştirme adına değil kaos ortamı yaratmak için kullanan, kötü karakterler... Tarzları kanıksandığı için her gün yeni bir iddia ortaya atmalarına şaşırmıyoruz artık. Son bombası 1993 yılında oynanan Galatasaray - Manchester United maçında şike yapıldığı üzerine...

Ahmet Çakar bu şike olayını Sami Çölgeçen'den öğrendiğini söylüyor. Dürüst bir insan, bu olayın ertesi günü bunu tüm Türkiye'ye yayar, yıllardır bu rezilliği görmezden gelmez ve işte o zaman herkes tarafından takdir edilirdi. Şimdi aradan geçen bunca yılın ardından malum nedenlerle çalkantılı olan futbol ortamının içine bu iddiayı atması onun dürüst ya da doğruları söyleyen bir adam olduğunu göstermez.

Bunların ardından geçelim Çakar'ın iddisına... Ahmet Çakar'ın iddiasına göre, 1993-94 sezonunda Manchester United'la oynanan ve 3-3 biten Şampiyonlar Ligi eleme turu maçının rövanşında maçın hakemi Kurt Röthlisberger, Galatasaraylı yöneticiler Sami Çölgeçen ve Adnan Polat üçlüsü maçın Galatasaray'a yaraması için şike yapmışlar. Hatta Ahmet Çakar olayın gerçeklik payını arttırmak için şike yapıldığı iddia edilen geceyi şöyle hikayeleştiriyor: "Ben ve Sami Çölgeçen birlikte bir odaya gireceğiz. Kuran'ı da masaya koyacağız ve göz göze gelip en sevdiklerimiz üzerine yemin edeceğiz. Ben diyeceğim ki; 2 Kasım 1993 gecesini hatırlıyor musun Sami Abi? O soğuk geceyi... Hani Sarıyer Urcan'da yenilen balıktan sonra saat 24:00... Sami gözlerime bakıp 'Eeee' diyecek. Saat 24:00 sularında Kurt Röthlisberger sana "I can help you because tomorrow is very important for Turkey and GS" (Sana yardım ederim çünkü yarın Türkiye ve GS için çok önemli) dedi mi, demedi mi diyeceğim. Elimiz Kuran'da ve en sevdiklerimizin üzerine yemin ederek..."

Ahmet Çakar şikenin hangi menfaatle yapıldığını söylemiyor. Maçın hakemine ne menfaat edildiği, bu menfaatin hangi yollarla maç tarihine yakın zamanlarda Röthlisberger'in himayesine geçtiğinden bahsetmiyor. İddialarındaki en ucu açık nokta bu.Kurt Röthlisberger

Malum maç 0-0 bitti ve Galatasaray gruplara kaldı. Maçın ardından Eric Cantona kırmızı kart gördü ve maçın hakemini "süreyi az uzattığı" gerekçesiyle eleştirdi. Kurt Röthlisberger'in 30 Ekim 1996'da Grasshoppers-Auxerre Şampiyonlar Ligi maçı öncesi Grasshoppers menajeri Erich Vogel'a 100 bin İsviçre Frangı'na hakemi ayarlayabileceğini söylediği gerekçesiyle UEFA'nın soruşturmasına uğradığını ve 11 Nisan 1997'de UEFA ve FIFA faaliyetlerinden ömür boyu men edildiğini de hatırlatalım.

Ahmet Çakar'ın bu iddialarının ardından Galatasaray kulübü kendisine 1 milyon dolarlık tazminat davası açtı fakat Çakar iddialarının arkasında. Hatta mahkeme sürecinde birçok tanığın bu olayı anlatacağını, iddialarının gerçek olduğunu söylüyor. Muhtemelen bu tanıklardan biri olacak olan Eski MHK Başkanı Ahmet Güvener, malum olayla ilgili, “Olayda ismi geçen Sami Çölgeçen, bana ‘Röthlisberger’i parayla bağladım' diye defalarca söyledi” dedi. Sami Çölgeçen'in yakın arkadaşı ve o dönemde kulübe yakın bir kişi olan Fatih Altaylı ise "Sami Çölgeçen ne bize ne de (dönemin yöneticisi) Alp Yalman'a böyle bir şeyden bahsetmedi. Bize söylemediği bir şeyi Ahmet Çakar'a söylediğini sanmıyorum" dedi ki tüm detayları mahkeme sürecinde öğreneceğiz.

Olay kanıtlanırsa ne gibi bir yaptırımlar, cezalar verilir tahmin edemiyorum. Yok kanıtlanmaz Ahmet Çakar davayı kaybederse de yüklü bir miktar tazminat ödemek zorunda kalacak. Bakalım bu sürecin sonunda Ahmet Çakar'ın da dediği gibi "O maç milat mı, şike mi?"

29 Ağustos 2011 Pazartesi

3 Idiots


Mark Twain'in "Okulumun eğitimimi engellemesine asla izin vermedim." diye bir sözü var. Mark Twain şu an yaşıyor olsaydı 2009 yapımı Hint Filmi 3 Idiots'u çok beğenirdi. Filmin ana konusu M.T'nin bu sözüyle paralel. Tek tip insan yetiştiren, duyguları körelten ve düşünüp anlamayı değil yalnızca ezberi ve yarışı dikte eden eğitim sistemine eleştiri getiriyor film. Ülkenin en iyi mühendislik okulu ICE'de okuyan üç arkadaş, nam-ı diğer 3 aptal var. Biri evini geçindirmeye uğraşan; hasta babasınının ilaçları ve ablasının evliliği için bir iş sahibi olması gereken Raju, diğeri babasının dikte ettiği mühendislik uğruna çok sevdiği ve tutkusu olan fotoğrafçılıktan vazgeçen Farhan ve bu ikisiyle birlikte düşünceleri yıkmaya çalışan, sistemi eleştiren ve filmin baş kahramanı olan Rancho. Bir de sistemin somutlaşmış hali olan, okulun müdürü ve onun iyi kalpli kızı. Film bu 5 kişinin etrafında dönüyor kısaca.

Rancho daha okulun ilk günü farklılığını belli ediyor, dersten atılıyor. Sebebi de hocasının istediği tanımı değil, kendi düşüncelerinden oluşan cümleleri anlattığı için. Hocası kitaptaki ezber cümleleri istiyor, tanım istiyor. Rancho ise konuşuyor, örnekler veriyor, açıklıyor fakat sistem bunu kabul etmiyor.

Okulun müdürü Rancho'dan bir ders anlatmasını istiyor, Rancho çıkıyor tahtaya ve tahtaya iki kelime yazıp öğrencilerden bu kelimelerin anlamlarını 30 saniyede bulmasını istiyor ve ilk bulan kim olacak görmek istiyor. Herkes heyecanlı bir şekilde kitapları karıştırıyor, herkes ilk bulan olmak istiyor. 30 saniyenin ardındansa bana göre filmin ana konusunu anlatan şu cümleleri kuruyor: "Kimse cevabı bulamadı mı? Şimdi bir dakika önceyi düşünün. Ben bu soruları sorduğumda sizde merak ya da heyecan oldu mu? Yeni bir şey öğreneceğiniz için sevindiniz mi? Hayır. Hepiniz hemen bir yarışa giriştiniz. Bu yöntemde birinci gelseniz bile ne faydası var ki? Bilgi hazneniz artmış olacak mı? Hayır, sadece üzerinizdeki baskı artacak. Burası bir üniversite, düdüklü tencere değil. Bir aslan bile kırbaç korkusuyla sandalyeye oturmayı öğreniyor. Ama biz bu aslana 'iyi eğitilmiş' diyoruz, 'iyi eğitim almış' demiyoruz."


Rancho karakterine can veren Aamir Khan, sempatik oyunculuğuyla filmi sürüklüyor ve iki arkadaşı Raju ve Farhan'a hayat veriyor. Özellikle Farhan'ın çok sevdiği fotoğrafçılığı sırf baba korkusundan terkedip mühendisliği seçmesine sıkı bir eleştiri getiriyor ve ileride hayatından mutsuz olacağı tehditiyle onu bu yoldan çevirip fotoğrafçı olmasını sağlıyor. Farhan'ın, bu kararını ecel terleri dökerek babasına söylediği sahne filmin en güzel sahnelerinden biri.

Konusu, anlatışı, detayları ve Hintliler'e özgü güzel müzik ve danslarıyla film sizi kendine sarıyor. 2 saat 40 dakika olduğuna aldırmayın ve "uzun film sıkıcıdır" klişesini kafanızda kırın; film bugüne kadar izlediğim en akıcı filmlerden biri. Son zamanlarda bu kadar akıcı, sarsıcı, sıcak ve beni kendine bağlayan bir yapıt izlememiştim. Benden tam puan.

Ve son olarak, Rancho'nun da dediği gibi; hayata her zaman "aal iz uel" penceresinden bakmak lazım...

23 Ağustos 2011 Salı

Andrea Pirlo

Bayrak adam olmak zordur. Taraftarlar herhangi bir futbolcuya çok kısa sürede ısınabilir ama onu efsane mertebesine eriştirmek, kulübün sembol isimlerinden biri yapmak için futbolcunun meşakkatli yollardan geçmesi gerekir. İlk şart uzun yıllar o takımın formasını giymek elbette. Gol sevinçleri, saha içi performansı ve hırsı, liderliği kendisini taraftarın gözünde bayrak adam yapmaya yetebilir. Ama illaki iyi performans gerekir. Pirlo geçtiğimiz haftalarda ayrıldığı Milan için efsane bir isim mi tartışılır ama her futbolsever için unutulmaz bir futbolcudur. "Pirlo" deyince akla Milan, "Milan'dan 3 futbolcu say" deyince ilk akla Pirlo gelir.

Bayrak adam olmanın kendi içindeki en önemli rajonu ezeli rakibin formasını giymemek. Çok iyi performans gösterip giydiği forma altında taraftarlar nezdinde efsane olmayan futbolcular var, diğer futbolseverler tarafından çok sevilse de. Ronaldo en büyük örneği elbette, hem Real Madrid'de hem Barcelona'da unutulmaz performanslar sergilemiş ama ne oraya ne buraya monte olamamış, bayrak adam olamamış bir futbolcu. Inter ve Milan deneyimleri de ha keza. İbrahimovic daha yakın dönemden canlı bir örnek. Juventus, Inter derken şimdilerde Milan formasını terletiyor dev santrfor. Şüphesiz üç taraf için de özel duygularla anılacak bir futbolcu olmayacak.

Pirlo demiştik, konuyu dağıtmayalım. Pirlo deyince akla ilk Milan gelir dedik ama onun Milan'dan önce giydiği forma ezeli rakipleri Inter forması. 1998'de Brescia'dan transfer oldu ama 3 yıllık Inter kariyerinde çıktığı maç sayısı 22. Reggina ve Brescia'ya kiralık gitti, döndü derken 2001'de Milan onu kaptı. Ardından hikaye malum. Eşsiz bir teknik, mükemmel bir zeka, çift yönlü ortasahaların modern başlangıcı. İstikrarlı bir kariyer ve hem Milan'da hem İtalya Milli Takımı'nda kaptanlığa kadar yükseliş. Bir duran top ustası. Frikiklerde "Pirlo gibi attı" denecek kadar bu işin uzmanı olmuş bir futbol sanatçısı. Son iki sezondur temposundaki düşüklük ve sakatlıklardan dolayı istikrarını bozmuş gibi görünse de oynadığı her maçta takımının oyun içi lideri olan bir futbolcu.

Pirlo gibi oyuncuların futbol yaşantısı uzun sürer. En büyük özelliği tekniği ve aklı olan bu tür futbolcuların çok fazla koşmasına gerek yoktur. Pirlo bir Alex değil elbette hız konusunda ama Mehmet Topuz da değil. Del Piero hala futbol oynamaya devam ediyorsa paslarına, duran toplarına borçlu. Pirlo da Del Pierogillerden. Henüz 32 yaşında ve ben en az 3 sene daha istikrarlı bir şekilde futbol oynar diye düşünüyorum. O da öyle düşünmüş olmalı ki futbolu Milan'da bırakmak yerine Juventus'a transfer oldu. Del Neri başarısızlığının ardından koltuğa oturan Conte, kendi futbolculuk stilinin tezatı Pirlo'nun transferinden hoşnuttur kesinlikle, biz de öyleyiz. Kendisini siyah beyaz forma altında görmek garip oluyor, bambaşka bir adammış gibi geliyor insana ama Del Piero ve Pirlo gibi iki ismi birlikte izlemek farklı bir deneyim olacak.

Inter: 22 maç 0 gol
Milan: 284 maç 32 gol
Juventus 1 maç 0 gol

20 Ağustos 2011 Cumartesi

TFF'nin Küme Düşürmeme Kararı Neden Doğru?


Türkiye Futbol Federasyonu yönetim kurulu, savcılıktan kendilerine ulaşan 26 klasörlük seçmece belgeleri Etik Kurulu'na sevk etti. Ardından kurul kendi incelemesini yaparak, "bazı maçlarda şike, şikeye teşebbüs, teşvik primi ve teşvik primine teşebbüs faaliyetlerinin gerçekleştiğine kanaat getirdiğini ancak kanaatlerini kesinliğe götürecek net, somut deliller olmadığını ve gizlilik kararı olan soruşturmada kişilerin savunmalarını da alamadığını" TFF yönetim kuruluna rapor etti. Ardından TFF ellerinde net deliller olmadığını ve aynı zamanda kişilerin savunmalarını alamadığını bahane göstererek, ceza mahkemesinde kabul edilecek iddianameyi bekleyeceklerini, iddianamenin ardından delilleri görüp savunma alacaklarını söyledi.

Bu paragraf geçtiğimiz haftanın kısa bir özeti ve bana göre üzerinde çok da fazla yorum yapmaya gerek olmayan bir durum fakat gözlerini hırs bürümüş, Fenerbahçe nefreti üzerinden sözde hak hukuk edebiyatı yapıp aslında Fenerbahçe'nin düşmemesinden dolayı içlerinde biriktirdiği öfkeyi kusanlar o kadar mesnetsiz, garip yorumlar yapıyorlar ki bloga bir yazı yazmadan edemedim.

Bu kişilerden Serhat Ulueren izleyip gaza gelenleri ve sahiden samimi bir şekilde hukuk ayaklarına yatmayıp Fenerbahçe'nin düşmemesinden dolayı mutsuz olduğunu söyleyenleri bir kenara ayırıyorum. Onlar benim için ikinci kesimden çok daha onurludur. Fakat diğer kesim, sözde hukuki yorumlar yapıp TFF'nin eyyamcılık yaptığını, korktuğunu söylüyor. İçlerinde çok sevdiğim yazarların da dahil olduğu bazı kesimler kendilerinden beklenmeyecek derecede üsluplarını değiştirip Fenerbahçe'nin neden düşürülmediğine, düşürülmesi gerektiğine dair görüşlerini belirttiler. TFF'nin Fenerbahçe'yi ve diğer adı geçen takımları neden düşürmediğini ben anlatmaya çalışayım çok derine inmeden.

Öncelikle şunu söyleyeyim ki federasyonun bu kararı kesinlikle olayın üstünü örtme, takımları aklama kararı değil. Olay daha bitmedi. İddianamenin ardından asıl fırtına o zaman kopacak.

TFF talimatnamelerine göre federasyon bir takımı 2 yolla düşürebilir:

1) Net delillerle, somut bilgilerle, yoruma gerek kalmayan durumlarda düşürür. Bu (birkaç kanıt desteğiyle) itiraf olabilir, suçüstü olabilir, telefon kayıtları olabilir, para alışverişinin yapıldığı anda kaydedilmiş bir görüntü olabilir. Şu an bunlardan herhangi biri var mı ortada? Etik Kurulu'nun raporuna göre 26 klasörde şikenin yapıldığına dair somut bir delil yok. Gizlilik durumundan dolayı savcılıkta olduğu tahmin edilen net delilleri de göremiyor. Yani belgelere göre şu an için ortada şike yok. Haliyle 1. yoldan düşürme kararı alınmasının ihtimali ortadan kalkıyor. Kaldı ki net deliller olsa bile yine de savunma alınmak zorunda...

2) Kanaatle düşürebilir. Telefon kayıtlarından bir iki cümleye bakar, sonra da sahadaki oyuna bakar, şike veya teşvik primi veya bunlara teşebbüs etme faaliyetlerinin olduğuna kanaat getirir, ardından takımları küme düşürür. Ama bir şartla: Tarafların savunmalarını alarak. Zira her ne şartta olursa olsun, bir ceza verilmeden önce tarafların savunmaları alınmak zorunda. Bu durum anayasada da böyle, TFF'nin disiplin talimatlarında da böyle. İşte kanıtı:

TFF Disiplin Talimatnamesi MADDE 72 – SAVUNMA
"(1) Savunma alınmadan ceza verilmez."


Yoruma çok fazla gerek yok sanırım. Bir ceza verilecekse, ilk önce savunma alınmak zorunda. Peki şu şartlarda savunma alma imkanı var mı TFF'nin? Yok. Çünkü soruşturmada gizlilik kararı var ve gizlilikten dolayı kişilerin de savunmaları alınamıyor.

Sonuç: TFF, şu an net deliller olmadığından ve kişilerin savunmalarını alamadığından dolayı eli kolu bağlanmış vaziyette gizliliğin ortadan kalkmasını bekliyor. Şu an hiçbir hukuki gerekçe göstererek herhangi bir takımı küme düşürmesi mümkün değil. Mümkün diyenle tartışmaya hazırım. Bir karar verebilmesi için gizliliğin kalkması ve tüm delilleri görüp kişilerin savunmalarını alması gerekiyor. Gizlilik iddianamenin hazırlanmasının ardından kalkacak. Ardından mahkemece kabul edilecek. Ve TFF delilleri görüp savunma alacak. Olay budur.

Twitter adresim: twitter.com/zarifhareketler

5 Ağustos 2011 Cuma

Babalar ve Oğullar

Baba Diego Armanda Maradona, Barcelona yıllarından bir foto...

Bu da junior Maradona, Diego Sinagra. Şu an 26 yaşında ama foto U-17 İtalya Milli Takımı'ndan... Kariyeri babasına hiç mi hiç benzemese de ismi her zaman var olacak...

Fotolar: http://interleaning.tumblr.com

Pele'nin 1000. Gol Pozu


Sene 1969... Ünlü Brezilyalı futbolcu Pele, kariyerindeki 1000. golün ardından böyle güzel bir aksiyon yaparak poz veriyor.


Foto: http://thefootballarchivist.tumblr.com/

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Bir Fenerbahçeli'nin Halet-i Ruhiyesi


1 ayı geride bıraktığımız şike soruşturmasında herkesin yorum yaptığı, basının gizlilik ilkelerini ihlal ederek tüm bilgileri kamuoyuna yaydığı ve kamuoyunda erken bir kanaat oluşturduğu, inanılmaz iddiaların ortada dolaştığı, toplamda futbol zevkimizin sıfırlanmasını sağlayan süreçte Fenerbahçeliler kahroldu. Süreçte birçok cephe oluştu. Fenerbahçeliler kendi içinde paramparça oldu. Düşünce konusundan bahsediyorum. "Kesinlikle yapmamışızdır, iddialar yalan" diyen azınlıktaki grup, "Yaptıysak bile ne var bunda, herkes yaptı zamanında, neden sadece bizim üzerimize geliniyor?" diyen çoğunluktaki baskın grup ve henüz bir kanaat oluşturmayan, süreci takip eden ama "Eğer varsa şike ortaya çıksın, cezalar çekilsin" diyen, benim de içinde bulunduğum bir diğer azınlıktaki grup... Fenerbahçeliler'in içinde net bir şekilde şike yapıldığına kanaat getiren bir kesim görmedim, benim gözlemlediğim kadarıyla taraftar düşünce bazında üçe bölünmüş durumda.

Düşünceden bağımsız olarak tek vücut olunan durumlar var elbette. Fenerbahçe'ye, değerlere, camiaya sahip çıkan ve bu zor durumda camianın üzerine gelen medya ve toplum karşısında dalgakıran görevini üstlenen taraftarlar çeşitli organizasyonlarla sesini duyurmaya çalışıyorlar. Ortak akılda karşı çıkılan durum, hukuksuzluklar, usülsüzlükler. Nedir bu hukuksuzluklar?

- Emniyetin mahkeme görevini üstlenip "19 maçta şike ve teşvik primi yapıldığı delillendirilmiştir." açıklaması. Açık bir PR çalışması olduğu ayan beyan ortada olan bu açıklamanın en dikkat çekici tarafı şu oldu: "Bu mücadelemizde vatandaşlarımızdan aldığımız büyük destek bizi son derece memnun etmekte ve motivasyon kaynağımız olmaktadır." denildi. Vatandaş? Hangi vatandaş? Terör, hırsızlık, tecavüz gibi konularda birçok faili meçhul dava devam ederken bunları sonuçlandıramayan ama neticede hiçbir konuda "vatandaşlarımızdan aldığımız destek..." gibi bir cümle kurmayan emniyet, ne oldu da bir anda siyasetçi üslubuna büründü?

- Medya: Basın ve yayın kuruluşları, açık bir şekilde soruşturmanın başından beri taraf oldu. İddiaları gerçekmiş gibi haber yaptılar, bunları sonuca götürdüler, hüküm giydirdiler, Fenerbahçe'yi küme düşürdüler, oyuncuları alıp sattılar... Olağanüstü bir dezenformasyon örneği. Soruşturmanın gizliliği yüzünden savunma imkanları ellerinden alınan sanık ve avukatlar belgelerin içeriğine ulaşamazken, basın yayın organları hemen hemen her gün yeni bir içeriği gazetelerine, TV'lerine taşıdılar. Gizliliği ihlal ettiler. Mehmet Baransu, Ekrem Açıkel, Rasim ozan Kütahyalı gibi içeriden bilgi alma konusunda uzman kişiler, yalnızca bunları haber yapmakla kalmayıp soruşturmanın gelecekte nerelere gideceğini söylediler, TFF'ye akıl verdiler, savcının bir sonraki hareketinin ne olacağından bahsettiler. Mehmet Baransu, bir televizyon programında "Savcılıktan aldığım bilgilere göre..." diye başlayan bir cümle kurabildi. Kimse de demedi ki aga bu nedir? Böyle bir gizli dosya olur mu? İkincisi, hadi haber yaptınız, peki neden vicdansız oldunuz? Hiçbir haber içeriğinde "iddia edildi" şeklinde bir detay göremedik. Sürekli kesin ifadeler, yapılmıştır, edilmiştir şeklinde hüküm vermeler... Sabah gazetesi soruşturmanın ikinci günü bir fotoğrafı haber yapıp "İşte şikenin fotoğrafı" şeklinde başlık attı. Muhabirlik başarınıza tebrikler ama bu nasıl bir editörlüktür? Keza Takvim gazetesi bir öncesinden Sinan Engin'in, Ercan Saatçi'nin gözaltına alınacağını, dahası gözaltında kendisine hangi soruların sorulacağını dahi haber yapabiliyor? Bu nasıl bir gizlilik? Sanem Altan gazetedeki köşesinde "Aziz Yıldırım'ın 250 sayfalık ifadesini okudum, şike var" diyor. Serhat Ulueren "Belgeleri gördüm, tapeleri dinledim, şike yapılmış" diye hüküm verebiliyor. Hukuk?!??

Savcı Mehmet Berk'in usülsüzlükleri de var. İbrahim Akın'a itiraf ettirme çabaları, Ümit Karan'ın karşısında gülüp, dalga geçip "Ne anlatırsan anlat sana inanmayacağım" demesi... Daha sanıklar mahkemeye bile çıkmadan koğuşta 15 kişilik yer hazırlanması vs...

Neyse, bu saçmalıkları geçelim. Şunu söyliyeyim. "Neden suçüstü yapılmadı?" sorusu güzel soru, işin hukuki boyutuyla ilgili eleştiriler gelebilir ama idari makam olan TFF açısından takımlara suçüstü yapmak inanılmaz bir karmaşaya yol açabilirdi. Suçüstü yapılsaydı Fenerbahçe gelecek maçlarını oynayacak mıydı, diğer takımlar bundan etkilenirdi vs... Futbol çıkmaza girerdi. Suçüstü yapılmaması konusunda eleştiri yapmıyorum ama... Savcılık ve emniyet birimleri diyor ki, bizim elimizde müthiş deliller var, bunları görünce kimse bir şey diyemeyecek, şike kesinlikle vardır. E peki madem müthiş delilleriniz, suçu kanıtlayacak yeterlilikteyse, neden ek dalgalara ihtiyaç duyuluyor? Neden kişilerin tamamı ilk dalgada gözaltına alınmadı? Mesela Murat Özaydınlı'nın bahsedilen telefon konuşmaları... Bu konuşmalar aylar önce yapılmış. Soruşturma başladıktan sonra başka bir yerden çıkmamış ya da birisi itiraf etmemiş. Böyle bir konuşma olduğu biliniyordu. Neden çok sonra gözaltına alındı? Soru işareti. Cevap yok...

Savcılık makamı Etik Kurulu'na 26 klasör verdi. İçinde delillerin olduğu söylenen klasörler. Ama seçmece! Böylesine zor bir karar verilecek bir konuda, savcılık tüm belgeleri neden vermiyor? Etik Kurulu'nun yanlış bir karar vermesi fazlasıyla olası değil mi? Bu az belgelerle kurul bir kanaat oluşturdu, TFF bir karar verdi, takımlar küme düşürüldü, ligler başladı diyelim... Daha sonra gelecek olan belgelerde ve dalgalarda bu işin içine başka takımlar girerse, TFF yeni bir karar mı verecek? O zaman futbol olağanüstü bir kaotik ortama girmez mi?

Benim görüşüm şudur: Savcılık PR yapmayı ve gündemi sulandırmayı bırakıp tüm dalgaları bitirmeli, kişilerin savunmalarını almalı, en kısa sürede iddianameyi hazırlamalı ve mahkemece kabul edilirse de o zaman tüm belgeler, ama tüm belgeler, eksiksiz bir şekilde Etik Kurulu'na verilmeli. Daha sonra Etik Kurulu kendi çalışmasını yürütmeli ve bu esnada mutlaka ama mutlaka kişilerin savunmalarını almalı. Ya ayaklarına giderek ya da yanlarına getirerek... İşin en adil yöntemi, var olan şartlara bakarsak, budur. Ama benim temennim spor mahkemeleri kurulmalı ve bu süreç spordan anlayan hukukçularla devam etmeli ve kişiler tutuksuz yargılanmalı. En mantıklısı ve aynı zamanda adili de budur...

Ben hukukçu değilim ama bu süreci hukuki yönden bu şekilde değerlendirmek mümkün... Gelelim şikeyle ilgili benim kişisel görüşüme...


Ben makyavelizm ilkesinden nefret ederim. Ama maalesef futbolun bir eğlence aracı olmasından çıkıp dünyanın en büyük ekonomilerinden biri haline gelmesi, paranın hükümranlığı, statü ve buna bağlı olarak psikolojik baskılar futbolumuzu maalesef makyavelist bir yapıya büründürüyor. Buna futbolcular da dahil. Taraftarlar için vur kır parçala düşüncesi düstur edinmiş vaziyette. Haliyle bu çarkta yöneticilerin de temiz kalması sürpriz. Yıllardır hem Türkiye'de hem de diğer ülkelerde kanıtlanmış şikeler var. Kanıtlanmamış olanlar da herkesin dilinde. Herkes bir şeyler biliyor. Konuşmalarında imalı imalı cümleler kuruyorlar ama futbolun temizlenmesi için çalıştığını iddia eden bu kişiler hiçbir zaman suç duyurusunda bulunmuyorlar, atıp tutuyorlar. Serhat Ulueren, Erman Toroğlu gibi cisimler de hayatlarını bu konulardan kazanıyorlar. Yıllardır insanlar bu tarz kişileri futbol yorumlasınlar diye değil, şaibe yorumlasınlar diye izliyor. 10 yıldan fazladır yorumculuk yapan Erman'ın bir tane güzel maç değerlendirmesini gösterebilir misiniz? Ya da bak müthiş bir yayıncılık yaptı, dediğiniz bir programı oldu mu Serhat'ın. Hayır. Adamların konuları şike, yıllardır böyledir.

Biz de dedik zamanında elbette. Bugüne kadar konuşulagelen birçok maç ve olay var. Bunlardan biri de Samsunspor - Fenerbahçe ve Galatasaray - Trabzonspor maçları. Cihan Oskay, yine bir Telegol programında kendi eliyle bizzat Aziz Yıldırım'ın talimatıyla hem Samsunsporlu futbolculara şike parası dağıttığını, hem de o zamanlar Trabzonspor'da oynayan Oktay Derelioğlu ve birkaç futbolcuya teşvik primi verdiğini itiraf etmişti. Cihan Oskay'ın itiraflarına da zamanında birçok kişi inanmamıştı. Deli demişler, ortalığı karıştırmakla suçlamışlardı ve adam daha sonra cinayetten hapse girince konu kapanmıştı. Ben de inanmamıştım. Ama Oktay Derelioğlu geçen akşam katıldığı bir programda hakikaten Trabzonspor - Galatasaray maçından önce teşvik primi aldığını itiraf etti. Yani bildiğin zamanında bizim takım bu işlere bulaşmış. Haliyle bu sezon ortaya atılan iddialara tamamen komplo gözüyle bakmak, yüzde yüz inanmamak, Aziz Yıldırım'ı taparcasına desteklemek akıl kârı iş değil. Ben şike vardır da yoktur da demiyorum ama bunlar yalandır, komplodur demek biraz saçma geliyor bana. Adam bir şeyle suçlanıyor. Hukuksuzlukları, medyayı suçla, Aziz Yıldırım'a da başkanlık konumundan dolayı destek ver ama kendisini ilah makamına getirmek, Aziz Yıldırım desteğini Fenerbahçe'nin önüne geçirmek hiç doğru değil.

Ben belgelerle, tapelerle, soruşturmanın içeriğiyle ilgili konuşmayacağım. O misyonu Papazın Çayırı blog üstlendi zaten. Ben burda yazsam da yazmasam da ne değişecek? Kaldı ki tüm yazdıklarımız suya yazmak gibi bir şey. Yarın yeni bir olay olur, olay başka bir boyuta taşınır. Ama ben bir taraftar gözüyle şunu söylemek istiyorum. Asla şikeyi savunmayalım, asla "zamanında herkes yaptı, biz de yapsak ne olur ki" demiyelim, Aziz Yıldırım'ı taparcasına destekleyip, Fenerbahçe'nin içinde bulunduğu durumu gözardı etmeyelim. Koskoca kulüp şike yapmakla itham ediliyor, tarihinin en büyük efsanelerinden biri (Cemil Turan) cezaevinde, takım küme düşecek belki ama tüm ilgi odağı Aziz Yıldırım. Bu olmaz, yanlış...

Benim için yanıyor. Canım kadar sevdiğim Fenerbahçe'm, dünyanın en büyük şerefsizliklerinden biriyle itham ediliyor, dünkü çocukların, değersiz insanların ağzında sakız olmuş durumda, Cemil Turan gibi bir efsanem cezaevinde, geceleri ne olacak ne bitecek diye düşünmekten gözüme uyku girmiyor, ne yediğim yemekten ne de çevremde olup bitenden bir zevk alamıyorum. Konu sadece Aziz Yıldırım mıdır yani... Yapmayın arkadaşlar, konu çok vahim...

İki şey söyleyip yazıyı bitireyim. İlki sahada şike arama mevzuusu... Etik Kurulu maçları tek tek inceleyecek, şike arayacak deniliyor. İnanılmaz vahim bir olay... Sadece maçları inceleyerek şike bulmaya çalışmak futbolun doğasına aykırı. O halde şike yapılmamış maç, temiz futbolcu, temiz hakem kalmaz. Eğer belgeleri inceleyip, hakikaten kıllanıp ardından maçta bir futbolcunun hareketleri incelenirse daha mantıklı olur ama bu da hiç adil değil. Yeterli olmaz. Korcan hatalı gol yemiş. Eee? Dünyada hatalı gol yiyen tek kaleci Korcan mı? İbrahim Akın'ın şutu dağlara taşlara gitmiş. Sonuç? Sabri'yi de alın içeri o zaman.

Benim bu sezon bizim açımızdan kıllandığım iki olay oldu. Birincisi Emenike'nin Karabük maçında oynamaması, ikincisi ise Eskişehirspor'un bize karşı farklı, Trabzon'a karşı farklı oyunu. Vardır bir şey demiyorum ama kıllanmamak elde değil. Ama yine de iki olayın da futbol açısından gayet tatmin edici açıklamaları var. Emenike sakattı deniyor. Eskişehir cephesinde ise bizim maçta Bülent uygun iki yedek stoperle çıktı, Diego inanılmaz kötü bir 20 dakika geçirdi, Fenerbahçe'nin golünde büyük hatası vardı (ki 20. dakikada oyundan alındı) vs... Yani savunma yapabilmek mümkün....

İkinci söyleyeceğim şey ise şu: Kişiler ile kurumlar ayrılmalı söylemi. Bu da yanlış, bu da vahim. Kişiler ceza çeksin, takımlar küme düşmesin deniyor. Var mı öyle saçmalık? Bu açıkça ekonomiyi bozmayalım, ilgiyi azaltmayalım, takımlar yanmasın düşüncesi. Bildiğin eyyam. Hukuki maddeler neyse uygulanmalı. Eğer şike yapılmışsa, yöneticilere hapis cezası, Fenerbahçe'ye ise küme düşme cezası verilmeli. Diğer türlü alınacak tüm kararlar eyyamcılık olur ve birçok taraftar da kabul etmeyecektir bu durumu. Ve eğer olur da yönetim böyle bir şeyi kabul ederse, işte o zaman Fenerbahçe'nin büyüklüğüne leke düşer. Umarım öyle bir şey olmaz.

Twitter adresim: http://twitter.com/zarifhareketler

19 Temmuz 2011 Salı

Naci Barlas - İşte Fenerbahçe Bu Yüzden Büyük



Her izlediğimde tüylerim diken diken olur... 19.07 Dünya Fenerbahçeliler Günü anısına nostaljik bir hikaye...

Rahat uyu Naci Barlas, ruhun şad, mekanın cennet olsun. Belki biz de oraya düşersek yine anlatırsın çok sevdiğin Fenerbahçe'ni...

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Larissa Riquelme

Twitter

Aslında twitter adresimi bu yılın başlarında açmıştım ama öylece bırakmıştım. Hiçbir şey yazmıyor, yalnızca takip ediyordum fakat son 1 haftadır ben de güncellemeye başladım hesabı... Haydi bakalım..

http://twitter.com/zarifhareketler

17 Temmuz 2011 Pazar

Arjantin 1 - 1 Uruguay (Pen. 4 - 5)


Arjantin kendi evinde düzenlenen Copa America'da, favorilerden biri olmasına rağmen çeyrek finalde elendi. Batista ile girilen yeni dönemde Barcelona taktikleri tutmadı ve maç içindeki hatalı hamleler ibreyi tersine çevirdi. Uruguay ise efsane galibiyetlerine devam etti. Taktik ve motivasyonun muhteşem birlikteliği sayesinde önce Dünya Kupası'nda, ardından Copa America'da 12 ay içerisinde iki kez yarı finale yükselmeyi başardılar. Oscar Tabarez de bu yaştan sonra kariyerini yüceltti.

Defansif Uruguay ve topa sahip olan Arjantin

Arjantin maça asimetrik 4-3-3 ile başladı. Mascherano - Gago - Messi orta sahası ve ileride Di Maria - Agüero - Higuain üçlüsü. Bu ileri üçlü sürekli yer değiştirerek oynadılar ve Messi'nin de özel bir görevi vardı. Hem oyun kuruyordu hem de sık sık sağ kanada geçiyordu.

Arjantin topa sahip olarak başladı maça, buna Uruguay da izin verdi. Tabarez, merkezi bir hayli geriye kurdu ve top ileriye taşınamadı. Zira tam anlamıyla defansif bir oyuncu olan, topla olan münasebeti çok düşük olan Arevalo Rios maç boyunca Messi'yi birebir savunmaktan başka bir şey yapmadı. Partneri Diego Perez de tek başına pres karşısında top kullanamayınca Forlan ve Suarez ileride koşturup durdular. Hem yavaştılar, hem pres karşısında çare üretemediler hem de hücum alternatifleri çok kısıtlıydı. Temel hücum prensipleri topu bir an önce iki golcüyle buluşturmaktı ama pas yapamadıkları için bu düşünce pratiğe geçemedi. Koca ilk yarı boyunca duran toplar dışında tek bir kombine, set hücumları yok. Merkezi de geriye çekince Arjantin oyun kurmakta sıkıntı çekmedi. Mascherano'nun silik oyunu da göze batmadı ve Gago - Messi ikilisi takımı hücuma taşıdılar. Özellikle Gago'nun hem tekniğiyle hem de oyun zekasıyla fark yarattığını söylemek lazım, Messi'ye pas yollarını açtı ve hücuma geriden çok iyi destek verdi. Nitekim Higuain'in skoru eşitleyen golünde asisti yapan Messi, Messi'ye pası veren oyuncu da Gago idi.

Uruguay'ın erken bulduğu sürpriz duran top golü onlara maç boyunca büyük avantaj sağladı ama Arjantin hem ilk yarıda hem de ikinci yarıda maçı kazanacak kadar pozisyona girdi. Hatta ilk yarının ortalarından sonra Uruguay o kadar mahkum oynadı ki, ben Arjantin'in her türlü bu maçı alacağını düşünüyordum. Nitekim 40. dakikada Diego Perez oyundan atılınca bu düşüncem pekişti. Fakat ikinci yarıda her iki takım da farklı oynadı, roller değişti.


Enerjik Uruguay ve çorba Arjantin

Arjantin ikinci yarıya tempo düşürerek girdi. Daha az hücum etmeye başladılar, topa daha az sahip oldular ve dakikalar geçtikçe yorgunlukları hissedilmeye başladı. Messi sağ kenara geçti ve Arjantin'in dizilişi 4-2-4'e döndü. Agüero forveti ikiledi. Ancak böylelikle Arjantin ortasahası şeffaflaşmaya başladı, defansif dirençlerini yitirdiler. Buna yorgunlukları da eklenince maç boyunca enerjisini saklayan Uruguay, 70'ten sonra hücuma çıkmaya başladı. Artık Forlan & Suarez ikilisi ileri yalnız değildi. Arvaro Pereira ve Maxi Pereira ikilisi de kanatlardan destek vermeye başladılar. Tabarez'in takımı artık hücumda daha kalabalıktı ve tehlike arz ediyorlardı. Nitekim pozisyonlar da gelmeye başladı. 10 kişi mücadele eden Uruguay, alkışlık bir performans sergiliyordu ve Arjantin için de tehlike çanları çalmaya başladı. Tam bu noktada Batista, maç boyunca yaptığı en iyi hamle olan Di Maria - Pastore değişikliğine gitti. Arjantin tekrar 4-3-3'e döndü. Agüero sola geçti. Böylece hem defansif önlem almış oldular hem de Pastore ve Messi birlikteliğiyle hücumda alternatifleri çoğalttılar. Ve Arjantin hücumda nispeten düzeldi. Pozisyonlar buldular, pozisyon da verdiler ama topa sürekli sahip oldular, sürekli ceza yayının civarında gezdiler ama topu kaleye sokamadılar. Tam bu noktada Muslera'ya bir parantez açmak gerekir. Yalnızca Uruguay adına değil maçın da en iyisiydi, farkı yaratan isim oldu. Cepheden, yandan tüm topları aldı. Higuain'in direkten dönen bir şutunda şans da yanındaydı ama kusursuz bir performans sergiledi.


İki taraf adına da şanslar değerlendirilmeyince maç 1-1'lik skorla uzatmaya gitti. Bu arada maçın 87. dakikasında kırmızı kart gören Mascherano durumu eşitledi. Maçın uzatma dakikalarıyla ilgili söylenecek çok şey yok. Batista kötü bir yönetim gösterdi. Pastore haricindeki oyuncu değişiklikleriyle takımın çehresini tamamen değiştirdi. Bir ara Pastore - Tevez ikilisi çift ofansif orta saha bile oynadı, çorba gibi takım oldu Arjantin. Ama yine de pozisyonlar buldular fakat dedik ya, Muslera efsane bir maç çıkardı.

Penaltılarda herkes ibrenin Uruguay'dan yana olduğunu sezmişti. Nitekim öyle oldu, Muslera'nın kurtardığı bir penaltı Uruguay'ın yarı finale çıkmasına yetti. Penaltıyı kaçıran isim de Tevez'di.


Sonuç

Kafasında net bir düşünce olduğuna inanmadığım Batista, deneme-yanılma yöntemiyle bir yere varamadı. Barcelona denemeleri ve Messi'ye bağımlı hale getirdiği güzel takımdan verim alamadı. Böylece Arjantin bir kez daha kaybeden taraf oldu. Kazandıkları son büyük kupanın rengi soldu. Dünya Kupası'nı 1986, Copa America'yı ise 1993'ten beri kazanamıyorlar. Uruguay ise geçen yaza kadar upuzun bir dönem boyunca hiçbir turnuvada başarılı değilken, önce Dünya Kupası'nda yarı final oynadı, şimdi de Copa Amerika'da yarı final oynayacak. Son bir yıldır Uruguay'ın Mourinho'su olan Oscar Tabarez bu jenerasyonu iyi değerlendiriyor. Motivasyon ve mücadele gücüne dayalı, bulduğu pozisyonları mümkün olduğunca gole çeviren bir ekip yarattı ve başarılı da oldu. Şüphesiz son zamanların milli takımlar düzeyindeki en başarılı hocalarından biri.

Not: Twitter adresim: twitter.com/zarifhareketler

10 Temmuz 2011 Pazar

Şike


Artık midem bulanmaya başladı. Sonuç ne olacaksa olsun, bir an önce karara bağlansın dava. Beklemekten sıkıldım şimdiden. Ve artık tek taraflı düşünen insanlarla tartışmak bayıyor insanı. Şike olaylarıyla ilgili net konuşayım, fikirlerimi söyliyeyim.

Ortada birtakım iddialar var. Deliller var deniyor, uzun uğraşlar sonucu sıkı takiplerle büyük bir çalışma ortaya çıkarıldı deniyor. Bunların hepsini davanın sonunda göreceğiz. Emniyet, karar hükmü olmadığı bir konuda yargıyı etkileyen ve kamuoyu bilinci oluşturan bir açıklama yaptı. 19 maçta şike tespit edildi denildi. Son derece yanlış bir davranıştı. Ama geçelim bunu da.

Ben bu konular çıktığından beri hiçbir zaman "Aziz Yıldırım kesinlikle suçsuzdur, yapmaz öyle şey" demedim. Gelişmeleri takip ediyoruz hep beraber. Yargı da olayı henüz sonuca bağlamadı. E bir de Fenerbahçeli damarımız ortaya çıkınca savunma mekanizmamızı devreye sokuyoruz ister istemez. Neyi savunuyoruz peki? Aziz Yıldırım'ın tertemiz olduğunu, hiçbir şey yapmadığını mı? Hayır. Kamuoyu algısı oluşturan emniyetin saçma hareketlerini ve delil diye ortaya koyulan fotoğrafların gerçeklikten uzak oluşunu. Alper Öcal'ın twitter'ında gördüm. Sivas'ın en büyük otelinde, il jandarma komutanları, devlet erkanları, gazeteciler ve taraftarların olduğu bir ortamda elini kolunu sallaya sallaya şike yaptıklarından bahsediliyor misal. Siyah bir poşet de içinde şike parası var diye damgalanıyor. Halbuki Sivas yönetimi açıklama yaptı; o poşetin içinde protokol biletleri varmış. Ya da İzmir'de 5 tane kulüp yöneticisinin bir kafede buluşmasını fotolayıp bunu şike görüşmesi diye belge diye sunuyorlar. Bu da komik.


Ama delillerin tümünü görmedik. Belki sahiden para alışverişin yapıldığı anda resimler çekilmiştir ya da telefon görüşmelerinde "net" bir şekilde şikeyle ilgili sözler söylenmiştir. Biz bunların tamamını görmedik. Dolayısıyla Aziz Yıldırım "kesinlikle" suçsuzdur diyemiyoruz. Yalnızca hem hukuki hem de ahlaki yönden, daha suçu ispatlanmamış bir adam için söylenebilecek en normal şeylerden birini söylüyoruz: "Suçu kanıtlanana kadar Aziz Yıldırım suçsuzdur."


Sebep de sahiden tatmin edici delillerin olmaması ve yargının da bir karar vermemesi.

Şimdiden ismi geçenleri suçlu ilan edenleri de anlamıyorum, kimsiniz siz? Neye bakarak karar verdiniz? Hangi delilden, hangi fotoğraftan tatmin oldunuz? Hangi medya mensubu aklınızı çeldi? "Emenike'nin para sayarken görüntüleri var" diyip Emenike 2 gün sonra serbest kaldığında pişkin pişkin sırıtan Ekrem Açıkel mi, Mehmet Baransu mu?

Son olarak şunu söyleyip bitireyim. Eğer olur da suç kanıtlanır, yöneticiler ceza alır, şampiyonluk Ts'ye verilir ve Fenerbahçe küme düşürülürse, o zaman bu kişileri lanetleyen ilk ben olacağım. Cezaları neyse çeksinler, canım kadar sevdiğim Fenerbahçe'min gücüne inanmayıp başka işleri girişen bu herifler hapislerde çürüsünler. Fenerbahçe de küme düşsün, zorlu Gaziantep deplasmanı yerine Tavşanlı Linyit deplasmanında yine çubuklularımızı kuşanıp gururla Sarı-Lacivert diye bağırır, Fenerbahçemiz'i destekleriz.
...

Bir de ufaktan konu dışı bir mesaj yazayım: Bursaspor'lu Ozan İpek'in şampiyonluklarından sonra bir videosu yayınlandı biliyorsunuz. Ozan İpek, Fenerbahçe-Trabzonspor maçından önce Trabzonspor'un kalecisi Onur'u telefonla arayıp "Aman gol yeme de sana ne istersen alacağım" demiş. Ve bir Allah'ın kulu da demiyor ki aga bu nedir? Bu normal midir? Bu teşviğin Allah'ı değil midir? Bundan alâ teşvik mi olur? Bu görüntünün aynısı İngiltere'de yayınlansa her iki futbolcuya da verilebilecek en ağır ceza verilir zira resmen suç bu, resmen teşvik. Ama demokrat, objektif, tarafsız basınımız, yöneticilerimiz, bloggerlarımız için bu pek bir şey ifade etmiyor. Ne olacak ki canım, normal bir şey işte. Eheh.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Şarapova Üzülmeyeydi İyiydi


Benim tenis sporuyla olan yakınlığım birçok Türk erkeğiyle paralel. Ne forehand'dan, ne backhand'dan ne de drop shot'tan anlarım. Eh, Wimbledon gibi turnuvalar olduğu zaman, önemli maçları izliyorum. Nadal'ı Federer'e, Şarapova'yı hepsine tercih ederim ama erkeklerde bu sene Djokovic'i çok beğendim. Müthiş atletik ve zeki. Finalde iyi olan kazansın. Bayanlar finalinde ise kazanan Şarapova'yı çok güzel bir oyunla yenen Kvitova oldu. Helal olsun. Şarapova çok kötüydü, yarı finaldeki o performansından sonra çok daha iyisini bekliyordum. Ama hem kendini üzdü, hem de benim gibi tenisi takip etmesindeki en önemli faktörlerden birinin kendisi olduğu bizi üzdü. Çığlıklarını sevdiğim...

1 Temmuz 2011 Cuma

Mehmet Ali Aydınlar Döneminden İki Beklenti


Türkiye Futbol Federasyonu yeni başkanı Mehmet Ali Aydınlar, siciliyle ve başkanlık gündeminde verdiği demeçlerle güvenilir, dürüst, objektif bir yönetici olduğunu hissettirdi. En azından bu konuda içimiz rahat. Futbolun gelişmesi yönünde atacağı icraatlarda samimi ve iyi niyetli olacaktır; yetersiz kaldığı yerlerde de yönetim kurulu kendisini tamamlayacaktır. Kendisinin de söylediği üzere istek ve baskılar üzerine başkan adayı oldu ve tüm kulüplerin desteğini alarak seçime tek başına girdi, kolay bir şekilde başkanlık koltuğuna oturdu. Seçilmiş değil, atanmış başkan nitelemelerini de hak etti bence. Fenerbahçeli olduğu tescillenmiş bir başkanı futbolun en başına getirmek için uğraşanların Fenerbahçe cephesi hariç tüm cepheler olduğu göz önüne alınırsa da büyük resimde insanı mutsuz eden noktalar var ama sezon içerisinde artık TFF'nin güvenilirliğini sorgulayacak yüz bulamayacaktır kimse.

Aydınlar döneminin uzun soluklu ve takdir edilir icraatlara imza atıldığı bir dönem olmasını arzu ediyorum. Yeni başkan yönetimin şeffaf, alınacak kararların futbolun tüm kesimlerinin dinlenerek, görüşü alınarak alınacağını söyledi madem; biz de ufacık tefecik bir blog olarak önerilerimizi sunalım; davulcu yellenmesi kadar bile etkisi olmayacaktır ama neme lazım, biz bloga not düşelim...


Yabancı sayısı konusu:
Aydınlar birkaç gündür katıldığı programlarda halen yürürlükte olan 6+2+2 kuralının değişeceğini söyledi ve kendi fikrini ortaya koydu. Diyor ki var olan kural devam edecek. Yani sahada 6, kulübede 2 ve tribünde 2 yabancı bulunacak. Yani toplam 10 futbolcu. Ama bu 10 futbolcunun dışında kulüpler istediği kadar yabancıyla sözleşme imzalayabilecek. Ancak sezon başında ve ligin devre arasında federasyona seçilen 10 futbolcunun ismi verilmek zorunda. Bu seçilen 10 futbolcunun dışındakiler sezon boyunca hiçbir şekilde maç oynayamayacak. Ben bu görüşe katılmıyorum. Takımda eğer nitelikli 11 futbolcu varsa ne olacak? 1 tane kaliteli ismin dışarıda kalması ve en az bir devre boyunca takıma dahil olmaması anlamına geliyor ki bu hem teknik direktör hem de yönetim açısından oldukça zor bir karar. Hangi futbolcular dışarıda kalacak?

Benim önerim şu: 6+3+sınırsız olsun. Yani sahada yine 6 yabancı, ama kulübede 3 yabancı olsun. Ve bu 9 futbolcunun dışında kulüpler istediği kadar yabancıyla sözleşme imzalasın. Böylece rotasyonda her oyuncudan faydalanma şansı olsun.

Ayrıca yedek kulübesinde takımın altyapısında oynayan en az 2 futbolcu bulunsun.
Benim düşüncem, önerim budur.


Türkiye Kupası statüsü: Hem kulüplere eziyet veren, sürekli maç oynamak zorunda bırakan hem de küçük takımların ilerlemesinin önünü tıkayan, onlara hiçbir şekilde şans vermeyen bu statü yıllardır neden devam eder bilemem. Eğer büyük takımlar inanılmaz kötü değillerse, bir şekilde gruptan çıkmasını biliyorlar. Çünkü küçük takımlar o kadar maç sayısına dayanamıyor, bir şekilde gruptaki iki büyükten birine takılıyorlar. Haliyle büyük takımlar kötü de olsalar kalitelerinden dolayı gruptan çıkabiliyorlar. Öte yandan, taraftarlar açısından zevksiz ve futbolcuların konsantrasyonunu bozan önemsiz maçlar çoğalıyor; yorgunluklar, sakatlıklar artıyor, bu durum lige de yansıyor.

Öneri:
Grup statüsü kaldırılsın, iki maç üzerinden oynanan eleme usulü sistem gelsin. Böylece küçük takımlar vasatın üzerinde performans gösterdikleri gruplarda sonuncu olmaktan kurtulsunlar, büyükleri eleme şansına erişsinler.

Düzeltilmesi gereken daha birçok sorun var, bunlar ileride tartışılacaktır; biz de görüşümüzü sunarız burada. Misal puan eşitliği halinde averaja bakılmayıp tek maç oynatarak şampiyonun belirlenmesi konusunda ben yine Aydınlar'dan farklı düşünüyorum. Takımların kötü performansını düzeltme şansı veriyor bu sistem ve misal o tek maçta bir takımın en önemli 2 futbolcusu sakat; bu sakatlık şampiyonluğa malolabilir. Çok riskli. Bırakalım sezon içinde yaşananlar orada kalsın, şampiyonluğa oynayan takımlar şampiyonluk için en önemli rakipleriyle oynadıkları maçlarda daha dikkatli olsunlar... Şu sistem anormal derecede adil.

Hayırlı olsun deyip önerilerin devamının geleceğini söyleyelim efendim...

Copa America 2011 - Tam Fikstür


Futbolsuz yazlar çekilmiyor. Tekil yıllarda bizi tek avutan gündem transferler. Bazen özel turnuvalar ve kıtasal şampiyonalar olduğunda da tadından yenmiyor. Copa America 3 yıllık aradan sonra bu yaz yine oynanacak. Fenerbahçeliler özellikle Uruguaylı Lugano ile Brezilyalı Andre Santos'a odaklanacaktır ama birçok yıldız ve yıldızların yanında genç yetenekler izlenmeye değer ki turnuvanın ardından parlayan oyuncular transfer döneminin de gündemine yerleşecektirler. Maçların tamamını yayın hayatına yeni giren ve yanılmıyorsam eğer Turkuvaz medyanın bir organı olan (ATV, Sabah) A Haber yayınlayacak. İlk maç bu gece 03.45'te Arjantin ile Bolivya arasında. Üstteki fikstür, benim bulabildiğim en detaylı ve en güzel hazırlanmış fikstür. Diğerlerinde takvime göre değil de gruplara göre maç tarihleri veriliyor. Ama hangi gün hangi saatte hangi maçın olduğunu anlamak için bu fikstür ideal bana göre.

Resmin üzerine tıkladığınızda net bir görüntü oluşmakta. Umarım seyir zevki yüksek, genç yeteneklerin hünerlerini gösterdiği bir turnuva olur. Hadi hayırlısı..

26 Haziran 2011 Pazar

Kaybolan Yıllarımı GeRiver!

Hüznün adı her yerde aynı. Bir taraftar için en acı şeydir tuttuğu takımın küme düşmesi. Şampiyonluğu son maçta kaybetmek mi yoksa iki maçlık eleme turunda küme düşmek mi? Küme düşmeyi bilmem ama ilkini yaşadığım için biliyorum, acıdır. El Monumental'de acı, hüzün vardı Belgrano maçında. Şanlı tarihinde ilk kez küme düştü River Plate. Kırmızı beyazlı renklere gönül verenler tuzu kuru diye bilinir ama maç sonunda sahada olaylar çıktı, klasiktir; bir şey dememek lazım. Benim Arjantin'de tuttuğum bir takım yok ama -muhtemelen renklerinden dolayı- Boca Juniors'a sempatim var. Haliyle ezeli rakibimizin bu durumuna vereceğim tepki aşağı yukarı bellidir. Fakat benim için Arjantin futbolunun en çekici tarafı olan Superclasico'yu en az bir sezon seyredememe olayı var ki keşke River düşmeseydi diyorum. Nice efsaneler düştü, kalktı, baş aşağı gidip kudretli bir şekilde zirveye çıktı; muhtemelen River Plate de en kısa sürede eski gücüne kavuşacaktır. Fakat artık ezeli rekabette boyunları çok bükük olacak.

Batan geminin malları: Büyük bir ihtimalle başta Erik Lamela, Alexis Ferrero ve ortasahadan birkaç isim olmak üzere takımdan ayrılacaklar çok olacaktır. Bonservislerini çok bulan kulüplere de gün doğdu böylelikle. Jesus Almeyda da artık bırakır sanırım.

Belgrano 2 - 0 River Plate
River Plate 1 - 1 Belgrano

22 Haziran 2011 Çarşamba

Fenerbahçe Orta Sahasına Alternatif İsimler: Borja Valero ve Matuzalem


Fenerbahçe teknik direktörü Aykut Kocaman, geldiğinden bu yana transfer konusunda bilinçli hamleler yaparak olumlu tablosuna artıları ekledi. Sezon başında Kocaman'ın kafasında bir fikir vardı. Takım kanatları kullanacaktı. Aykut Kocaman'ın bu düşüncesinden yola çıkarak yönetim gereksiz, içi boş "yıldız" transferlerinden vazgeçip vaad edilen oyuna uygun oyuncular peşinde koştu. İki hızlı ve genç kanat adamı, bir iyi bir bitirici ve transfer sezonunun sonuna doğru bir de stoper alındı ki tutarlı transferlerdi bunlar. Eksik bölgelere adamlar alınmıştı, kadro genişlemişti ve sezon içinde Fenerbahçe hiçbir zaman kadro sıkıntısı yaşamadı.

Şimdi yeni sezon öncesi üç kulvarda zorlu maçlar oynanacak. Avrupa'da gidebilinen yere kadar gidilecek, kupada bir kez daha büyük umutlarla zafer aranacak ve en önemlisi de ligde şampiyon olunacak. Üst üste zorlu maçlar oynanacak, haftada bazen iki kez sert maçlara çıkılacak ve artık rakipler daha fazla. Trabzonspor, Fatih Terim'li Galatasaray, yenilenen Beşiktaş ve Bursa, Gaziantep, Kayseri gibi takımların bu sene zirveyi zorlamasına kesin gözüyle bakmak lazım. Haliyle rakipler çoğalınca, iyi de bir kadro kurmanız gerekiyor.

Şu zamanlarda Fenerbahçe'de transfer gündeminin birinci maddesi Emre'nin yanına alınacak bir orta saha oyuncusu. Geçen sezon içinde Emre'nin yanı vasat Cristian Baroni ve Selçuk'la tamamlanmaya çalışılmıştı, zaman zaman zorlama hamlelerle Gökay ve Mehmet Topuz da rotasyonda kullanılmıştı. Avrupa'dan ve kupadan erken elenip rotanın yalnızca lige yönelmesiyle birlikte o bölgedeki eksiklik belki çok fazla göze batmadı; bir şekilde rotasyonlarla maçlar tamamlandı.

Fakat bu sene Fenerbahçe geçen seneden daha iddialı; ve daha güçlü olmak zorunda. Rakipler çoğaldı, maçlar çoğalacak, yoğun dönemler yaşanacak ve sakatlıkların artması da çok muhtemel. Hal böyle olunca doğru bir teşhisle o bölgeye eleman alma adına girişimler başlatıldı. Aykut Kocaman'ın şampiyonluk sonrasında LİGTV'ye verdiği bir röportajda söylediği sözler ışığında beklentilerimi yönlendirdim ben. Kocaman, alınacak orta saha oyuncusunun sert, fiziki mücadeleden kaçmayan ama yalnızca defansif olarak değil hücum olarak da takıma katkı sağlayan bir eleman olacağını söylemişti. Bu niteliklere uyan birçok oyuncu var ki bunlardan biri de Aykut Kocaman'ın kendi ağzıyla söylediği üzre Lass Diarra. Lass o bölgeye güzel olabilirdi ama maddiyat olarak büyük bir külfetin altına girmek gerekiyordu; "takım içi dengeler"i bozmamak adına diğer alternatiflere yönelindi. Alou Diarra, Moussa Sissoko, Etienne Capoue gibi isimler geçiyor. İlki hariç diğer ikisi hakkında pek fazla bilgim yok, bir şey diyemem. Ama benim iki güzel önerim var: Villarreal'da oynayan Borja Valero ve ikinci tercihim olarak Lazio'lu Matuzalem.

Ortak yanları pas kalitelerinin yüksek olması ve trend tabirle "iki yönlü oyuncu" olmaları. Ama tek tek değerlendirelim bilgimiz dahilince.

Borja Valero 26 yaşında. Valero'yu izlediğiniz zaman onun temposu, pasları ve sahanın her yanına koşuşu dikkatinizi çekiyor. Bırakın iki yönlüyü, dört yönlü bir oyuncu olarak bile görebiliriz kendisini neredeyse. Klasik bir savunma önü oyuncusu değil, ilk önce bunu söylemek lazım. Oyunu kuran, pas dağıtan ve takımı hücuma kaldırdıktan sonra yerinde çakılı kalmayıp ileriye giden, modern bir orta saha oyuncusu. Onu çok iyi yapan en önemli özelliği de defansı ve hücumu aynı oranda disiplinli bir şekilde yapabiliyor olması. Duran topları kullanmada usta. Ve de kesinlikle bir lider. Sürekli pas isteyen, arkadaşlarını yönlendiren, oyunun sıkıştığı anlarda sorumluluk alan bir oyuncu.

İstatistiklerine bakıp kendisinin golcü bir oyuncu olmadığını düşünebilirsiniz ki nispeten doğrudur. O gol atmaktan çok gol hazırlamada usta bir oyuncudur. Bu sezon Villarreal'in keyif veren futbolunun en önemli oyuncularından biriydi ve Nilmar ile Rossi'yi paslarıyla sürekli besliyordu. Zamanında attığı şık ara pasları takımı ipten aldı çokça zaman.

Ayrıca "ısıran" bir oyuncu olduğunu da geçtiğimiz sezon gördüğü 9 sarı 1 kırmızı karttan anlayabiliriz.

Geçen sezon yalnızca ligde bir kez maç kaçırdı ve oynadığı 35 maçın tamamında ilk 11'de sahaya çıktı. Takımının banko ismiydi.

Bu kadar övdük, pek bilgisi olmayanlar Messi sanmasın. Olumsuz özelliklerini de hemen sıralayalım: Temel gücünü paslarından aldığından dolayı işi abarttığı sıralarda bazen anormal pas hataları yapabiliyor. Ve bazen görev bölgesinin dışına çıkıp ani ataklarda çok ilerde kalabiliyor. Ama genel oyun profili, olumsuz özelliklerini gömüyor diyebiliriz rahatlıkla.



Matuzalem ise Valero'ya göre daha temposu düşük, daha dar alanda oynayan bir oyuncu olmasına rağmen pas kalitesi bakımından Valero'dan daha kötü değil. Temposundaki gerilemeyi de yaşına (31) bağlamak lazım. Kariyerinin büyük bölümünde istikrar tutturamamış olsa da 3 yıllık Shaktar Donetsk ve ardından geçen sezon Lazio'da aldığı süreler fena değildi.

Oyun tarzı bakımından Emre'nin benzeri demek mümkün. Teknik bir sol ayağı ve üstün bir oyun görüşü var. Temposu dediğim gibi yüksek değil ama hücumda iyi bir silah. Sürekli deldiği pas yollarıyla takımın hücum alternatiflerini çoğaltmakta.

Şöyle bir detaya gireyim. Matuzalem Şampiyonlar Ligi'nde takıma ayak uyduramayabilir. Zira Fenerbahçe Avrupa'da maçların büyük bir bölümünü kendi yarı sahasında geçirecek. Haliyle defansif organizasyonun üst düzeyde olması lazım. Keza hücumda da. Matuzalem bu tempoyu kaldırabilir mi, emin değilim. Ama ligde sürekli hücumda oynayan Fenerbahçe'nin en önemli kozu olabilir. Oyunu rakip yarı sahaya yıkan bir takım için muhteşem bir orta saha oyuncusu olacaktır.
2 yıllığına al takımına, bu oyunu ligde şampiyonluk için yeterli olur.

Valero ise fiziksel olarak yıpranmamış, jilet gibi oyuncu. Hem defansif hem ofansif anlamda takımın beyni olabilir. Fenerbahçe'nin aradığı orta saha elemanı bana göre Valero'dur, ikinci alternatif ise Matuzalem olabilir.

İşin muhasebesine gelince. Transfermarkt'taki veriler ne kadar doğrudur bilemem ama Valero'nun bonservis bedeli 12.000.000£ olarak gözüküyor. Matuzalem'in ise daha düşük; yalnızca 2.500.000£.

Alınabilir mi? Neden olmasın? Alınır mı? Hiç ümidim yok.

17 Haziran 2011 Cuma

Leyla İle Mecnun


Kesinlikle farklı, aykırı bir dizi. Son zamanlarda kalitesi gitgide düşen Türk komedi dizilerinin arasında inci gibi parlayan, kendini izlettiren ve her bölümde aynı dozda güldürebilen, net bir şekilde gelmiş geçmiş en komik Türk dizilerinden biri. Bir kere Leyla İle Mecnun'u komik yapan şey, filmin yalnızca bir karaktere yoğunlaşmaması. Sürekli aynı adamdan benzer esprileri duymak bıkabilir, dizi kendini izletse de her zaman için bu olumsuz bir detay. Fakat Leyla İle Mecnun'un her karakteri ayrı ayrı komik, absürd, nev-i şahsına münhasır olan kişiler.

Benim favori karakterim hemen hemen herkesin de aynı görüşte olduğu üzre İsmail Abi. Fakat en az İsmail Abi kadar güldüğüm bir adam daha var, o da Erdal Bakkal. Çocukça hali, olur olmadık yerde verdiği tepkiler ve çoğu zaman ortama ayak uyduramayıp saçma şeyler söylemesi...

Onur Ünlü ve senarist Burak Aksak absürdlüğünü geçen bölümlerin her birinde gördük fakat artık Onur Ünlü yönetmenlik koltuğunu Murat Onbul'a bıraktı ama son bölüm itibariyle temponun ve esprilerin düşmediğini gözlemliyoruz ki burada bir Burak Aksak başarısından bahsetmek gerekir.

Uzun lafın kısası; izleyin ve izletin efendim. Kesinlikle farklı bir tad bulacaksınız.

Sihriyle Şampiyon Yapan Gerçek Bir Kahraman (Alex Değerlendirmesi - 2)


Aykut Kocaman bence sezon başında teşhisi yanlış koydu. Medyadaki genel akıma o da kapıldı. Her şeyi Alex bozuyormuş gibi, nokta bir bakışla Alex'i takımdan kesti. Fenerbahçe şu haliyle sınıf atlamadığı müddetçe, kadroda Alex varsa her zaman ilk 11'de oynamak zorunda. Takımın oyun yapısı ve futbolcu kadrosu başkasına imkan vermiyor zira.

Fenerbahçe'nin pek de sürprize yer vermeyen oyun yapısı kabaca bellidir yıllarca. Takımın oyun kurucusu Alex'tir ve hücumun yarısından fazlasını Alex üstlenir. Takım iyi de olsa kötü de olsa Alex bir şekilde skor üretir, bazen maç kurtarır, bazen de şampiyon yapar. Takım ona ayak uyduramadığı zaman, yani takımın geri kalanı yetersiz olduğu zaman şampiyonluklar elden gidiyor. Gerçi Alex'in takıma geldiğinden beri şampiyonluk yarışı içinde olmadığımız bir sezon hatırlamıyorum Aragones'li 2008-09 sezonu haricinde. Onun dışında Fenerbahçe sürekli şampiyonluğun en önemli adayı oldu ve sezon içerisinde Alex'ten bolca faydalandı. Fakat "Avrupa'da Alex'le Olmuyor" düşünce tarzına Aykut Kocaman da katılınca takımın başına gelir gelmez yaptığı ilk icraat Alex'siz bir takım yaratmaktı. Hamlelerini buna uygun olarak yaptı.

Sezon başındaki düşüncesi neydi Kocaman'ın? Kanatların birinci hücum yönü olduğu, hızlı bir 4-3-3 sistemiydi. Alex'in orta 3'lüde yeri yoktu. Haliyle Stoch ve Dia gibi iki kanat alınırken Alex yedek soyunmaya, ilk 11'de çıktığı maçlarda da oyundan alınmaya başladı. Fakat Aykut Kocaman'ın hesap edemediği ve bence Alex konusunda çuvalladığı nokta şuydu: Alex'in yokluğunda takımı hücumda kim sırtlayacaktı? İki kanat oyuncusu daha henüz uyum sorununu atlatmamışken, orta sahada Cristian Baroni ve Emre sezona hazırlıksız girmişken, takım nasıl hücum yapacaktı? Yapamayacaktı. Bu hamlenin başarısız olacağını anlayan Kocaman da zaten başka türlüsünün çok zor olduğunu anlayıp tekrar takıma Alex'i kattı ve yavaş yavaş galibiyetler gelirken ikinci yarının yıldızı Alex oldu.

Devre arasından güçlü dönüş, Alex'in moralsizliğini atlatması ve her futbolcunun bireysel performansının üzerine koymasıyla birlikte sezonun ikinci yarısında tarih yazıldı. Galibiyet almayı öğrenen takım, kötü de oynasa bir şekilde 3 puanı almayı bildi. Ve seri galibiyetlerdeki baş kahraman, sezonun ilk yarısında oynamaması için kitlelerin oluştuğu, "seneye gidecek zaten" diye tahminlerin yapıldığı, "Avrupa futbolunda 10 numara devri bitti" diye ukalalığın edildiği Alex'ti. Bazen kritik duruma giren maçların en mühim anlarında duran toplarıyla kilidi açtı, bazen arkadaşlarını hareketlendirdi, tribünleri ayağa kaldırdı, yapılamayacak şeyleri yapıp atılamayacak golleri attı. İki büyük derbi maçında resmen takımı kurtaran adamdı. Galatasaray ve Beşiktaş maçlarında Fenerbahçe'nin attığı 6 golün tümünde imzası vardı. "Büyük maçlarda oynamıyor yeaa" diyenlere selam olsun...


Biraz taktiksel detaya girecek olursak Alex'le ilgili söylenecek önemli şeyler var. Alex, pas yapma konusunda pek başarılı olmayan (bence) Fenerbahçe orta sahasının hücumla olan bağını kurdu, köprü vazifesi gördü. Efsanevi oyun zekasını sahada durması gereken yer konusunda çok iyi kullandı, her zaman müthiş bir pas alış mesafesine geçti ve az top kaybıyla topu kaleye yaklaştırdı.

Fenerbahçe'nin, sezonun ikinci yarısının ortasından itibaren uyguladığı defansif düzenin ana hattını da Alex çizdi. Fenerbahçe öne geçtiği maçlarda skoru korumak adına saha içinde yer değişiklikleriyle defansif direnci arttırdı. Diziliş 4-2-3-1'den defansın ön planda olduğu bir 4-3-3'e geçti. Sağ kanat Mehmet Topuz ortaya yaklaştı ve 3'lünün bir parçası oldu. Santrfor Niang ise kanatlardan birine geçti, defansif bir kanat oyuncusu oldu. Alex ise tek forvet olarak en uca kondu. Birçok yönden bu diziliş bana geçen senenin Inter'ini hatırlatıyordu. Hatırlayın Eto'o'nun sol bekliğe evrilişini, ilerde yalnız duran hedef adam Milito'nun fırsatları değerlendirmedeki müthiş ustalığını.

Fenerbahçe bu şekilde skoru korumayı başarıyor, topun arkasına sağlam geçiyor, defansif bir takıma bürünüyordu. Fakat topun sahibi olunduğu anlarda ise bir kısırlık meydana geliyordu. Normalde takımın oyun kurucusu olan Alex, en uca geçince Fenerbahçe orta sahası pas yapmakta sıkıntı çekiyordu. Emre istikrarlı bir şekilde bir takımın oyun kurucusu olacak kapasitede değil. Mehmet Topuz'un oyun görüşü çok zayıf, Selçuk'u saymıyorum zaten. Haliyle yerden pasla ileriye taşınamayan top, kanatlara akan Niang ya da Stoch'a havadan gönderiliyordu. Aykut Kocaman muhtelemen Alex'in sahte 9 özelliğini göstermesini bekliyordu fakat topun bir şekilde Alex'e ulaşması lazım ki Alex etkinliğini gösterebilsin. Fenerbahçe orta sahası topu ileriye taşımakta sıkıntı çekince en uca konan Alex pek bir varlık gösteremedi.


En başa dönüp birkaç şey söyleyip yazıyı bitirelim. Aykut Kocaman'ın Alex'le olan sıkıntısını aşağıdaki yazılardan birinde söyledim. Tekrarlayayım: Top kaybedildiğinde Alex'in yapmadığı presler orta sahada bir şeffaflığa neden oluyor, o bölgedeki delikten faydalanan rakipler hızlı bir şekilde orta sahayı geçiyorlardı. Geçmiş yıllarda Fenerbahçe'nin defansif orta sahaları Alex'in pres yetersizliğini nispeten kapatıyorlardı fakat bu sezona hem Emre hem de Cristian Baroni çok kötü girdi, onlarda da pres yapmama özelliği baş gösterdi. Haliyle bu eksiklik anormal derecede göze batıyordu. Aykut Kocaman da takımın orta saha yapısını değiştirmek yerine tek bir kişiye yükledi sorumluluğu: Alex'ten daha çok koşmasını istedi. En azından rakibiyle beraber hareket etmesini, daha geniş alanda oynamasını, daha hareketli olmasını istedi. Ve bunu başardı da. Alex rakibini kovalayan, nispeten pres yapan, hatta rakibinin ayağına kayıp top kapan bir adama dönüştü. Bu dönüşümü irdelerken başka bir adam haline gelen, hem de bu yaşta, Alex'i alkışlamak gerekir. Alex dönüşürken takım da kendine gelmeye başladı. Fenerbahçe orta sahası daha dengeli, daha güçlü oldu; haliyle Alex artık tartışılmaktan kurtuldu. Bu dönüşüm takımı da etkiledi elbette ve Alex maç kurtardı, müthiş goller attı, sezonu son haftaya taşıyan adam oldu.

Sonuç

Sezona her anlamda kötü giren Fenerbahçe'de teknik direktör bunun faturasını Alex'e kesmeye niyetlendi fakat takımın geri kalanının da Alex'ten pek farkı olmadığını görünce Alex'i tekrar takıma dahil etti. Ardından takım düzelince Alex kalitesini ortaya koydu, takımı sırtladı, baş kahraman oldu ve gönderilsin diye kampanya yapılan adam açık ara farkla sezonun gol kralı oldu. Tarih bu sezonu Alex adına bambaşka yazacak.

Alex de Souza'nın bir fan sitesi var. Tavsiye ederim. Tıklayın.

Ne Aramıştınız

''Hayata dair ne öğrendiysem futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.''
Albert Camus.

Popüler Yazılar

Blog Arşİvİ

Zİyaretçİler

Futbol Blog. Blogger tarafından desteklenmektedir.