Futbol ; Faİr Play, Cesaret, Mücadele ve Zafer...

1 Aralık 2010 Çarşamba

Futbol Tutkusu


30 Kasım 2010 Salı

Ne Oldu Mourinho Başgan?


Maçı kesik kesik izlediğim için maçla ilgili taktiksel anlamda bir şey söyleyemem ama bir Real Madrid taraftarı olarak son derece utanç verici bir skorla karşılaştığımı söyleyebilirim. Barcelona her türlü favoridir dedik, kendi evlerinde oynuyorlar dedik, Real'i yenerler dedik... Ama bana maçtan önce bir tahmin yap deseydiniz, size en son söyleyeceğim skor 5-0 olurdu. Zira Mourinho'nun kariyerinde böyle bir skor yok. Porto, Chelsea, Inter ve Real Madrid ile çıktığı 500'e yakın maçta, hiçbir seferinde 5 farklı mağlup olmamış. Geçen sene Barcelona'yı Inter ile nasıl saf dışı bıraktığında bütün alkışları kendisine yönelttiysek, kendisini "ilah" mertebesine yükselttiysek; bu ağır skorun da tek sorumlusu Mourinho'dur. Maçtan sonra "Oyuncularım beni hayal kırıklığına uğrattı. Beklediğim şeyleri sahaya yansıtamadılar" demiş. E be Mourinho Reis, elinde hangi oyuncular olursa olsun; Barcelona'ya karşı hücum futbolu oynayarak galip gelinemeyeceğini bilmiyor musun?

Maçın sonunda Sergio Ramos'un gördüğü kırmızı kart hiç şaşırtmadı. Her El Classio'da yapıyor benzer harekeketler, skor da bu kadar fazla olunca dayanamayıp milli takım kaptanına geçirmiş tokadı. Mourinho'nun futbolcu olmuş hali yani. Bundan sonra ne olur? Real Madrid'in en kısa zamanda toparlayacağını düşünüyorum fakat şampiyon olma ihtimalleri bana göre çok düşük. Başında Mourinho'nun olduğu bir takım hakkında bu tür cümleler kurmak ileride g.t olmaya sebebiyet verebilir ama görüntü bu. Barcelona'nın oynadığı oyunun adı futbol değil, başka bir şey oynuyorlar. Futbol, yalnızca insanların oynayabileceği bir oyundur.

Yanlış anlaşılma olmasın. Skor bu kadar ağır diye Mourinho Mourinholuğundan bir şey kaybetmedi. Bana göre hala dünyanın en iyi 1 ya da 2. teknik direktörü. Guardiola'yı ise Porto'nun veya Inter'in başında da görmek isteriz.

Real Madrid mi? Mourinho ile şampiyonluk, belki seneye.
..

29 Kasım 2010 Pazartesi

El Salvador'da El Classico Heyecanı!


Barcelona ile Real Madrid arasındaki büyük derbi, dünyanın her metrekaresinde heyecanla bekleniyor. Yıldızlar topluluğunu insanlar izlemek istiyor ve 90 dakikalık futbol şölenine çok az bir süre kalmış durumda. Barcelona ve Real Madrid'in şöhreti, Orta Amerika ülkesi El Salvador'da da çok büyük. Bir forma satıcısı, muhtemelen korsan olduğunu düşündüğüm formaları satışa çıkartmış. Müthiş bir görüntü. Resmi büyüttüğünüz takdirde daha net anlaşılabilir. El Salvador'un, bağımsızlığını İspanya'dan kazandığını da eklemek lazım.

Jose Mourinho ve Fenerbahçe



Aziz Yıldırım'ın ilk başkanlık yıllarına denk gelen 1999-2000 sezonunda Sarı-Lacivertli takım MTK'ya elenince Rıdvan Dilmen, istifasını verir. Yönetim de sürpriz bir şekilde Zdenek Zeman'la anlaşır. Çek teknik adam Zeman gelmeden önce ise F.Bahçe'ye birkaç yabancı hoca önerilir. Menajer Bayram Tutumlu, başlarda Bobby Robson'un tercümanlığını yapan, sonra da Barcelona B takımının başına geçirilen Mourinho'yu Fenerbahçe yonetimine teklif eder. Tutumlu ve Mourinho, İstanbul'a gelir hatta bir restoranda kebap yedikten sonra ince belli bardakta çayını yudumlayarak F.Bahçe-İstanbulspor maçını izler. Yıldırım ve ekibi ise o dönemler ismi pek duyulmayan Mourinho'yu yetersiz bulur, tercihini Zeman'dan yana kullanır.

Aradan 10 yıl geçer... Zeman'ın ardından Fenerbahçe'nin başına saymakla bitmeyecek kadar teknik direktör gelir. Zamanında ismini beğenmedikleri, tecrübesiz buldukları Jose Mourinho ise saymakla bitmeyecek kadar koleksiyonuna kupa ekler. Dünyanın en büyük takımlarını çalıştırır, en büyük başarılara imza atar. Tartışmasız bir şekilde dünyanın en iyi teknik direktörü payesini elde eder.

Nerden nereye diyor insan...

Not: Fotodaki şapkasız kişi Aurelio'nun da menajerliğini yapan Bayram Tutumlu. Bu fotoğrafları arşivinden çıkartma gereği duymuş. Ne kadar doğrudur bu haber bilemiyorum tabi...

28 Kasım 2010 Pazar

Maradona ve Pele


"Gel lan Mara, gitarın ustasını gör de bir iki şey kap" der gibi bir hali var Pele'nin. Müthiş bir fotoğraf.

Schalke Nereye?


Raul de kurtaramadı bu hafta. Felix Magath, muhtemelen kariyerinin en ağır yenilgilerinden birini aldı. Lige yeni çıkmış olan Kaiserslautern'e 5-0 yenildiler. Geçen hafta Werder Bremen'e 4 tane, bu haftaiçinde de Lyon'a 3 tane sallayınca toparlanma emareleri gözükmüştü, Magath'ın takımları zaten hep geriden gelirler; Schalke düzelir demiştik fakat ligin dibinden kurtulamadılar. Yorgunluk mu, formsuzluk mu yoksa bizzat Magath'ın hatalarından dolayı mı bu durumdalar bilemiyorum fakat şu takımın ligde sondan 4. sırada olması da hiç göze hoş gelmiyor. Hiçbir şey olmasa dahi, kalesinde Neuer gibi bir adam var. Rakitic ve Matip gibi genç yeteneklerin yanında bir efsane Raul var. Huntelaar, Farfan gibi futbolcular var; hepsinden öte başında Magath denen "otorite, disiplin, saha içi organizasyon" gibi kelimelerle özdeşleşmiş bir futbol adamı, bir lider var. Ama sonuç hüsran. Geçen sene şampiyonluğu ve lig kupasını Bayern Münih'e kaptırmışlardı, bu sezona da bomba transferlerle girince şampiyon ihtimallerini fazla görüyordum. Olmadı. Rüya çabuk bitti. Şimdi olmayan hedefler için uğraşacaklar, belki Avrupa bile hayal oldu artık...

25 Kasım 2010 Perşembe

Inglourious Basterds


Vizyona gireli çok oldu ama henüz yeni nail olabildim izleme şerefine... Yalnızca üstteki resimdeki Albay Hans Landa karakteri için bile izlenmeye değer bir filmdir. Çok zevk aldım, çok beğendim. İzlemeyenler en kısa zamanda izlemeliler bence.

Bu da blogun ilk spor harici postu olsun...

23 Kasım 2010 Salı

Barcelona vs. Real Madrid


Real Madrid'in başına Jose Mourinho'nun geçmesiyle beraber El Classico bambaşka bir boyuta geçti. Geçtiğimiz aylarda Şampiyonlar Ligi'nde Barcelona'yı yarı finalde eleyip Santiego Barnebau stadında finalde de Bayern Münih'i yenerek kupayı alan Mourinho, Real Madrid'in yolunu tuttu. Katalanlar'ın nefret ettiği Portekizli maçın çok büyük bir öneminin olmadığını söylese de durum hiç de öyle değil. Hem Real Madrid hem de Barcelona ligde çok az puan kaybettikleri için, şampiyonluk yarışında birbirleriyle oynadıkları maçlar çok büyük önem arz ediyor.

Real Madrid ile başlayalım.

Jose Mourinho’nun Real Madrid’in başına geçişinin ardından ben genel kanının aksine biraz olumsuz düşünüyordum. Mourinho maçtan maça değişen taktiğiyle her zaman için size güzel futbol vaad etmez. 2 pozisyon bulup tek gol atarak maç kazandırma taktiği birçok maçta işe yaradı, bu taktikle Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu dahi kazandılar. Her zaman için kazanıyor ancak Real Madrid yönetimi ve camiası için kazanmaktan daha önemli olan bir şey var: Güzel futbol. Mourinho bunun ne kadarını gerçekleştirebilir? Bir süre sonra takım galip gelmesine rağmen ıslıklar yükselir mi? gibi sorular sezon başında benim kafamı kurcalıyordu. Ancak şu ana kadar oynadıkları futbolla gelecek adına umut verdiler. Hiç de kötü oynamıyorlar. La Liga’da aldıkları iki beraberlik maçında biraz kötü oynamışlardı ve Levante maçında da ıslığı görmüşlerdi ancak ilerleyen haftalarda takımın hücum gücü yükseldi ve bol gollü galibiyetler alındı.

Real Madrid şu an dünyanın gelmiş geçmiş en başarılı takımı resmi olarak. Aldıkları kupalar ortada. Şampiyonlar Ligi’nde de 9 kupayla bu arenada da liderler. Ancak 9 sezondur Şampiyonlar Ligi’nde başarısızlar. Finale dahi çıkamadılar. Mourinho ise biliyorsunuz gittiği her takımla hem ligde hem de Devler Ligi’nde başarılı bir hoca. Chelsea’yi 50 yıl sonra Premier Lig şampiyonu yaptı ve iki kez CL’de yarı finale çıkardı, bir kez de çeyrek finale yürümüşlerdi. Ancak kupayı isteyen Abramovic, Mourinho’yu başarısız bulup yollarını ayırmıştı. Porto’ya yıllar sonra CL şampiyonluğunu kazandırdı. Inter’e 65 yıl sonra CL şampiyonluğu kazandırdı. Bu takımları aynı zamanda iki kez üst üste lig şampiyonu yaptı. Vs vs.. bir sürü başarısı var ve Şampiyonlar Ligi kupasını kaldırmayı çok isteyen Madridliler’in bu isteklerini yerine getirebilecek mi bakalım…

Real Madrid’in bu sezon oynadığı hemen hemen her maçı izledim. Takım her maçta rakibinden üstün oynadı, topa bolca sahip oldu ve gol için her daim yüklendi. Orta sahada Khedira beklentimin aksine hiç sırıtmadı ve Xabi Alonso takımın beyni konumunda. Bütün toplar ondan çıkıyor, sahanın her yerine isabetli paslar atıyor. Müthiş bir gözlemci! Mesut ise fiziki dezavantajına rağmen kendi stiline uygun bir ligde mücadele ettiğinden dolayı oldukça iyi oynuyor. Sezona iyi bir giriş yaptı ve hemen hemen her maçta ya gol atıyor ya da asist yapıyor. Cristiano Ronaldo kaldığı yerden devam etse de mutlaka bazı şeyleri değiştirmek zorunda. Geçen sezonki gibi her gördüğü yerden şut atmıyor, bu iyi bir gelişme ancak artık aldığı topları arkadaşlarına da göndermeli, hep kendini düşünüyor. Zor maçlarda takımı adına zararlı olabilir.

Mourinho takımda çok büyük değişiklikler yapmadı. Hala 4-2-3-1 oynuyorlar ve ileride tek forvet Higuain oynuyor. Benzema da artık işlerini yoluna koymuş durumda, sonradan oyuna girdiği maçlarda takıma yaralı oluyor. Ayrıca Carvalho’nun transferi ve Pepe’nin iyileşmesiyle beraber defanstaki sıkıntılar bir nebze olsun giderilmiş vaziyette. Hücum oyuncularının pres yapmaktaki eksikliği takım savunmasında bazen sıkıntılara yol açsa da şu an için çok büyük bir problem gözükmüyor.


Barcelona cephesinde ise son oynanan Almeria maçında atılan 8 golün sevinci yaşanıyor. Messi müthiş bir form grafiği tutturmuş durumda ve hemen hemen her maçta gol atıyor. Messi'nin önderliğinde Barcelona maçlarını çok fazla zorlanmadan kazanıyor. Takım Real Madrid'in 1 puan gerisinde, ikinci sırada. Bu büyük maçı kazanmaları halinde liderlik koltuğuna oturacaklar.

Ben Barcelona'yı uzun uzun yazmak istemiyorum zira geçen sene neyse bu sene de aynılar. Takımda çok bariz bir değişim yaşanmıyor, incelenecek yeni bir durum yok. Yalnızca gözden kaçırılmaması gereken bir durum var. Barcelona bazı maçlarda artık 3-4-3 dizilişiyle oynamaya çalışıyor. Real Madrid karşısında bu şekilde oynayacaklarını zannetmiyorum, en azından öne geçmedikleri sürece 4-3-3'e devam edeceklerdir fakat ileriki zamanlarda bu diziliş daha fazla gündeme gelecektir. Misal Sevilla maçında bu dizilişi denemişlerdi ve oldukça başarılı olmuşlardı. O maçın analizini de bloga yazmıştım, şuradan inceleyebilirsiniz.

Barcelona'nın stadında oynanacak maç öncesinde ilk konuşma Mourinho'dan geldi. Üstte de bahsettiğim üzere, bu maçın çok da fazla öneminin olmadığını, Barcelona ile defalarca Şampiyonlar Ligi'nde karşılaştıklarını, ve o karşılaşmaların hepsinin ölüm kalım maçı olduğunu, bu maçın ise sonucu ne olursa olsun fazla bir tesirinin olmayacağını söylemiş. Keza Cristiano Ronaldo da Barcelona'nın Almeria karşısındaki galibiyetine ithafen, "Bize 8 gol atamazlar, Pazartesi görüşürüz" türünden gider yapmış...

Maç her yönüyle tam seyirlik. Bir aksilik olmazsa televizyon karşısındaki yerimizi alacağız ve keyifli bir 90 dakika geçireceğiz. Gönlümüz her zamanki gibi Eflatun-Beyazlılar'dan yana!

Biraz Nostalji;



Mourinho'nun Barcelona günlerinden...


Mourinho'nun Barcelona günlerinden... Guardiola yedek kulübesindeyken...


Guardiola, o zamanların genç yeteneği, şimdilerin öğrencisi olan Xavi ile golün sevincini yaşıyor...

21 Kasım 2010 Pazar

Ne Olacak Bu Feyenoord'un Hali?!


Bir ülkenin futboldaki lokomotiv takımlarında işler yolunda gitmiyorsa, bu yalnızca o takımlarla ilgili bir şey değil; ülke olarak ciddi bir sıkıntının göstergesi olabilir. Geçenlerde Hollanda'da bir araştırma yayınlanmıştı. Takımlarının yenildiği günün ertesi günü insanlar mutsuz oluyorlarmış. Bu mutsuzlukları da doğal olarak gündelik hayata yansıyormuş. İnsanlar arasındaki iletişimde beş karış suratlar konuşuyor, ani gereksiz tepkiler verilebiliyor; hatta çalışırken isteksiz davranmalar yüzünden ülkenin işveriminde o günlük küçülme olabiliyormuş. Futbolu hayatının merkezine yakın bir yere koyanlar için bu son derece normal. En önemsediği şey futbol olan bir kişi için takımının aldığı galibiyet birçok şey ifade ediyor, takım kötü gittiğinde ise o insanın da hayatında bazı düşüşler olabiliyor.

Bu konu yalnızca ülkenin büyük takımları için geçerli bir durum değil tabii ki. Tutku, takımın büyüklüğü ile doğru orantılı değil hiçbir zaman. Gelgelelim, bu lokomotiv, büyük takım taraftarlarının futbolla yaşadığı heyecan, kendi takımının maçlarında yaşadığı heyecan kadar ezeli rakibinin maçlarında yaşadığı heyecandır. Ligdeki şampiyonluk yarışı ve maçlardaki atmosfer, en çok ezeli rakip ile yaşandığı zaman yoğunlaşır. O büyük rakibin kötü gittiği zamanlarda elbetteki bir taraftar olarak sevinilir lakin bir diğer yandan ligdeki yaşanan heyecanın dozu biraz azalır.

Galatasaray, tarihinin en çalkantılı günlerinden birini yaşıyor. Ben bir Fenerbahçeli olarak, çok afedersiniz, kıs kıs gülerek izliyorum olanları. Yalan yok, ezeli rakibimin, en büyük rakibimin şu durumlarda olması beni tabii ki mutlu ediyor. Şampiyonluk yarışında bir rakibim eksilmiş oluyor. Amma velakin, bir diğer yandan; Fenerbahçe'nin Galatasaray ile ya da Beşiktaş ile değil de; Bursaspor'la, ne bileyim ben, Kaysersispor'la şampiyonluk için yarışması hiç hoşuma gitmiyor. O tadı alamıyorum ben. Yanlış anlaşılmasın, Kayserispor'u, Bursaspor'u, Trabzonspor'u ya da bundan sonra şampiyonluk için yarışmamız muhtemel olan diğer Anadolu takımlarını küçümsemek için söylemiyorum bunları. Ama siz de takdir edersiniz ki Galatasaray ile yarışmayınca olmuyor, Galatasaray'sız bir zirve yarışı, bana çok da fazla heyecan vermiyor. Tamam, şampiyon olmasınlar ama zirve yarışından bu kadar da erken kopmasınlar...

Yazıyı buradan hareketle Hollanda'nın en büyük takımlarından biri olan Feyenoord'a bağlamak istiyorum. Amsterdam derbisinin bu büyük tarafı, 15 maçta yalnızca 13 puan alarak sondan 3. sıraya yerleşmiş durumda. An itibariyle lider PSV Eindhoven ile aralarındaki puan farkı 23. Ve daha 15. haftada bu fark oluştu. Kadrolarında birçok genç futbolcu var fakat tecrübeli-tecrübesiz dengesini tutturabilmiş değiller, kendilerine yakışmayacak derecede kalitesiz bir kadroları var.

Ezeli rakipleri PSV'ye tam 10-0 yenildiler. 10-0 yahu. Bu skor Feyenoord'un ne denli kötü bir durumda olduğunun bir kanıtı. Bu sezon oynadıklar 3-4 maçı izleme şansım oldu. İzlediğim maçlar içerisinde gördüm ki, topu defans ve ortasaha arasında çevirmekten başka yaptıkları bir şey yok. Hücumda yaratıcı değiller ve bu da maç içerisinde kısır bir takım görüntüsü veriyor. Benim görüşüme göre bir takımın "iyi" takım olabilmesi için ya hücumda ya da defansta sağlam görüntü vermesi gerekiyor. Misal, Kayserispor defansif anlamda üst düzey bir takım olmasına rağmen hücumda biraz kısırlık çekiyor, ama bana göre iyi bir takım. Keza Trabzonspor hem defansta hem ofansta dengeyi tutturabildi, ligin en iyi takımı. Beşiktaş ikisinde de bocalıyor, iyi bir "takım" değil. Feyenoord da keza aynı şekilde.. Hücumda bu kadar boş bir takımın en azından geride iyi organize olması gerekirken Feyenoord bunların ikisini de yapamıyor. Ligin en sıradan takımlarından biri gibi hareket ediyorlar. Hele de ülkenin bu kadar büyük takımı bu görüntü içerisinde ise doğal olarak eleştiri ve dalgaların boyutu bir hayli büyüyor.

Bugün de Groninden deplasmanında 2-0 mağlup oldular. Maçı izledim. Groningen iki güzel golle mağlup etti Feyenoord'u. Belki maç başa baş gitti ama Groningen maçı kazandıracak kadar pozisyon buldu ve bunları kullandı. Feyenoord onları bile bulamadı. Hiçbir şekilde tehlike arz etmediler. Yalnızca topa daha fazla sahip oldular ama tehlikeli bölgeye gidemediler. 10-0'lık mağlubiyete rağmen istifası kabul edilmeyen (o nasıl bir şeyse?) teknik direktör Marco Been, takımı ne kadar çabuk ve ne şekilde toparlar bilemiyorum ama işi çok zor. Şamar oğlanına döndürdü takımı.

17 Kasım 2010 Çarşamba

Avrupa'nın 4 Büyük Liginde Son Durum


İngiltere Premier Lig


Daha önce oynadığı 12 maçta 5 gol yemiş Chelsea'ye tek maçta 3 gol atan Sunderland, Ada'da haftanın sürprizine imza attı. Buna rağmen Ancelotti'nin ekibi hala zirvede, ancak Arsenal'la aralarındaki puan farkı 2'ye indi. Manchester United, deplasman fobisini yenemiyor. Oynadıkları 7 deplasman maçında 6 beraberlik 1 galibiyet alabildiler. Maç başına 1 puan. Geçtiğimiz hafta da 2-0 geriye düştükleri Aston Villa deplasmanında 2-2'lik galibiyeti yakaladılar. Chelsea'nin puan kaybettiği bu haftada kazanmaları halinde haftayı kârlı kapatabilirlerdi fakat olmadı, en azından zirveden uzaklaşmadılar. Üst üste aldığı 3 galibiyetle ilerisi adına "Acaba?" dedirten Liverpool, Wigan ile berabere kalıp Stoke'a yenilince taraftarlarını gene hayal kırıklığına uğratmış oldu. Orta sıralarda gezmeye devam ediyorlar. Roy Hodgson'un kredisi yavaş yavaş tükeniyor. Futbolcu bazında bakarsak son zamanlarda Ada'ya damgasını vuran isim, herkesin hemfikir olduğu üzre, Tottenham'lı Gareth Barry oldu.


İspanya La Liga


Büyük maç Barcelona - Real Madrid maçına 2 hafta kala La Liga'da Real Madrid liderliğini sürdürüyor. Mourinho'nun kapıştığı teknik direktörün takımı Sporting Gijon, Real Madrid'e çok iyi direndi, hatta kazanabilirlerdi de. Fakat bir maçı daha kurtaran büyük yetenek Higuain, takımını zirvede tutmayı başardı. Cezalı Mourinho, maçı locadan seyretti, pek heyecanlı değildi. Kulübenin havası farklı tabii... Messi'nin sürüklediği ve iki güzel gol attığı maçta Barcelona, Villarreal'i 3-1 mağlup etti. Barcelona'nın, oynadığı takım farketmezsizin her maçta rakibini bu denli "ezmesi", oynadıkları futbolun standartın çok ama çok üzerinde olduğunun bir başka göstergesi. Puan tablosunda maçtan önce 2 puan öndeydiler fakat maçı izleyenler Villarreal adına pek de öyle düşünmezdi. Klasik Barça maçlarından biri oldu. Mehmet Topal'ın cezası nedeniyle oynamadığı maçta Valencia, Getafe'yi 2-0 yenerek dört maç aradan sonra galibiyet aldı.


Almanya Bundesliga

Her anlamda Almanya'nın en büyük takımlarından biri olan Borussia Dortmund, tarihinin en iyi lig başlangıcını yaptı. Jurgen Klopp, kurduğu bu genç ve dinamik takımı her maçın favorisi konumuna getirdi. Yakın zamanda batma noktasına gelen, borç batağında yüzen Dortmund, yönetimin doğru hamleleri ie belini doğrultmuş durumda. Yaş ortalaması 24 olan bu güzel takım; oyuncularıyla, hocasıyla, stadyumu ve taraftarıyla, oynadığı güzel futbolla ve de Nuri Şahin'le kesinlikle takip edilmesi gereken bir takım. Nuri'nin önderliğinde şampiyonluğun en büyük favorisi haline geldiler. Bayern Münih ise inişli çıkışlı gide gide 6. sıraya oturdu. Van Gaal, birçok oyuncusunun Dünya Kupası'nda mücadele etmesinden dolayı lige konsantre olamadıklarından şikayetçi. En yakın zamanda düzeleceklerdir diye tahmin ediyorum. Mainz rüzgarı dindi. Lige 7'de 7 yaparak başlayan, hatta Van Gaal'den dahi "Şampiyon olabilirler" iltifatını alan Tuchel'in takımı, son 5 maçta yalnızca 1 galibiyet alabildi, Dortmund'un müthiş formundan dolayı da zirveden tam 7 puan uzakta kaldı. Umarım kötü gidişata bir an önce son verirler, zira bu kadar güzel bir başlangıcın kötü bitmesi üzücü olur. 60 dakika boyunca maçı 3-0 önde götüren Stuttgart, Kaisersautern'in müthiş geri dönüşüne engel olamadı, maç berabere bitti. Magath'ın hocası, Raul'un futbolcusu olduğu Schalke, ligin dibine demir attı. Felix Magath, bir kulüpten daha kovulma arefesine mi geldi acaba?


İtalya Serie A

Benitez, Mourinho'nun bıraktığı yerden devam etmeyeceğini en başından itibaren gösterdi. Inter'e daha güzel futbol oynatacağını söyledi. Lakin bu yalnızca lafta kaldı. Eto'o'nun bireysel çabalarıyla aldıkları bir iki maç var, bunun dışında takım olarak hareket ettiklerini söylemek çok zor. Mourinho'nun takımı maçın genelinde defansif bir görüntü çizse de, hücumda belirli bir stile sadık kalıp en azından maç kazanırdı. Benitez'in takımı bunu bile yapamıyor. Kaleye gidemiyorlar, izlerken ızdırap veriyorlar. Ben en azından lige iyi başlayacaklarını tahmin ediyordum, Mourinho'nun bıraktığı takım en azından ligin ilk yarısında güzel top oynar diyordum ancak Benitez Mourinho'nun mirasını bile yiyemiyor. Kadro olarak değil ama saha içindeki denge olarak sil baştan yapmaya çalıştığı takım, Benitez'in kafasındaki takım değil. Meşhur "uyumsuzluk" lafını kullanmak zorunda kalıyoruz. Bir Intersever olarak "Hadi be Benitez" diyorum... Ezeli rakipleri Milan'da ise işler yolunda. Oynadıkları son 8 maçta 7 galibiyet aldılar. Buna Inter derbisi de dahil. Ibra-Robinho-Pato üçlüsü takımı sırtlıyorlar, Pirlo ile Seedorf ise resmen şarap gibiler. Her geçen yıl fiziki olarak düşüş gerçekleştirseler de hala onları izlemek büyük bir zevk. Bir büyük psikopat Gattuso, bu sezon toplamda 7 sarı kart görerek bizleri şaşırtmadı. Çizme'nin en büyük derbilerinden birinin mavi yakası Lazio, geçen sezon düşmekten son anda kurtulurken şimdi şamponluk mücadelesi veriyor. Milan'ın hemen ardından ikinci sıraya yerleştiler. İtalya'da şampiyonluk çok şeye gebe.

15 Kasım 2010 Pazartesi

Spor Toto Süper Lig'de 12. Hafta


Konyaspor 0 - 1 Kayserispor

Şota ile beraber bir kez daha bir önceki sezonun üzerine koyan, gelişen bir takım olan Kayserispor, zorlu Konya deplasmanından da galibiyetle döndü. Ertuğrul Sağlam'ın ardından gelen Tolunay Kafkas ile beraber defansif olarak iyi organize olan, hücumda ise çok fazla yaratıcı olmayan Kayserispor, Şota'nın gelişi ile beraber savunması ile ortasahası arasında çok iyi organizasyon kurup oyunun her alanında aktif ve sert bir takım oldu. Hücumda ise birçok yaratıcı futbolcusu var. Ancak buna rağmen gol üretmekte sıkıntı çekiyorlar. Ortasaha oyuncularının hücum yönü yüksek ancak hedef bir santforları yok, bundan dolayı da topu cezasahasının çevresinde gezdirip duruyorlar, tehlikeli olsalar dahi bu skor tabelasına yansımıyor. Devre arasında alınacak net bir santrfor ile bu sorunu giderebilirler. Konyaspor'da ise istikrarsızlık devam ediyor. Çok bariz gol sıkıntısı çekiyorlar, bunun da temel nedeni organizasyon bozukluğu ve ilerideki az adamla oynama sevdası. Ziya Doğan'ın gol yememeye çalışma düşüncesini anlıyorum fakat 34 maçın 34'ünde de beraberliğe oynaması bana garip geliyor.

Bucaspor 0 - 0 Ankaragücü

İstanbul'un üç büyüklerinden birini yenen takımın bir sonraki maçında kötü netice almasına çok rastladık. Benim bu istatistiği de ele alarak yaptığım maç öncesi tahminlerimde, Buca'nın kötü gidişatını da hesaba katarak, 0-0 ya da 1-1 gibi bir beraberlik bekliyordum. Öyle de oldu ancak maçın skoru bol gollü de olabilirdi. Her iki tarafın da zaman zaman tehlikeli olduğu bir maç oldu, Ankaragücü alınan 1 puana sevinirken, Buca düzlüğe çıkmayı bir süreliğine daha geçiktirdi. Ankaragücü'nde Sapara'ya verilen kaptanlık, kendisine yaramış gibi gözüküyor. Bariz bir şekilde takımın liderliğini üstlenmiş durumda. Ligin ilerleyen haftalarında maçlara damgasını vurabilir.

Eskişehirspor 0 - 0 Antalyaspor

Hocasının ve kaptanının tribünde olduğu, uzun bir zamandır galibiyete hasret olan Eskişehirspor'un mutlaka kazanması gerekiyordu. Geçen sezon ligimizin en zor deplasmanlarından biri olan Eskişehir'de bu kadar kısa sürede ne değişti? Futbolcuların hocayı sabote ettiği haberleri çıktı, kötü neticelerden dolayı Rıza Çalımbay görevini terk etti ve hiç de etik olmayan bir şekilde göreve gelen Bülent Uygun, göreve gelişinin hemen ardından "karanlık işler" yaptığı suçlamasıyla 8 maç ceza aldı. Takımın kaptanı da buna eşlik etti ve maçı beraber tribünden izlediler. Taraftarların artık sabırları taşmışa benziyor, maçın ardından küçük de olsa protestolar vardı zaten. Eskişehirspor nasıl kurtulur? Bilemiyoruz. Antalyaspor ise maça son derece rahat çıktı. Mehmet Özdilek'in bu kadar kısa sürede takımın çehresini bu denli değiştirmesi takdir edilmesi gereken bir durum. Djiehoua, başına diktiği iki stoperi adeta mesleğinden soğutuyor. O yapısıyla boksör olmaktan son anda vazgeçmiş olan Fildişili oyuncu, çok fazla skorer olmasa dahi takımı ileriye taşıma ve orada tutma adına önemli bir isim. Biraz da cezasahası içerisinde etkili olduğu takdirde yeni bir Hakan Şükür neden olmasın? Ve de belki de Milan Baros'un yokluğunda golcü sıkıntısı çeken Galatasaray'a neden ilaç olmasın? Bu devirde zencisiz takım mı kaldı?

Bursaspor 0 - 2 Trabzonspor

Şenol Güneş'in gelişinin ardından eskiye nostalji yapan Trabzonspor'lu taraftarlar, mutlu sona ulaşabilecekler mi? Görünen o ki; hocasıyla, futbolcularıyla, oynadığı güzel futbolla ve umut veren yapısıyla Trabzonspor şampiyon olmaya en yakın takım. İstanbul'un üç büyüklerinin kötü gittiği şu dönemde Trabzonspor ligin zirvesine oturmuş durumda. Bursa deplasmanından galibiyetle dönmek ve kalesinde çok büyük bir tehlike yaşamamak, bu ligde her takımın başarabileceği bir şey değil. Şenol Güneş'in hem maç öncesinde hem de maç sırasında yaptığı hamleler, galibiyeti getirdi. Maça ısırarak başladılar, Bursa'ya top göstermediler ve ilk çeyrekte işi bitirdiler. Ardından tempoyu düşürüp skoru koruma güdüsüyle geriye çekilseler de, yaptıkları savunma bilinçsiz bir savunma değildi. Şenol Güneş'in verdiği kararlarla Bursaspor adeta saha içerisinde kilitlendi. Ertuğrul Sağlam'ın Beşiktaş'tan ayrılmasına sebep olan gollerden birini atan Jaja, bu maçta da durmadı ve iki klas golle Bursa'yı yıktı. Jaja, sen çok yaşa! Trabzon'un attığı ikinci gol, size de geçen haftaki Galatasaray maçında attıkları golü hatırlatmıyor mu? Orada da Engin Baytar Servet ile cebelleşmiş, Servet topu kaptırıp Umut'a göndermiş, Umut golü yapmıştı. Bu sefer aynı noktada topla buluşan isim ise Engin Baytar yerine Umut oldu. Ömer Erdoğan, kendisine yakışmayacak bir şekilde topu kaptırınca geçen sefer Umut'un olduğu bölgede bu sefer Jaja vardı ve topla buluşup golünü attı. Bursa'da gemisini kurtarmaya çalışan isim Insua idi. Çok çalıştı, çok çabaladı, çok iyi paslar attı ama kendisine eşlik eden yoktu; emeğine yazık oldu.
Maçla ilgili daha detaylı analize şuradan bakabilirsiniz.


Gaziantepspor 2 - 1 Fenerbahçe


Geçen hafta nihayet güzel futbolunu sonuca da yansıtıp Ankaragücü'nü deplasmanda yenen Gaziantepspor, bu kez sahasında Fenerbahçe'yi yendi. İstanbul'un üç büyüklerine karşı Anadolu takımlarının aldığı klasik galibiyetlerden biri değildi bu. Net bir galibiyet aldılar; 90 dakikanın her dakikasında Fenerbahçe'den daha üstün oynadılar. Özellikle ortasahada Fenerbahçe'yi, biraz ağır bir ifade olacak ama, ezdiler. Zaten hücum özürlü olan Cristian Baroni, orta yuvarlağa dahi yaklaşamadı. Mehmet Topuz, adeta bal yapmayan arı gibiydi. Sahada bir şeyler yapmaya çalışıyordu ama büyük bir ihtimalle kendisi de amacının ne olduğunu bilmiyordu; boş boş koştu 90 dakika. Tek olumlu hareketi vardı; o da golün öncesinde Alex'e attığı şık pastı. Ama bunu her maçta yapamıyor. Laf Alex'ten açılmışken ordan devam edelim. Süper Lig kariyerindeki 100. golünü attı efsane. Her biri akıl dolu, her biri ayrı güzellikte, her birinin anlamı büyük. Gaziantep'e attığı gol de çok şıktı. Lakin Alex, gitgide verimsizleşmeye başlıyor. Sert deplasmanlarda yumuşuyor, etkisizleşiyor. Öncen böyle değildi; önceden fiziki yetersizliğini zekasıyla tamamlar, kendisine yapılan presi ani hareketlerle bertaraf ederdi. Lakin artık fiziki yapısı eskisi kadar bile değil, kendisine de yardım eden olmayınca yalnızca istatistiğini geliştiriyor. Eski takımına karşı oynadığı bir maçta daha sahanın yıldızı olan Olcan Adın, belli ki hocası Tolunay Kafkas'tan bol bol şut çekme emri almış. Kaleyi nereden görürse görsün, abandı! Volkan'ı geçemedi ama bir kontra atakta galibiyeti getiren isim oldu. Antep'in sol beki Ivan de Souza, defans-ofans dengesini sağlam tutmasıyla bu ligin en iyi sol beklerinden biri olduğunu gösterdi.


Kasımpaşa 2 - 0 Sivasspor


Ligimizde geçen senenin Barcelonası Kasımpaşa, teknik direktör Yılmaz Vural'ın sezon başı ağır revizyonlarından dolayı bu sezonki macerasına kötü başladı. Uzun bir aradan sonra ilk puanlarını geçen hafta Beşiktaş'a karşı almışlardı, bu hafta da kendi evlerinde ligin bir diğer hayal kırıklığı yaratan takımlarından Sivasspor'u yendiler. Rıza Çalımbay, kötü tercihinin bedelini ödüyor diyebilir miyiz? Bu kadar buhranlı günler geçiren Sivasspor'un başına geçmekle hata etmişti bana göre, şimdi toparlamakla uğraşıyor, bakalım başarabilecek mi...


İstanbul BŞBspor 2 - 1 Karabükspor

Emenike önderliğinde yeni yükseldiği Süper Lig'de üst sıralara tırmanan Karabükspor, istikrarsız devam ediyor ama en azından üst üste puanlar kaybetmiyor. Geçen hafta kazanmışlardı, bu hafta kaybettiler. Gelecek hafta oynayacakları maçta büyük bir ihtimalle yenilmeyecekler. Ligde üst üste 4. galibiyetini alarak Fenerbahçe'yi geçen ve 4. sıraya yerleşen Belediye, sessiz sedasız şampiyonluğa mı koşuyor? Bana göre her türlü şu ligin en gereksiz takımlarından biri olsalar da, yönetimi, hocası ve futbolcularıyla beraber takip edilmesi gereken bir takım oldukları muhakkak. Abdullah Avcı'yı yeni Mourinho ilan edenlere de biraz daha beklemelerini tavsiye ederim. Şöyle Kayseri, Sivas, Konya şehirlerinde bir hocalık yapsın bakalım...


Gençlerbirliği 0 - 2 Beşiktaş


Şampiyonluk yolunda bir ağır yara daha almak istemeyen Beşiktaş, Ankara'ya kesik yiyen Fatih Tekke'den yoksun gitti. Bobo'nun yokluğunda Schuster golcü pozisyonuna Quaresma'yı koysa da taktik 4-6-0 gibiydi. Bana göre olmayan bir penaltı pozisyonunda Guti'nin golüyle devreye önde girdiler. İkinci yarıda Schuster'in maçın ardından dediği gibi, defansa çekilip kontra ataklarla tehlikeli olmaya çalıştılar. Nitekim Gençlerbirliği'nin daha etkili olduğu bu devrede Beşiktaş maçı koparan golü kontra ataktan buldu ve şampiyonluk yarışında tekrar "Ben de varım" dedi.


Galatasaray 0 - 2 Manisaspor


Hikmet Karaman'ın göreve gelmesinin ardından düzlüğe çıkan, Trabzonspor'u ve Beşiktaş'ı 3 golle yıkan Manisaspor, bu kez de Galatasaray'ı yendi. Rijkaard'ı sabote eden futbolcuların başında geldiği iddia edilen Servet, Makukula'yı tutamadı ve üst üste iki hafta boyunca iki kritik hata yapmış oldu. Hagi'nin gelişiyle beraber oyun olarak değil ama mücadele anlamında üst düzeye gelen Galatasaray, bu mücadelesiyle, azmiyle, Fenerbahçe maçında skoru 0-0'da tutmayı başarmıştı. Antalyaspor maçında ise evsahibi olmasının da avantajıyla, hücumda biraz daha kıpırdayıp galibiyet almıştı. Buna rağmen daha iyi oynayan taraf Antalyaspor'du. Trabzonspor maçında da durum farklı değildi. Öncelikle yenilmemek için uğraşmışlar, az pozisyon vermişler, hücumda ise bireysel yeteneğe kalmışlardı. Ancak Servet'in hatasıyla gelen golle beraber maçın seyri değişmişti. Manisapor maçında, hele de zirve mücadelesi açısından bu kadar değerli bir maçta Hagi yine risk almadı. Takım bu sefer mücadelesini de nispeten kaybetmiş. Bununla beraber hücumda organizasyon eksikliği çektiler. Pino'nun ve Sabri'nin şutlarına baktılar. Onlar gol olmayınca, kalelerinde gördükleri 3 pozisyonda 2 gol yediler. Hagi'nin mutlaka ama mutlaka gol yollarında daha etkili bir takım yaratması gerekiyor.

14 Kasım 2010 Pazar

Marcelo Bielsa!


Hazır diyorum, şu an boştayken...

13 Kasım 2010 Cumartesi

Bursaspor 0 - 2 Trabzonspor


Zirveyi çok yakından ilgilendiren bu maçta gülen taraf beklendiği gibi Trabzonspor oldu. Üst üste 6. galibiyetlerini aldılar. Bursaspor ise üzerinde düşünülmesi gereken bir futbol ortaya koydu ve son 9 maçta yalnızca 1 galibiyet alarak istatistiğini kötü yönde ilerletti.

Trabzonspor, Bursa deplasmanında oynanılması gerektiği gibi oynadı. Tüm maç boyunca savunmayı sağlam tuttu ve çok kişiyle hücum yapmadan, belirli bir şablona sadık kalarak skor üretti.

Maça 4-2-3-1 ile başladılar. Jaja, Umut'un arkasında ofansif ortasaha olarak oynadı, normalde ikinci forvet olarak oynuyor lakin Şenol Güneş Jaja'yı sezonun başından beri bu şekilde değerlendiriyor. Bana göre kaleye ne kadar yaklaşırsa o kadar tehlikeli bir oyuncu oluyor Jaja. Bugün de vasat oynadığı bir maçta 2 klas gole imza atarak galibiyeti getiren isim oldu.


Trabzonspor, tüm futbolcuların özverili oynadığı, ortasaha ağırlıklı bir oyunla başladı maça. Ve kazandıkları topları da Selçuk ve Ceyhun'un ayağından uzun oynayarak Bursaspor savunmasını rahatsız ettiler. Ki, iki gol de bu şekilde geldi. İlk önce Engin Baytar Burak'a doğru uzun oynadı, Vederson'un sektirdiği top Burak'ın önüne düştü ve Burak Jaja'ya gönderdi, Jaja da sol ayağının içiyle köşeye nefis gönderdi. Golün hemen ardından Trabzonspor 2. golü de bu şekilde buldu. Selçuk İnan'ın savunma arkasına gönderdiği topta Umut Bulut Ömer Erdoğan'la mücadelesini kazandı ve Jaja'nın önüne bıraktı, Jaja bir güzel gol daha attı.

Bursaspor maça 4-3-3 ile başladı. Hüseyin - Ergic - Insua üçlüsü, Sercan - Turgay - Ozan İpek üçlüsüne destekte bulunuyorlardı. Lakin Trabzonspor bu altı futbolcunun bağlantısını çokiyi kesti ve sürekli pas hatası yapmalarını sağladı.

2 golün ardından Trabzonspor çok rahatladı ve Bursaspor'u kaleden uzakta tutmaya çalıştı. Geriye çekilmediler, ortasahada çok adamla yaptıkları baskıyla Bursaspor'un oyun kurmasına izin vermediler, onları hataya zorladılar. Nitekim Insua haricinde Bursaspor'da çırpınan yoktu, Ivan Ergic çok kötü oynadı ve Bursaspor'un verimi gitgide düşmeye başladı.

Şenol Güneş rakibini iyi analiz etmiş. Yaslanıp, kazandıkları toplarla kontra ataktan gol bulmaya çalışmadılar. Bu, Bursa deplasmanında skor 0-0 iken yapılabilecek en kötü seçim olurdu. Zira Bursaspor yaslanan rakiplere karşı çok fazla silahı bulunan bir takım. Özellikle duran toplardan skor üretebiliyorlar.

Trabzonspor ilk yarıda aradığını buldu, Bursaspor'un top kullanmasına izin vermedi, ileride pres yaptı ve Bursaspor'un etkinliğini sıfıra indirdi. Engin Baytar ilk gole katkısı dışında hiçbir varlık gösteremedi, biraz daha oyuna ağırlığını koyabilseydi maç ilk yarıda 4-0 olabilirdi.

İkinci yarıya girilirken Trabzonspor skorun da etkisiyle geriye çekildi ve bu maç bitene kadar devam etti. Bu sefer bütün takım geriye çekildi, neredeyse 5'li savunmayla oynadılar. Kazandıkları topları da ileriye uzun oynadılar fakat bütün oyuncular savunma ile uğraştıkları için ileride kalabalık değillerdi, tehlike yaratamadılar. Bursaspor biraz baskılı başladı, en azından tehlikeli olmaya başladılar lakin basit top kayıpları ve Ivan Ergic'in çok kötü futbolu golün gelmesini engelledi.

Ertuğrul Sağlam ikinci yarının ortalarında maçın o ana kadar en iyilerinden Insua'yı çıkardı ve yerine Volkan Şen'i koydu, Sercan'ın yerine de Nunez girdi. Insua'yı çıkarıp Ergic'i oyunda tutması büyük hataydı ve belki de bir gol bulabilecekleri maçı iyice zora soktular. 4-3-3'ten vazgeçip 4-2-3-1'e döndüler ve biraz olsun gerçek kimliklerine büründüler. Volkan Şen oyuna ağırlığını koydu ama kendisine eşlik eden futbolcu yoktu, Nunez ise etkili değildi.


Trabzonspor'un katı savunmasını bu taktik değişiklikle de kıramadılar ve maç bu şekilde bitti. Saha içi organizasyonda çok büyük sıkıntılar çektiler ve son haftalarda çok fazla puan kaybettiler. Ertuğrul Sağlam'ın bir an önce önlem alması gerekiyor.

Trabzonspor, üst üste 6. galibiyetini elde etti ve tekrar liderliğe yükseldi. Şenol Güneş'in güven veren duruşu ve takımın mücadeleci görüntüsü, ileriye dair umut veriyor. Yine de 3 puana rağmen hücumda çok iyi değillerdi. Erken buldukları gollerle maçı kopardılar ve ardından özellikle ikinci yarıda geriye yaslandılar. Bunda Bursaspor'un kötü oyunununda payı vardı.

12 Kasım 2010 Cuma

Boca Juniors vs. River Plate


Dünyadaki futbol otoritelerince en büyük derbi olarak gösterilen Boca Juniors - River Plate derbisi, nam-ı diğer Superclasico, Arjantin futbolunu ayakta tutan bir spor olayı. Mavi ve beyazların savaşı, 102 yaşında. River Plate 1901'de, Boca Juniors ise 1905'te kuruldu. İki takım önce 1908'de, sonra da 1912'de karşı karşıya geldiler ancak ilk resmi maç 1913 yılında. 97 yıl önceki bu maçı River Plate 2-1 kazandı ve ezeli rekabet gerçek anlamda başlamış oldu.

Forma hikayelerinden başlayalım. Boca 1905 yılında bir İrlandalı, 2 İtalyan ve 3 Arjantinli genç tarafından kurulur. Kulübün renklerini belirlemek için limana yanaşacak ilk gemiyi beklerler. Limana yanaşan İsveç bandralı gemi Boca’nın sarı-lacivert renklerinin kaynağı olur. 1905’te Arjantin’deki İngiliz kolonisinin iki takımı olan Santa Rosa ve Rosales de beyaz forma ile mücadele etmektedir. Aralarındaki maçlarda karışıklık olmaması amacıyla bir ekip formasına diagonal bir kırmızı bant koyar. İki kulüp birleştiğinde River Plate’in forması da hazırdır!

İki ekip bugüne kadar 317 kez karşılaştı. 100 maçın berabere bittiği eşleşmede Boca’nın rakibine 114-103 üstünlüğü var. Maçı kazanan tarafın Buenos Aires’te astığı pankartlarla diğer maça kadar rakibiyle alay etmesiyse şehirde kültürel bir gelenek olmuş. Riverlı Reinaldo Merlo derbide 42 kez sahaya çıkarak en çok forma giyen isim olmayı başardı. Derbi tarihinin en golcü oyuncusuysa bir başka Riverlı Ángel Labruna. Labruna rakip fileleri 16 kez havalandırdı. Buenos Aires Derbisi’nde en farklı galibiyeti River 19 Ekim 1941′de kendi sahasında rakibini 5-1 yenerek elde etti. Boca ise 19 Mayıs 1959′da kendi sahasında ve 7 Mart 1982′de deplasmanda aynı skorla karşılık verdi. İki takım arasındaki en gollü derbi 15 Ekim 1972′de oynandı. 9 golün atıldığı mücadeleyi River evinde 5-4 kazandı.


Bu kadar ateşli bir derbide olay çıkması gayet doğal. Ancak 23 Ağustos 1968'deki olay tam anlamıyla bir trajedi. River Plate'in sahasında oynanan maçta gol olmadı ancak 90 dakikanın sonunda Boca Juniors'lı taraftarlar tarafından atılan yanan kağıt parçaları 71 River Plate taraftarının hayatını kaybetmesine sebep oldu.

Bir diğer kanlı maç ise 30 Nisan 1994 tarihinde oynandı. Sezonun 6. haftasına kafa kafaya girilirken Boca Juniors'un kendi evinde River Plate'i yenebileceği düşünülmüyordu. River Plate deplasmanda favoriydi. Ortam haftalar öncesinden gergin bir hal almıştı. Maç da gergin geçti ve River Plate ikinci yarıda eski bir dost Ariel Ortega ve Hernan Crespo'nun golleriyle derbiyi 2-0 kazandı. Ancak maçı unutulmaz kılan şey ise şuydu: Yenilgiyi hazmedemeyen Boca Juniors'lu bazı taraftarlar River Plate'lilerin oturduğu bölüme gidip üzerlerine ateş açtılar ve iki kişinin ölümüne sebep oldular. Maçtan sonra da stadın duvarına "Şimdi 2-2 oldu!" yazdılar. Maç bitti, cenazeler kaldırıldı, olayın şoku atlatılmadan silahı tetikleyen şahıs ve çetesi bulundu ve hapse atıldılar. Daha da ilginç olan şey ise, bu durumu normalmiş gibi karşılayan Boca'lı taraftarların diğer maçta sahaya katilleri kastederek "Kahramanlarımız! Sizinle gurur duyuyoruz!" yazılı pankart asmalarıydı. Bu durum rekabetin ne denli nefret derecesinde olduğunu gösteriyor. Bundan bir sonraki derbi ise sanki olayları protesto edermiş gibi 0-0 bitti.


Laf taraftarlardan açılmışken burdan devam edelim. Boca'lılar orta halli sınıfı, River'lılar ise zengin kesimi, aristokrasiyi temsil ediyor. "Biz onlardan daha başarılıyız ve onların övündükleri tek şey daha zengin olmaları." diyor Ariel Ququerta adlı Boca'lı bir taraftar. Boca'nın sponsoru Nike'dır ve River Plate'inki ise Adidas. Boca'lı bir taraftarın Adidas markalı bir ayakkabı alması, linç edilmesi için geçerli bir sebeptir. Taraftarlar, ezeli rakiplerini yenmeden alınan bir şampiyonluğa çok sevinmezler. "Boca'yı yenelim ama şampiyon olmayalım" lafı La Bombonara'ya giden River Plate'lilerin ağzından düşmez.

Boca'lılar River'lılara "Gallinas" diye hitap ederler, yani "Tavuk" derler. River'lılar ise "Bosteros" diye karşılık vermekten çekinmezler. "Leş kokan" anlamına gelen bu söz, kötü kokan bir nehrin yanına kurulmuş olan Boca mahallesine gönderme mahiyetindedir. Boca Juniors'lılar Maradona ile övünürler ve bunu da stat girişine "Boca es mi religion, Maradona es mi dios, La Bombenera es mi iglesia” (Boca dinimdir, Maradona tanrım, Bombonera ise kilisem) yazılı pankartla göstermekten çekinmezler. Maviye tutulmuş kalplerin hissettikleri bunlar olsa da beyaz formalılar her seferinde Maradona'nın skandallarla dolu hayatına gönderme yaparlar. Kendilerine göre River Plate hep hücumu düşünür, göz hoş gelen bir futbol oynar; Boca Juniors ise sahada yalnızca kavga eder, hır gür çıkarır.

Arjantin'in ünlü stat şovlarını bu derbide görmek her zaman mümkündür. Ancak bu şovlar maç devam ederken yapılmaz. Boca Juniors'lular maçın başlamasına 1 saat kala sahaya konfeti ve teyp bantlarını atarken River Plate'liler seyreder. Aynı durum ikinci yarının başında tam tersi şekilde geçerlidir. 15 dakikalık arada beyaz bir şov başlar, maviler seyreder.

Futbol dünyasına neredeyse her yıl bir yeni yıldız hediye ederler ama ülkenin bozuk ekonomisi bu futbolcuları her sezon başında Avrupa’ya ihraç eder. Boca’lılar için Maradona, River’da yetişen tüm yıldızlara bedeldir. Batistuta, Veron, Martin Palermo, Riquelme Boca’nın bütçesini düzlüğe çıkarmak için sattığı son yıldızlardır. River Plate de en az ezeli rakibi kadar bir futbolcu fabrikasıdır. Francescoli’den Burgos’a, Crespo ’dan Salas’a, Saviola ’dan Ortega’ya Alfredo di Stefano ’dan Pablo Aimar ’a kadar birçok yıldız kırmızı-beyazlı forma altında parlamıştır.

Heyecan bayramın ilk günü, yani salı günü ve gece 2'de. Maçı Türkiye'deki hiçbir kanal yayınlamıyor. Belki internetten izleriz. Arjantin Ligi'ni ancak özetlerden takip edebildiğim için maç hakkında öngörüde bulunamayacağım ancak gönlümüz her zamanki gibi mavilerden yana...

8 Kasım 2010 Pazartesi

Rafael Benitez ve Inter


Mourinho Inter'de büyük başarılar elde edip Real Madrid'e giderken Liverpool'da işler ters gidiyordu. Teknik direktör Rafael Benitez, kötü sonuçlara daha fazla dayanamadı ve kulübün içinde bulunduğu zor şartları da göz önünde bulundurarak görevinden istifa etti. Mourinho Real Madrid'e giderken, ondan boşalan koltuğa Benitez oturdu.

Inter, Mourinho döneminde çok sağlam bir takım olmuştu. Teknik direktörün takımı üzerindeki etkisinin ne kadar fazla olduğu tartışılır ya, geçen seneki Inter'i izlediğiniz zaman, bu takımın tam bir "teknik direktör takımı" olduğunu görebiliyordunuz. Savunmayı geride kuran, ortasahası ile savunması arasındaki mesafeyi minimuma indiren, hücuma çıkarken de birinci topların savunmadan çıktığı, kısacası merkezin savunma ile ortasaha hattı arasındaki 10-15 metrelik alan olduğu, net bir takımdı. Bu alanı hem Barcelona hem de Bayern Münih karşısında çok iyi savunarak rakibin bu bölgede etkili olmasına izin vermemişler, CL kupasını da müzelerine götürmüşlerdi.

Benitez'in Liverpool'a oynattığı futbol ise biraz daha hücumcu, merkezin daha ileride kurulduğu, öncelikli olarak skoru tutmak değil de güzel futbol ve bol gol olduğu, daha modern ve daha riskli bir oyun idi. Benitez Inter'e giderken, kafaları kurcalayan da buydu zaten. Yaklaşık 2 yıldır öncelikli olarak savunmayı düşünen ve oyuncularının hocanın söylediklerinin dışına çıkmadığı, statik bir takım olan Inter, Benitez ile beraber bir dönüşüm içerisine girecekti, girmeye mecburdu. Ya Inter değişecekti, ya da Benitez.

Değişen, değişmeye çalışan Inter oldu. Benitez, Inter'e şu ana kadar oynattığı futbol ile Mourinho'nun oyun tarzından daha farklı bir yapı oluşturacağını gösterdi. Savunmanın ileride kurulduğu ve ortasaha ile arasındaki mesafenin biraz daha arttığı, oyuncuların daha özgür olduğu ve dinamik bir takım yaratmak istiyor. Bu geçiş süreci sancılı olacak muhakkak.

Bu süreçte ortaya çıkan en önemli sorun, geride verilen çok boş alan. Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz hafta oynanan Şampiyonlar Ligi maçında Tottenham'lı oyuncu Gareth Bale, haftanın en başarılı futbolcusu olmuştu. Sebebi ise Maicon'un boşalttığı alanda hızlı ataklarla gole gitmesiydi. Inter, kısa vadede rakibin hızlı oyuncularını yıldız yapmaya devam edecektir.

Takımın hala iyi bir kadrosu var ve Milan'ın her ne kadar ürkütücü bir hücum hatı bulunsa da yapısı daha sağlam olan Inter'i ben bir adım önde görüyorum. Forza Nerazzuri!

6 Kasım 2010 Cumartesi

Unutulmaz En İyi 10 İkinci Devre Performansı

Top yuvarlaktır, futbol 90 dakikadır ve lig iki devredir. Şampiyonluk kasımda değil, mayısta kazanılır; ligde kalmak isteyen takım ilkbaharda puan toplamalıdır. Kimileri bunu çok iyi bildiklerini tarihe geçen ikinci devre performanslarıyla ortaya koydular.


10: Kayseri Erciyesspor / 2006-2007

İlk devre: 2G, 5B, 10M, 11. puan, 18. sırada
Sezon sonu: 9G, 10B, 15M, 37 puan, 17. sırada

Ligin dibindeydiler ve buradan kurtulabilmek için pek de ümitleri yoktu; küme düşme çizgisinden yedi puan uzaktaydılar. Bu işlerin sabıkalısı Werner Lorant'tan boşalan koltuğa ilk kez teknik direktörlük deneyimini yaşayacak olan Bülent Korkmaz getirildi ve işler bir anda değişti. Galatasaray'ın efsanevi kaptanı kendi karakterini takımına aşıladı ve yenilmeyi kabullenemeyen bir Kayseri Erciyesspor ortaya çıktı. Orkun Uşak'ın kalede, Ali Turan ve Ergun'la arkadaşlarının sahada gösterdiği performans belki onları ligde tutmaya yetmedi ama taraftlı tarafsız herkesin takdirini topladılar. Tek bir galibiyet eksiğiyle Süper Lig'e veda ettiler, buna rağmen Türkiye Kupası'nda Beşiktaş'la final oynamayı başardılar; doğrusu bu ya, kupayı da hak ettiler.


9: Galatasaray / 1997-1998
İlk devre: 19G, 3B, 4M, 35. puan, 3. sırada
Sezon sonu: 23G, 6B, 5M, 75 puan, Şampiyon

Bir önceki sezonun şampiyonu Fatih Terim'in Galatasaray'ı sezonun ilk yarısının üçüncü sırada kapatmıştı; lider Fenerbahçe'den altı, ikinci Trabzonspor'dan üç puan gerideydiler. İkinci 17 maçta Ankaragücü'nü zor da olsa 2-1 yenerek başladılar. Fenerbahçe kalesinin Antep'te düşmesiyle bir anda umutlandılar. "Koşmayana, savaşmayana bu ligde puan yok. Biz Galatasaray olarak, bu 16 maçta en az puan kaybeden takım olmayı hedefledik." diyordu Fatih Terim maçtan sonra. Bunu başarmak için Fenerbahçe ve Trabzonspor'la kapıştılar ve 24. haftada liderliği aldılar. Bundan sonrası daha da zoruydu; birkaç kez düştüler ve liderliği kaptırdılar ama her seferinde yerden kalkmayı başardılar. En sonunda da kazandılar.



8: Denizlispor / 2005-2006
İlk devre: 3G, 4B, 10M, 13 puan, 18. sırada
Sezon sonu: 9G, 10B, 15M, 37 puan, 15. sırada

Sezon ummadıkları kadar kötü gidiyordu. Ekim ayında ismi Gaziantepspor ile özdeşmiş Nurullah Sağlam'a kurtarıcı olarak sarılmışlar ama ilk devreyi sonuncu tamamlamaktan kurtulamamışlardı. İkinci yarıya iyi başladılar, Ankaraspor'u deplasmanda yendiler, Konyaspor'a beş gol attılar. Sonra duruldular, yenildiler, fark yediler, uzun süre galibiyete hasret kaldılar. Son haftaya girilirken Azrail enselerindeydi. Son maçta şampiyonluğu kazanması için mutlak kazanması gereken Fenerbahçe'yi, konuk ettiler. Yusuf, Krotochvil, Selahattin ve arkadaşları hayatlarının en uzun 90 dakikasını oynadılar. Yusuf Şimşek'in pası ve Mustafa Keçeli'nin golüyle kümede kaldılar. Onlar sevinç, rakipleri gözyaşı dökerlerken sezona damga vurmuş oldular.


7: Beşiktaş / 1981-1982
İlk devre: 5G, 9B, 2M, 19 puan, 5. sırada
Sezon sonu: 14G, 16B, 2M, 44 puan, Şampiyon

Tam 15 yıllık şampiyonluk hasretinin sezon sonunda biteceğinin ilk işareti ikinci devrenin ilk haftasında geldi. Lider Fenerbahçe, Boluspor'a yenildi, ilk dördün diğer iki takımı Galatasaray ile Adana Demirspor, İstanbul'da berabere kaldı. Şans Kara Kartalların yüzüne gülmüştü. Önce 19. hafta sonunda Galatasaray'ı Ali Kemal ve Necdet'in golleriyle yenip lider oldular; Fenerbahçe, Adana'da berabere kalmıştı. Daha sonrasında koltuklarını kaybettiler belki ama geri almaları da çok zor olmadı. İkinci devre uyanan bir başka dev Trabzonspor, Fenerbahçe'yi yenmiş ve 21. haftada Zonguldakspor'la berabere kalan Beşiktaş'a liderliği sunmuştu. Maç sonrası teknik direktör Miliç "Kaybedilen değil, kazanılan puanlar önemli" diye açıklama yapmış ve haklı çıkmıştı. Liderlik üç takım arasında sürekli el değiştirecek ve sezon sonunda Beşiktaş, Trabzonspor'un sadece bir puan önünde şampiyon olacaktı.

6: Altay / 1997-1998
İlk devre: 4G, 4B, 9M, 16 puan, 16. sırada
Sezon sonu: 12G, 11B, 11M, 47 puan, 7. sırada

İlk devre bittiğinde tablo İzmirliler için hiç parlak değildi. Düşecek takımlardan biri gibi görünüyorlardı ama ligin sonundaki puan tablosuna bakanlar Altay'ın gayet rahat bir sezon geçirdiğini sanırdı. İkinci devreye Baliçli Bursa'yı yenerek başladılar, hızlarını alamayıp önce Kocaeli'ni, ardından da şampiyonluk yarışına tutunmaya çalışan Beşiktaş'ı İstanbul'da deplasmanda yendiler. Açılmışlardı bir kere, Gençlerbirliği'ni, Samsunspor'u yendiler, Trabzonspor deplasmanında berabere kaldılar. Bir gün kaleci Şanver devleşti, başka bir gün gencecik, henüz 18 yaşındaki Necati Ateş galibiyet golünü attı... Sezon sonunda yedincilik keyfini sürüyorlardı...


5: Trabzonspor / 1983-1984
İlk devre: 8G, 8B, 1M, 24 puan, 3. sıra
Sezon sonu: 18 G, 14 B, 2 M, 50 puan, şampiyon

"Brezilya'nın dünya şampiyonluğu sonrasındaki Rio şehri gibi coşkun bir Trabzon, gece ve gündüz durmadan bayram ediyor" diye yazmıştı gazetesinde Eşfak Aykaç. Bu satırlar Trabzonspor'un onuncu yılındaki altıncı ve ne yazık ki şimdilik son şampiyonluğunun ardından kaleme alınmıştı. Doğrusu bu ya, belki de en zorlu süreçlerden biriydi vu şampiyonluğa giden yol. İlk devre bittiğinde bordo mavililer Fenerbahçe ve Galatasaray'ın ardında üçüncü sırada bulunuyordu. Son 17 maçtaysa güçlerini ortaya koydular ve sadece beş gol yiyerek rahatlıkla şampiyon oldular. Hem Fenerbahçe'ye, hem de Galatasaray'a sahayı dar ettiler, iki İstanbullu'yu yenerek kupayı kaldıdılar. Kalede Şenol Güneş vardı âdet olduğu üzere, sahayıysa Turgay'dan Kemal'e, İskender'den Dobi Hasan'a dek uzanan Karadenizli çocuklar paylaşmışlardı. Trabzon ahalisi şimdilerde o güzel günlerin bir benzerini görmek için sabırsızlıkla bekliyor.



4: Malatyaspor / 2001-2002
İlk devre: 4G, 0B, 13M, 12 puan, 18. sırada
Sezon sonu: 11G, 7B, 16M, 40 puan, 13. sırada

İlk yedi haftada iki hocayı göndermişler, sıfır puan alabilmişler ve yalnızca bir tanecik gol atabilmişlerdi. Yücel İldiz ve Erdoğan Arıca'nın bayrağı devrettikleri Ziya Doğan, ilk yarının devamında dört galibiyet almayı başardı ama asıl büyük atılım son 17 maça geldi. Fazlı Ulusoy, Evren Turhan, Şakiri, Mert Korkmaz, Mapeza, Tolga Seyhan ve arkadaşları yalnızca üç kez sahadan mağlup ayrıldılar, 28 puan daha kazandılar. Ziya Doğan, demoralize olmuş bir takımı ayaklandırmış, Trabzonspor'u bile sıralamada altına almıştı. Öylesine bir hava yakalamışlardı ki bir sonraki sezon tam gaz devam edecekler, Fenerbahçe ve Trabzonspor'u geçip soluğu UEFA Kupası'nda alacaklardı.

3: Ankaragücü / 1982-1983
İlk devre: 3G, 7B, 7M, 13 puan, 16. sıra
Sezon sonu: 8G, 18B, 8M, 27 puan, 6. sıra

Kötü gidişata henüz cumhurbaşkanlığı konumuna yükselmemiş ama demir yumruğuyla ülkeyi yöneten Kenan Evren bile kayıtsız kalamamış ve başkent temsilcisinin bu şekilde oynamasının ve küme düşmesinin kabul edilemez olduğunu buyurmuştu. Artık nasıl bir moral motivasyonsa Evren'in sitemi, Ankaragücü futbolcularını fazlasıyla kamçıladı. Emir büyük ve korkulan yerden gelince tüm güçlerini topladılar ve hırs topladılar, sezonu şampiyon olarak tamamlayacak olan Fenerbahçe'yi Kadıköy'de yenmekten geri kalmadılar. Bu galibiyet onları Kenan Evren'in hışmından koruyabileceği gibi lideri de değiştiriyordu. Yine de "Hak geçmesin" diyerek bu sefer de gittiler Ali Sami Yen'de lider Galatasaray'la berabere kaldılar ve koltuğu Fenerbahçe'ye armağan ettiler. Zor yenildiler, beraberlikler takımı oldular. İkinci devre şampiyondan sadece bir puan az toplamışlardı.



2: Fenerbahçe / 2003-2004
İlk devre: 10G, 5B, 2M, 35 puan, 2. sıra
Sezon sonu: 23G, 7B, 4M, 76 puan, şampiyon

Ali Aydın'ın iki sarı kart gösterip kırmızıyı unuttuğu Victoria sayesinde fazladan oynadıkları Çaykur Rizespor maçını kazanmalarına rağmen ikinci yarından çok da fazla ümitleri yoktu. Sonuçta lider Beşiktaş'la aralarındaki 11 puan fark sadece üç azalmış, sekize düşmüştü. Ne var ki Beşiktaş daha ilk maçında Samsunspor karşısında hezimete uğrayıp, komaya girince "Neden olmasın?" demeye başladılar ve lige asıldıkça asıldılar. Sürpriz ara transfer, o zamanların Marcio ön adlı Brezilyalısı Nobre tam 11 gol attı, Pierre ve Hooijdonk takımın yıldızı, kaptanı, antrenorü, menajeri hatta başkanı gibi davrandı. Skorer stoper Luciano'nun savunmada, Mehmet Aurelio'nun ortasahada, Tuncay Şanlı ve Serhat Akın'ın forvette ortaya koyduğu performansla her maça favori olarak çıkmaya başladılar. Galatasaray'ı ve Trabzonspor'u Kadıköy'de, Beşiktaş'ı İnönü'de yendiler, ligin bitimine iki hafta kala şampiyonluklarını ilan ettiler. Ligin ikinci devresinde gelen bu şampiyonluk, tarihin en istikrarlı Fenerbahçesi'nin yaratılmasının da ilk adımı oldu. Bu çıkış Christoph Daum ve Fenerbahçe'ye bir sonraki sezonda da şampiyonluk getirecekti.



1: Beşiktaş / 2008-2009
İlk devre: 8G, 4B, 4M, 28 puan, 6. sıra
Sezon soonu: 21G, 8B, 5M, 71 puan, şampiyon

Bir önceki sezon son haftalara kadar kovalanan şampiyonluk ve dört yıl sonra gelen liderlikten sonra Beşiktaş yenilgisiz birşekilde, Trabzonspor'un ardında ikinci sıradayken teknik direktör Ertuğrul Sağlam istifa ettirildi. UEFA Kupası'nda Metalist Kharkiv'e farklı kaybedilmiş, genç hoca "Hayat devam ediyor" diyerek lig mücadelesine devam edeceklerini söylemek istemişti. Daha önceki çalıştırıcıları sezon bitmeden göndermekle hata yaptığını kabul eden başkan, yönetimin bazı ağır toplarına direnemedi ve Sağlam'ı istifaya zorladı. "Asla sezon devam ederken bir takımı devralmam" diyen Mustafa Denizli, çocukluk aşkı Beşiktaş için sözünden döndü ve bu zor dönemde siyah beyazlıların başına geçti. Kör topal ilk yarı bitirildiğinde birçoklarına göre Beşiktaş için sezon bitmişti. Zira Kartal liginilk yarısının sonunda liderin altı puan gerisinde, altıncı sıradaydı. Devre arasında takıma Schalke'den Fabian Ernst ile Bursaspor'dan olaylı bir şekilde ayrılan Yusuf Şimşek katıldı ve siyah beyazlılar bir anda rakiplerini yakaladı. Trabzonspor ve Sivasspor'un heyecanı, Fenerbahçe ve Galatasaray'ın istikrarsızlıkları, Ankaraspor'un istifa karışıklığı bir araya geldi, Beşiktaş iki defa liderlik şansını geri tepse de İBB'nin Sivasspor'u deplasmanda yenmesiyle kendisine sunduğu fırsatı kabul etti ve şampiyonluğa ulaştı. Son yılların belki de en etkileyici ikinci devre yürüyüşü büyük bir mutluluk ve iki kupayla birlikte son buldu!

Kaynak: Four-Four-Two dergisi

3 Kasım 2010 Çarşamba

Ulan Kezman!..


Partizan, PSV ve Atletico Madrid'de attığı gollerin devamını getirebilseydi gelmiş geçmiş en büyük golcülerden biri olabilirdi ancak istikrarsızlık başına bela oldu. Fenerbahçe'de dikiş tutturamadı, PSG'ye gitti, yine kötüydü ama kovmayıp Zenit'e kiralık verdiler, geri döndü ve bu sefer PSG ile ilişkisi tamamen bitti. Sözleşmesini fesh ettiler. Ortada kaldı Kezman. Bir zamanların aranan yıldızı, şimdi sözleşmesiz beklemede.

Her çıkışın bir inişi vardır Kezman kardeş...

2 Kasım 2010 Salı

Emmanuel Riviere


Fransa Ligi'nin en güzel yanlarından biri ateşli taraftarları. Oynanan futbol bir yerden sonra sıkıyor, desteklediğim takım St. Etienne de kötü gidiyorsa, belli başlı takımların kendi aralarında oynadığı maçlar dışında çok fazla takip edemiyorum. Yine de takip edilmesi gereken bir lig tabii...

Ben de geçen seneden beri bu lig üzerine biraz daha yoğunlaştım, en azından haftada 1-2 maç izlemeye başladım ve geçen sezonun başından beri bir oyuncu benim ilgimi çekmeyi başardı. O da St. Etienne'in genç forveti Emmanuel Riviere.

Riviere, henüz 20 yaşında ve saf bir forvet oyuncusu. Fransa'nın Sainte-Luce beldesinde bulunan Clairefontaine futbol akademisinde futbola adım atıyor. Yıllarca orada eğitim gördükten sonra oturduğu yere de yakın olan kulüp St. Etienne, bu yeteneği keşfediyor ve 2007 yılında kadrosuna katıyor. O yıl B takımında oynadığı 22 maçta 7 gol atıyor ve ertesi sezon kendisiyle 3 yıllığına profesyonel sözleşme imzalanıyor, sırtına 29 numaralı forması geçiriliyor ve A takıma yükseliyor. Ancak fazla forma şansı bulamayıp 8 maçta 1 gol atıp tekrar B takımına dönüyor. Ancak işin rengi burada değişiyor. Benim takip etmeye başladığım dönem olan geçen sezonun başından itibaren, A takımda düzenli olarak forma giydi ve 30 maçta attığı 8 golle bu genç yaşında hiç de fena bir istatistik ortaya koymadı... Bu sezon oynadığı 11 maçta ise 2 golü var.

İlk profesyonel maçına 3 Ocak 2009 tarihinde Fransa Kupası'nda Bordeaux karşısında çıktı. İlk profesyonel golünü ise 31 Ocak 2009 tarihinde yine Fransa Kupası'nda Lyon'a attı. Fransa'nın bütün alt yaş milli takımlarında forma giydi ancak henüz A milli olmuş değil.

Bu tanıtma kısmının ardından birkaç gözlem yazayım. Riviere, birçok özelliğe sahip. Fiziği gösterişsiz, cılız gibi dursa da aniden patlamaya hazır bir bomba gibi. Hızı vasatın üzerinde, top kontrolü çok iyi, tekniği iyi, adam geçebiliyor, cezasahasında nerede duracağını çok iyi biliyor. Çok zeki bir futbolcu, eğer herhangi bir maçını izlediyseniz ne demek istediğimi anlayabilirsiniz. Yaptığı hareketlerin tümünün bir nedeni var, sahada boş boş dolaşmıyor. Cezasahasındaki etkinliğinin yanısıra, Mamadou Niang misali cezasahasının dışında da gayet iyi bir ortasaha oyuncusu gibi.

Bu özellikleriyle birlikte Sercan Yıldırım'a benzetebilirsiniz, ki ben de benzetiyorum ve ne yazık ki Riviere'nin de son vuruş yeteneği biraz zayıf. Toplara sert vuramıyor. Bu yönünü geliştirmesi lazım lakin Sercan'da olmayan bir özelliği de var; o da kafa toplarına hakim olması.


Kısacası Riviere, hemen hemen her özelliğe sahip, özelliklerinin hiçbiri mükemmel değil ancak her şeyi yapabilecek kapasitede ve yaşı ilerledikçe, takımında daha fazla süre aldıkça ve goller attıkça daha iyi bir futbolcu olacağına kesin gözüyle bakıyorum. Eğer bir gün St. Etienne'nin maçına rastlarsanız, bu "Aziz" rütbesine yükselmesi çok da zor olmayacak olan futbolcuyu mutlaka izlemenizi öneririm.

Zarif Hareketler blog scout ekibi Fransa'dan bildirdi...

31 Ekim 2010 Pazar

İstanbul Futbolunun Çöküşü


Son dönemdeki görüntülere bakılacak olursa İstanbul futbolu çöküyor, Anadolu futbolu yükseliyor. İstanbul derken aslında üç büyük İstanbul takımını kastediyorum. Öteki İstanbul takımlarının durumu üç büyüklere de Anadolu takımlarına da benzemiyor. Geçmişte de böyle bir gelişme yaşanmış ve İstanbul futboluna karşı bir dönem Eskişehirspor, bir dönem de Trabzonspor çıkış yakalamıştı. O zaman da bunun Anadolu futbolunun çıkışı olduğu vurgulanmıştı. Ne var ki bu çıkışlar öteki illere yaygın bir durum almamış, o kentlere özgü olarak kalmıştı. Bu kez Anadolu’nun hemen her tarafına yayılan bir çıkış söz konusu.

Değişimin 4 nedeni

1- Televizyon yayın gelirlerinin artması bütün futbol kulüplerinin gelirlerini yükseltti. Miktar olarak İstanbul’un üç büyük kulübünün gelirleri daha fazla artmış olsa da düşük bütçeli Anadolu kulüpleri için bu artış çok daha fazla itici etki yarattı.

2- İstanbul’un üç büyük kulübü eline geçen maddi imkânları iyi kullanamadı. Hesapsız ve yanlış transferler hem başarısızlığa hem de maddi kayıplara yol açtı. İstanbul’un üç büyükleri Avrupa liglerinde başarısızlık yaşayınca oradan gelecek gelirden de mahrum kaldılar. Anadolu takımları ellerine geçen maddi imkânları genç ve yetenek vaat eden oyuncuları almakta kullandılar. Bu oyuncular kendilerini kanıtlamak için özveriyle oynadılar.

3- İstanbul’un üç büyük kulübü ellerine geçen büyük maddi imkânları futbol dışındaki alanlara da yaydılar. Basketbol, voleybol, yüzme, atletizm, boks, hentbol, masatenisi gibi dallara da yatırım yaparak kaynakları böldüler.

4- Anadolu takımları ellerine geçen kaynakların çok büyük bölümünü yalnızca futbol için kullandılar.
Anadolu takımları yerli teknik direktörlere ağırlık verdiler. Bu teknik direktörler ligi ve takımları çok daha iyi bildiği ve oyuncularını ‘Anadolu usulü’ oynattıkları için avantaj sağladılar. İstanbul takımları yabancı teknik direktörleri tercih ettiler. Yabancılar takımlarını ‘Avrupa usulü’ oynattılar ve Anadolu usulü futbolu küçümsediler. Sonuçta Avrupa’da zirvede olan Aragones, Del Bosque, Riijkard gibi ünlü teknik adamlar üç büyük İstanbul kulübünde başarısız oldular.

Kart gösterilmiyor

Türk hakemleri maçların ilk yarısında faullere sarı kart göstermekten kaçınıyor. Bu durumu fark etmiş olan yerli teknik direktörler üç büyüklere karşı ilk yarıda takımlarına faullü futbol oynatıyorlar. Anadolu takımlarının İstanbul’un üç büyükleriyle oynadıkları maçlara dikkat edin. İlk yarıda Anadolu takımlarının oyuncuları ne kadar faul yaparsa yapsın hakemlerin sarı kart göstermediğini göreceksiniz. Fenerbahçe’de Alex, Emre, Niang, Galatasaray’da Kewell, Arda, Baroş, Beşiktaş’ta Guti ve Quaresma bu faullerin en belirgin muhatapları konumunda bulunuyor. İki, üç maçta bir sakatlanmalarının asıl nedeni bu. Bu oyunculara, futbolcuyu oyundan düşürecek şekilde, ayak bileği ile diz kapağı arasına tekme atılarak faul yapılıyor. İlk yarıda sarı kart yoksa fauller ikinci yarıda da devam ediyor. Sürekli dayak yiyen oyun kurucular ve golcüler faullerle oyundan düşünce Anadolu takımı puanı kapıyor. Öteki nedenler de önemli kuşkusuz ama hakemler oyunun akışını bozmamak uğruna sarı kart göstermekten kaçındığı, üç büyükler de buna isyan etmediği ya da uyum sağlamadığı sürece İstanbul futbolu çökmeye mahkûmdur.

Mahfi Eğilmez/Radikal

Barcelona 5 - 0 Sevilla



Barcelona'nın neden dünyanın en iyi takımı olduğunu bir kez daha kanıtlayan bir maç oldu. Oyunu bu kadar forse edip istediği şeyleri bu kadar sahaya yansıtabilen, dakikalar ilerledikçe rakibini ezen ve taraftarına bir an olsun "Acaba?" dedirtmeyen kaç tane takım var? Barcelona haricinde yok böyle bir takım. Her ne kadar bir Real Madridsever olsam da, bu Katalunyalılar'ın oynadığı futbola şapka çıkarmaktan başka bir çarem yok...

Noat Samisa'nın geçenlerde bahsettiği gibi Barcelona bir geçiş dönemi yaşıyor. Bunun ne derecede sancılı olacağını tahmin etmek zor ancak bu konuda başarılı olmak ihtimalleri bir hayli fazla. Guardiola, 4-3-3'ü askıya alıp 3-4-3'e geçmeye çalışıyor. Bu taktik, teoride kendinden daha kötü takımlara karşı, özellikle de iç sahada oynanan maçlarda kullanılması daha uygun bir sistem ancak biraz fazla seviye düşük takımlara karşı deplasmanda da uygulanabilir. Barcelona, geçen hafta deplasmanda Zaragoza ve bu hafta kendi sahasında oynadığı Sevilla maçında bu formatla mücadele etti ve bana göre çok da başarılı oldu.

Sevilla maçına da bu şekilde başladılar. Daniel Alves sağ beklikten öne geçmiş, defansta Pique-Puyol-Abidal üçlüsü kalmıştı. Diğer oyuncular olduğu gibi duruyorlardı. Yalnızca Daniel Alves'in yeri değişmişti fakat bununla beraber birçok oyuncunun da sorumluluğu artmıştı. Pique, ayağına hakim olmasından kaynaklanan yeteneği ile sağ stoperlikten sağ beke geçmişti neredeyse. Teoride daha hücumcu ve rakibi daha çok koldan tehdit eden bir diziliş olmasına rağmen Daniel Alves'in sağ kanata adeta gömülmesi, kendini unutturması ve topsuz oyunda vasat, toplu oyunda ise yokları oynaması pratikte Barcelona'ya hiçbir şey kazandırmadı. İlk yarıda Alves'in adını ya bir ya da iki kez duymuşumdur. Aşırı derecede çizgide kaldı ve başka bir seçenekle de uğraşmadı. Çünkü saf bir kanat elemanı Alves. Ortasahaya gelip, içeri girip pas alışverişlerinde bulunmadı, defansif olarak zayıftı ve sağ taraftan hiçbir şekilde tehlike arz etmiyordu. Hatırlanacağı üzere bu yaz döneminde oynanan 2010 Dünya Kupası'nda Brezilya Milli Takımı'nda Elano'nun sakatlanması ile yanılmıyorsam Portekiz ve Hollanda maçlarında sağ-iç bölgesinde oynamış, Elano kadar oyun zekası olmadığı için o bölgede sırıtmıştı, adeta fazla bir sağ bek gibi duruyordu. Bu maçta da ilk yarıda benzer bir görüntü içerisindeydi, ilk yarının açık ara en kötü oyuncusuydu.

Ancak yine de Alves'in futbolu Barcelona'yı etkilemedi ve bildik müthiş oyunlarına devam ettiler. Sevilla, Barcelona'dan fazla çekiniyordu ve hiçbir şekilde risk alıp önde basmadılar. Barcelona'ya karşı toplu halde pres yapmadılar, onları hataya zorlamadılar ve savunmadan top çıkarmalarına izin verdiler. Barcelona'nın 3'lü savunma anlayışlarını agresif bir oyunla bozabilirler, maçı da koparabilirlerdi fakat belli ki Barça'yı iyi etüt etmemişler. Barcelona geriden çok rahat top çıkardı ve zaten nicel olarak üstün olduğu orta sahada hiçbir şekilde tıkanıklık yaşamadı. Çünkü Sevilla orta sahada da iyi organize olamıyordu. Akordlar bozulmuştu. Oynadıkları 4-4-2 çok belirgin bir şekilde ayrılmıştı. Baktığınız zaman hakikaten de üç parça halinde ilk önce 4'lü savunma, önlerinde 4'lü ortasaha ve ileride Luis Fabiano ile Kanoute ikilisini görebiliyordunuz. Fakat Barcelona'nın ortasahasını kademeli olarak değil, çizgi halinde karşıladılar. 4'lü savunmanın önündeki 4'lü ortasaha hattı, ip gibi dizilmişti ve savunma ile ortasaha arasında 5-10 metrelik boşluklar verdiler. Barcelona maçın başından itibaren burdaki boşluğa adamlarını sokarak cezasahası etrafında tehlikeler yarattı. Hücum özürlü Sergio Busquets bile cezasahası çizgisinin önünde takımına faul kazandırdı. Nitekim Barcelona'nın ikinci golü de burda bulduğu boşluktan geldi: Messi 4'lü ortasaha hattının olduğu bölgede topu aldı ve iki kişinin arasına daldı, ikisini de çalımladıktan sonra işi çok kolaydı çünkü önüne çıkan hiçbir engel yoktu. Rakiplerini ekarte ettikten sonra önünde bulduğu 5 metrelik alanda ilerledi ve sol taraftaki David Villa'ya topu gönderdi. David Villa ise son zamanlarda gördüğüm en güzel gollerden birini atarak takımını 2-0 öne geçirdi.

Barcelona topa sahip olma konusunda sıkıntı çekmedi zira hem defanstan top çıkarırken bir presle karşılaşmıyorlar, hem de Sevilla ortasahada onları iyi bir taktik anlayışla karşılayamıyordu. Top alamadılar Barça'nın ayağından. Kaleye gidemediler ve ilk pozisyonlarını 22'de buldular, devre sonuna kadar da başka hiçbir şekilde tehlike yaratamadılar. 45'te Konko'nun gördüğü kırmızı kart da maçın adeta bittiğini işaret ediyordu.

Barcelona'da işler yolunda gitmekle birlikte, Guardiola tek bir değişiklikle çok daha iyi bir takım ortaya çıkarabilirdi. İkinci yarıda ben ya 4'lü savunmaya geçiş yapmasını ya da Daniel Alves'i oyundan almasını bekliyordum. İkisini de yapmadı, aynı diziliş ve aynı oyuncularla devam etti ve haklı olduğunu yalnızca 6 dakika sonra gösterdi. Daniel Alves, ikinci yarıya toparlanmış bir vaziyette girdi ve artık kanatta sıkışmıyordu. İçeri girdi, pas alışverişlerinde bulundu, Messi ile ikiye bir yaptı ve artık en azından varlığını hissettirdi, tehlikeli olmaya başladı. İkinci yarının hemen başındaki bu hızlı oyununun sonucunu almayı da çok geciktirmedi. İkinci defa cezasahasının içine girdi ve Sevilla defansının büyük hatasından yararlanıp golünü attı ve maç pratikte bitti.

3-0'ın ardından çok önemli bir şey olmadı. Sevilla iyice dağıldı, maç antreman maçı havasına büründü. İlgi çekici olan şey ise şuydu: Guardiola skorun gazına gelip Puyol'u oyundan çıkardı, onun yerine Abidal'ı koydu ve Abidal'ın yerine ön tarafa da oyuna yeni giren Adriano geçti. Böylece Barcelona, görmeye pek alışkın olmadığımız 2-5-3 benzeri bir dizilişe geçti.

Ardından Barcelona Messi ile 4., D. Villa ile de 5. golü buldu ve taktiksel anlamda ders olarak gösterilmesi gereken bir 90 dakika oynadı. Gerçekten çok güzel bir maçtı.

30 Ekim 2010 Cumartesi

Ferguson'un Golcüleri


Sir Alex Ferguson, 7 milyon euro bayıldığı Javier Hernandez'den, nam-ı diğer Chicharito'dan sezon başında beklediği verimi aldı. Bu sezon Manchester United'ın mücadele ettiği dört kulvarda da süre verdi Meksikalı yeteneğe ve yalnızca 4'ünde ilk 11'de forma giydiği toplam 10 maçta 7 gole ulaştı Bezelye. Bu, bu kadar kısa sürede ulaşılması zor bir rakam. Meksika'dan atladığı uçakla indiği İngiltere'de herhangi bir alışkanlık sıkıntısı çekmemesi ilerisi adına önemli bir umut kaynağı. Rooney'nin yokluğunda alternatif üretmekte zorlanan, her ne kadar müthiş bir yeteneğe sahip olsa da istikrarsız Michael Owen'ı kullanamayan ve Berbatov'dan öyle böyle verim almaya çalışan Ferguson, biraz olsun rahatlamış olabilir.

Rooney problemi de çözülmüş görülüyor. Dünya Kupası öncesinde Premier Lig devam ederken geçirdiği sakatlık yüzünden M. United üst üste puanlar kaybetmiş ve şampiyonluk yolunda ciddi yara alıp Chelsea'nin yüzünü güldürmüştü. Rooney öyle bir oyuncu ki, dünya kupası süresince sakatlığı geçmedi ve onunla birlikte İngiltere Milli Takımı da kötü oynadı. Ardından bu sezona da yine bir sakatlıkla girdi, üzerine eşini aldattığı haberleri magazin sayfalarını süsledi ve artık Rooney patladı: "Ben artık burada kalmak istemiyorum" diyip çekip gitmek istedi. Bu haber 2-3 gün boyunca spor bültenlerinin manşetlerini süslese de, Kırmızı Şeytanlar adına güzel haber gelmekte çok da gecikmedi: Rooney, Ferguson ile görüştü ve 5 yıllık yeni bir sözleşmeye imza attı. Sakatlığı henüz yine geçmedi ve 3 hafta, hatta Sir'e göre bu süreden de uzun bir müddet sahalardan uzak kalacak.


Böylece genç yetenek Javier Hernandez ve tecrübeli kurt Berbatov, M. United'ın gol silahları olacak. Chicharito, son iki maçta 3 gol attı; Tuncay'ın takımı Stoke City'i deplasmanda 1-2 yenerlerken takımının iki golünü de o attı. Berbatov da sezona kötü girmedi ve oynadığı süre boyunca toplamda 7 gole ulaştı. Rooney'in yokluğunda Sir Alex Ferguson santrfor mevkiinde sıkıntı çekmeyeceğe benziyor.

50


30 Ekim 1960'ta dünyaya gelen bir çocuğun annesi, oğlunun ileride dünya futbol tarihinde bir çağı kapatıp diğer çağı açacağını biliyor muydu acaba?

O çocuğun adı Diego idi ve bugün tam 50 yaşında...

Ne Aramıştınız

''Hayata dair ne öğrendiysem futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.''
Albert Camus.

Popüler Yazılar

Zİyaretçİler

Futbol Blog. Blogger tarafından desteklenmektedir.