Futbol ; Faİr Play, Cesaret, Mücadele ve Zafer...

16 Nisan 2014 Çarşamba

Yiğidoların (sivasspor) Başarısı

Merhabalar sayın futbolseverler! Umarım günler istediğiniz gibi geçiyordur. Bu yazımda size Sivasspor ve ulaştıkları başarı hakkında bahsetmeye çalışacağım. Bu takımın başarısı cidden takdire şayan bir başarı…
Öncelikle bu başarıda en büyük pay sahibi Roberto Carlos’u bu başarısından dolayı tebrik etmek gerekir. Takımın başına geldiğinden beri hiçbir zaman pozitif fuboldan vazgeçmedi. Daima takımını mümkün olduğunca ofans oynatmaya çalıştı. Türkiye’de birçok teknik direktör eğer Anadolu kulübü çalıştırıyorsa öncelikli amacı gol yememek oluyor. Roberto Carlos ise öncelikli amacını gol atmak belirledi ve bunda başarılı da oldu. Ki an itibariyle bu hafta Antalyaspor’u yenerlerse ve Trabzonspor puan kaybederse 4. Sıraya yükselmiş olacaklar. Bu Trabzonspor hariç her Anadolu kulübü için bir başarı demektir. Bu yüzden sayın Carlos övgüyü hak etmekte. Ki Sivasspor seyircisi, taraftarı, halkı, herkes Roberto Carlos’a sempati beslemekte. Başarılı olsa bile bunu kazanamayan insanlar var futbolda. Önemli bir nüanstır sempati kazanmak. Bülent Uygun döneminden beri kimsenin ulaşamadığı başarıları camiaya tekrar getiriyor gibi gözüküyor Roberto Carlos. Sezon sonunda 4. olamasa bile ben Roberto Carlos’un takımın başından gönderileceğine inanmıyorum. Çünkü dediğim gibi ortada bir pozitif futbol realitesi var, bütün Sivas taraftarı ve hemşerisinin duyduğu bir sempati var, ve Sivas şehrine getirilen Avrupa’ya gidebilme heyecanı var. Bunlar bir Anadolu takımı için önemli şeyler. Ve Roberto Carlos bu saydıklarımı Sivas şehrine yaşatır durumda an itibariyle. Ve Trabzonspor’un istikrarsız durumunu göz önüne alırsak Sivas hiç de 4.lük için geride kalacak gibi durmuyor açıkçası.
Bu başarı, tamamen çalışmanın ve üstün gayretin bir sonucu olarak gözümüze çarpıyor. Çünkü kadroya bakıldığında karşımıza çok pahalı futbolcular çıkmıyor. Demek ki takım olabilmek yıldızlara sahip olabilmekten daha önemli. Bunun en önemli örneği şu an düşme potasında bulunan Kayseri Erciyesspor. Türkiye ve dünyadan birçok tanınmış futbolcuyu kadrosunda bulunduran Kayseri ekibi için herhangi bir başarıdan bahsedebilmek şu an pek mümkün gözükmüyor. Ki sezon başında takımın başına getirilen Hikmet Karaman’la beraber hiç de azımsanmayacak şekilde iddialı görünüyorlardı. Geldiğimiz nokta itibariyle istedikleri yer arasında dağlar kadar fark olduğuna inanıyorum. Ve böyle bir takım kurduktan sonra kimse size kümede kal bu bizim için yeterli demez. Konuyu daha fazla saptırmamak gerekirse Roberto Carlos eline verilen mütevazi kadroyla şu an gelebileceği yerin daha da yukarısında diyebiliriz kısaca. Sayın hoca takımını iyi tanımış durumda, ve futbolunu ona göre oynatıyor. Her ne kadar deplasmanda silik bir görüntü verse de sonuç itibariyle Galatasaray Galatasaray’dır ve bu takım o Galatasaray’ı ligdeki son maçta yenmiştir. Biraz geriye gidersek Sivasspor’un kendi sahasında Şu an şampiyonluğu büyük ihtimalle garantilemiş Fenerbahçe’yi de yendiğini hatırlarız. Ki bahsettiğimiz iki takım sene başında şampiyonluğun en büyük adaylarıydı. Bunları başarmak her takımın yapabileceği şeylerden bir tanesi değil. Sivasspor he ne kadar istikrarsız gibi gözükse de geldiği nokta ile bu eksiğinin üstünü örtmüş durumda. Ki bu başarı Roberto Carlos’u Türkiye’nin şu anki en iyi teknik direktörlerinin arasına sokmakta. Ve kişisel olarak ben Carlos’un Mancini’den daha başarılı olduğunu düşünüyorum lig bazında. Elde bulunan kadrolarla gelinen noktalara bakıldığında Trabzonspor ve Galatasaray takımları Sivasspor’un elde ettiği başarının altında kalmış gibi duruyor açıkçası. Seneye Sivasspor Avrupa’da oynarsa büyük ihtimalle Roberto Carlos önümüzdeki günlerde daha tanınmış bir kulüple de anlaşabilir açıkçası.
Sonuç olarak, Carlos, Sivasspor’a tarihinin en iyi lig derecelerinden birini kazandıracak gibi duruyor. Umarım yanılmayız.

Kayserierciyes Takım analizi

İyi günler! Bu yazımda size sadece bir takım hakkında analizlerimi sunmak ve bunları mantıklı bir çerçevede kanıtlamak için uğraşacağım. Umarım yazımda görülen hatalar asgari düzeyde olur.
Bahsetmek istediğim takım Kayseri Erciyesspor. Bu takım sene başlarken çok iddialıydı. Aldıkları ve kiraladıkları önemli oyuncular ve analizlerine bakacak olursak;
Björn Vleminckx: Geçen sene Gençlerbirliği’nde adeta harikalar yaratmıştı bu oyuncu. Bu nedenle Erciyes takımına geldi. Fakat hayal kırıklığından başka bir şey göremiyoruz.
Randall Azofeifa Corrales: Bu oyuncu da Vleminckx gibi Gençlerbirliği takımından geldi. Gençlerbirliği’nde bir istikrar abidesi olan ve büyük takımlara karşı oynadığı futbolla ilgileri toplayan oyuncu Kayseri Erciyesspor’a pek bir şey katmışa benzemiyor.
Senijad Ibricic: Kasımpaşa’dayken ismini duymaya alıştığımız oyuncu Kayseri ekibine geçtikten sonra adeta ortalıktan kayboldu. Takımın da kötü olması bunda başrol oynayan etmen gibi duruyor.
Yiğit Gökoğlan: Galatasaray’dan kiralanan bu oyuncu, Erciyes’e gittikten sonra isminden pek söz ettiremedi. Galatasaray’ın onu Kayseri’ye yollarkenki amacı tecrübe kazanması şeklinde gözükürken Kayseri macerası Yiğit için pek iyi gidiyora benzemiyor.
Pape Diakhate: Avrupa’nın üst düzey liglerinde oynamış bu oyuncu da Erciyes’e pek bir şey katmış gibi durmuyor. Oyuncunun CV’sinde Lyon olması ve Erciyes’e geldiğinde böyle bir durumla karşılaşması çok ilginç gözüküyor.
Georges Mandjek: Alman liglerini ve Fransız ligini gören futbolcunun Erciyes’e pek bir şey katmamış olduğunu görmek Erciyes yöneticileri için can sıkıcı olmalı.
Bakaye Traore: Milan gibi bir kulüpten gelen bir oyuncunun kulübe çok şey kazandırması beklenir ama Erciyes’in bulunduğu nokta bu yönde bir ışık vermiyor.
Cem Can: Spor Toto Süper Ligin gediklisi olan bu oyuncunun takıma katılışı başta bir avantaj gibi gözükse de takıma pek bir şey kattığı gözlemlenemedi.
Turgay Bahadır: Geçen sene İstanbul Büyükşehir Belediye’den tanıdığımız Turgay, bu sene de başarısız olan bir kulübün oyuncu listesinde yer almakta. Bu onun şanssızlığı sanırım.
Kısaca transferlerden bahsetmek gerekirse durum bu... Görüldüğü üzere yukarda bahsedilen transferlerden hiçbiri kalitesiz gibi durmuyor. Yine bu kaliteye yakın seviyede diğer transferler de var fakat hepsinden bahsetmek çok enikonu uzun olacağından kısa tutmaya çalıştık. Bu tür transferler yaparak başarısız olmak, bir kulübün isteyeceği en son şeylerden bir tanesidir. Ki, ellerindeki imkanlar da hiç fena değil. Sonuç itibariyle ülkenin en yeni statlarından biri olan Kadir Has stadında oynuyorlar maçlarını. Bakılırsa imkan olarak birçok süper lig takımını üçe dörde katladığı görülebilir. Hal böyleyken böyle bir başarısızlık tablosuyla karşılaşılıyorsa şapkayı öne koyup düşünmenin zamanı gelmiş de geçiyor bile sanırım. Benim bu başarısızlıkla ilgili fikrim takıma çok fazla transfer yapılmış olması ve iskeletin bir türlü oturtulamamış olması. Önceden bir takım iskeleti oturtulabilse belki de takım bu kadar kötü bir noktada olmayacaktı. Burada suçun büyük bir kısmı teknik kadroya düşüyor. Çünkü koca bir sezon geçmiş durumda ve hala bir istikrardan söz edilemiyor. Benim kanaatim PTT. 1. Ligden gelen kadro korunmuş olsaydı takımın daha da başarılı olabileceği yönünde. Yeni bir kadro oluşturmak ve sonrasında o kadrodan bir as 11 çıkarmak her zaman zor bir görev olmuştur. Erciyesspor bu sene bu durumla karşılaşmış ve şimdiye dek de bir türlü düzene oturamamıştır. Umarım Erciyes takımı önümüzdeki haftalarda bu imkanların ve kadronun hakkını vermeye başlar ve takımını mutlu eder. Yoksa PTT. 1. Lig Kayseri temsilcisi için pek de uzak gözükmüyor açıkçası..

15 Nisan 2014 Salı

Beşiktaş da Bilic Dönemi Hakkında Görüşlerim

Beşiktaş neden bu sene başarılı olamadı… Bu yazımı tamamen bu konu hakkında yazacağım ve enine boyuna değinilmedik bir nokta bırakmamaya çalışacağım. Hatam olursa affola. Hakem hatalarından bahsetmenin doğru olmayacağını düşündüğüm için böyle bir seçenk hakkında bir görüş bildirmeyeceğim.
Öncelikle teknik kadroya denecek bir laf olmadığını düşünüyorum. Slaven Bilic dünya standartlarına göre gayet başarılı bir teknik direktör olmuştur bugüne kadar. Herhangi büyük bir kulübün yöneticisi olsaydım onu takımımın başında görmek isterdim açıkçası. Ki, Beşiktaş’a kötü bir futbol oynattığından dem vurmak ona çok büyük bir haksızlık olur. Elinde bir ya da iki gömlek daha iyi bir takım bulunsaydı bu sene şampiyonluğu göğüslemekte hiçbir zorluk çekmezlerdi benim düşünceme göre. Ayrıca sportif direktör olan Önder Özen de Türkiye’nin sayılı profesyonellerinden biridir. Kendisi bir Fenerbahçeli olmasına rağmen Beşiktaş takımına elinden geleni vermeye çalışmış ve çalışmaya devam ediyor da. Açıkçası direk Önder Özen’i de teknik direktör olarak getirebilirdi Beşiktaş. Veya herhangi bir kulüp Önder Özen’i teknik direktör olarak başına getirebilir. Eminim gideceği her kulüpte bir şanssızlığa uğramazsa başarılı olacaktır. Pozitif futbol felsefesini benimsediğini katıldığı herhangi bir programda veya verdiği bir demeçteki her cümleden anlayabilirsiniz. Umarım Türk futboluna kendileri daha da katkı verebilirler.
Futbolcu kadrosuna gelirsek bir takım eksikliklerden bahsetmek yerinde olur sanırım. İlk 11 hakkında konuşmak gerekirse kaleci Tolga mükemmel bir kaleci, bir teknik direktör olsam onu takımda istememem için herhangi bir sebep olmazdı. Profesyonelliği ve yetenekleri yanında çok iyi bir insan olması da mükemmel bir artı olarak göze çarpıyor. Stoperler Türkiye şartlarında ideal olarak duruyor. Sağ bek Serdar Kurtuluş adeta pimi çekilmiş bir bomba gibi. Nerde ne yapacağı belli değil oyuncunun. Bu yüzden Beşiktaş’ın sağ tarafının yeterli kuvvette olduğuna inanmıyorum. Önündeki Gökhan’ın da ofansa daha yatkın olduğunu düşünürsek Beşiktaş savunmasının sağ taraftan adeta gedikli olmasının pek şaşırılacak bir yönün olduğunu düşünmüyorum. Ramon Motta ise genel olarak herkesten geçer not almışa benziyor. Bu yüzden onu artı olarak yazmak gerektiğini düşünüyorum. Orta sahaya geldiğimizde ise Atiba’nın Türkiye’deki verimli yabancı orta sahalardan biri olarak lanse edilmesine kimsenin ses çıkaracağını zannetmiyorum. Atiba adeta bir dinamo gibi sürekli savunma ve hücumda etkili performanslar veren bir isim. Yanında Fernandes oynadığında daha savunma yönlü oynuyor. Ona geçer not vermezsem sanırım ülkeden kovulurum. Fernandes ise bir dönemden sonra artık düşüşe geçmiş durumda ve şu an formsuzluğu göze çarpıyor. Öndeki Olcay-Oğuzhan-Gökhan üçlüsüne gelirsek bu üçlünün yegane problemi çok genç olmaları. İleride bu üçlü Beşiktaş’da devam ederse takımı çok ileri taşıyacaktır. Fakat sonuç itibariyle pozisyon bilgisi enerjiden ve süratten daha önemli olduğu için bu eksik Beşiktaş’ta mevcut bulunmakta. Öndeki Almeida bu sezon herkesi şaşırtmış durumda. Önceki senelere göre daha formda olan Portekizli bu sene de sakatlıklardan kendini kurtaramadığı için takımını bazı maçlarda yalnız bırakmak durumunda kaldı. Yedeği olarak sadece Mustafa Pektemek’in bulunması ise bir handikap olarak göze çarpmakta. Büyük bir takımın birkaç tane ilk 11 düzeyinde santraforunun bulunması çok önemli ir detay. Fakat Beşiktaş’ın maddi durumundan dolayı böyle bir lüksü olmadığı için takım o bölgede sıkıntı çekiyor.
Genel olarak futbolcu kadrosunun yeterli olmaması Slaven Bilic’in elini bağlar durumda. Hakem hatalarını göz ardı etmemiz gerekirse sonuç bu olarak çıkıyor. Genel tecrübe sıkıntısı ayrıca takımın son dakikaları oynayamamasına neden açmakta ki bu büyük bir takımda olmaması gereken bir durum.

6 + 0 +4 Yabancı Kontenjanı

Yabancı kontenjanı… Bütün ülkenin bağıra çağıra karşı çıktığı, nerdeyse bütün spor adamlarına göre mantığının bir mantıksızlıktan ibaret olduğu bir kavram. Futbolumuzda yabancı kontenjanının yeri nedir? Bu yazım bunu açıklamak üzere olacak. Umarım okumayı bitirdiğinizde bu kotanın mantıksızlığını siz de anlamış olursunuz.
Evet, sözde bu kural, Türk oyuncuları korumak, onların ligde tutunabilmesini sağlamak, yabancı futbolcular arasında yer edinmelerini kolaylaştırmak için var. Buna ne kadar katılırsınız bilmiyorum ama ben neresinden tutsam bu kural elimde kalıyor. Sebeplerine gelirsek;
1.       Türk futbolcular bu kurala güvenerek yeterli eforu sarf etmiyor, kapasitelerinin çok altında bir futbol oynayarak el yakan fiyatlara diğer kulüplere gidiyorlar. Bu kural kaldırılırsa emin olun Türk futbolcular daha çok efor sarf edecektir. Çünkü artık onları koruyan bir kural olmayacak ve gereken performansı sergilemezlerse büyük ihtimalle takımlarında yer bulamayacaklardır. Sonuç itibariyle ekmeklerini futboldan çıkardıkları için de daha çok çalışmak onlar için farz niteliğine bürünecektir. Ve bu birçok açıdan Türkiye’ye katkılar sağlayacaktır;
a.       Ligin kalitesi bu sayede acayip derecede artacaktır. Oyuncular arasındaki rekabet adeta tavan yapacak, yerlinin yerini yabancı, yabancının yerini yerli doldurabilecektir. Şu anki standart koşullarda bunlar pek de mümkün gözükmemektedir. Kemik yabancılar ve kemik yerlilerin etrafında kurulan takımlar pek de azımsanmayacak sayıdadır. Yedekler ile as oyuncular arasında uçurum oluşturacak kadar farklar bulunmaktadır.
b.      Rekabet, yalnızca lige değil, milli takıma da yansıyacaktır ki bu 2008’den beri özlenen başarıları geri getirecektir. İyi bir takım ancak rekabete gebe bir ortamdan çıkar ki gurbetçi oyuncular hariç genelde milli takım hocaları takıma ligde “kötünün iyisi” olarak görülen oyuncuları almak durumunda kalmaktadırlar.
c.       Yabancı kotası nedeniyle el yakan ücretlere takım değiştiren yerli oyuncular görmek pek de mümkün olmayacak, bu belki de futboldan tüccar beyinli yöneticilerin el çekmesini sağlayacaktır. Bu durumun da futbola katacaklarını anlatmaya çalışsak bir hikaye kitabı kadar yer kaplar.
2.       Ülkemize getirilen yabancı oyunculara servetler ödenmek zorunda kalınıyor. Çünkü kendini geliştirmek zorunda olmayan yerli oyuncular onların yerini doldurmakta çok aciz kalıyorlar. Ki bunu yapabilenler de günümüz şartlarında 5 Milyon Euro’nun altında takım değiştirmiyorlar. Çalışmak zorunda kalacak oyuncular artık yabancı oyunculardan formayı kapabilecek hale gelebilir belki de bu kural kalkarsa.
3.       Avrupa kupalarında mücadele eden takımlarımız adeta dünya karması gibi duran yabancı takımlar karşısında aciz kalmaktadırlar ki bunun sebebi ligde oynayamadıkları için Avrupa Kupalarında istenilen verime çıkamayan yabancı oyunculardır, ayrıca da takımın ihtiyacı olan yabancı oyuncuların yerel lig bazında kontenjan sınırı nedeniyle oynatılamamasıdır.
Ayrıca, madem Türk oyuncuları bu kural ile korunuyor, neden Türk milli takımına bu “korunma” yansımıyor? Netice itibariyle karşımızda son 3 turnuvaya katılma vizesi alamayan bir Milli takım bulunmakta. Bu “korunan” oyuncular neden milli takımlarını yukarı taşımaktan acizler? Ve madem yabancı oyuncu sınırlamasından yana tavır koyuluyor, neden iyi performans sergileyen ve kendi milli takımlarına seçilemeyen yabancı oyuncular devşirilip milli takıma sokulmaya çalışılıyor? Bu duruma “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?” dersek hiç de haksız olmayız sanırım. “Korunan”  yerli oyuncular mesele milli takım olunca neden korunmuyor? Ve de, neden diğer Avrupa ülkelerinde böyle bir sınıra ihtiyaç duyulmadan milli takım başarısına ulaşılabiliyor? Eğer başarının anahtarı yabancı sınırını korumak ise neden bunu işlevde tutan yegane ülke biziz? Sadece bizim mi kafamız çalışıyor? Bu mudur yani? 
Açıkçası böyle şeyler mevzu bahis iken yabancı kontenjanı sınırlamasını savunmak abesle iştigale girer. Bizden söylemesi…

24 Şubat 2014 Pazartesi

Ezeli Rakipler Hakkında Analizler

Merhabalar! Bu yazımda Galatasaray’ın neden başarısız olduğundan, sonrasında da Fenerbahçe’nin geçen seneye göre kendine neler kattığından bahsedeceğim. Umarım yazdığım şeyler size göre mümkün olduğunca elle tutulur olur. Bazı spor yorumcularının yaptığı gibi spekülasyonlar ve okurları/izleyenleri başka diyarlara götüren yorumlar yapmamaya gayret edeceğim.
Öncelikle, Fatih Terim’in sezon başladıktan sonra takımın başından “kovulması” tamamen mantıksız bir hareketti. Bunun nedeni Fatih Terim’in Mancini’den daha iyi bir teknik direktör olması, Türkiye şartlarını daha iyi bilmesi, vs. değil. Sonuç itibariyle sezon başında kurulan takım Fatih Terim felsefesine göre kurulan bir takımdı. Ve sonrasında da bir teknik direktör değişimi tamamen farklı bir takım ihtiyacını doğurmuş oldu. Eğer şampiyonluğa oynayan bir kulüpseniz sezon ortasında teknik direktör değiştirmek size çoğunlukla başarı yerine başarısızlık getirecektir. Bu yüzden ben Galatasaray yöneticisi olsaydım böyle bir değişime izin vermemeye çalışırdım. Teknik direktör değişikliği herhangi bir takım için işe yarayabilir, fakat eğer teknik direktör değiştiren takım şampiyonluğa oynayan bir takım ise bu işleri berbat edebilir. Galatasaray bu sezon bunu yaşadı. Birçok kişi gibi, Galatasaray yöneticilerinin şampiyonluktan bahseden demeçleri bana da inandırıcı gelmiyor açıkçası. Bu söylediklerine kendileri inanıyor mu çok merak ediyorum. Çok ileri gitmek istesem de bu sadece taraftarı kandırmaktır. Bu durumda takım yönetiminin siyasete döndüğünden bahsedilebilir.
Yukarda bahsettiğim gibi takımın üzerine kurulduğu felsefe bir şey iken, Mancini’nin uygulatmaya çalıştığı felsefe bambaşka bir şeydi. Bu, hem futbolcuları hem de teknik heyeti yorar. Ünal Aysal’ın yerinde olsam teknik direktör değişikliğini mümkünse sonraki sezona ertelerdim. Ki bu sayede yeni gelen teknik direktör kendi felsefesini oturtabilsin.
Yukarıdakilere ek olarak aklımdan sürekli geçen bir şeyi eklemek istiyorum. Bugüne kadar Galatasaray’a gelmiş kaç tane hoca bu takıma savunma yaptırmaya çalışmış, planlarını önce gol yememeye odaklamış ve başarılı olmuştur? Bunun cevabı bugüne kadar sadece Lucescu’dur. Başka herhangi bir teknik direktör Galatasaray’ı öncelikle gol yememeye odaklayarak başarıya ulaşamamıştır. Mancini gibi bir teknik direktörün, yani savunma baş tacı eden bir hocanın, Galatasaray’a gelmesi öncelikle herkesi şaşırtmıştı. Ki, Fatih Terim ile Mancini felsefeleri arasında dağlar değil kıtalar kadar fark vardı. Bir hoca takımı öncelikle hücum için kurarken diğeri önceliği savunmaya veriyordu. Mancini bir sezon başında gelseydi belki daha şanslı olabilirdi fakat sezon ortasında geldiği için ona da bir suç yüklemek bence mantıksız olur.
Eğer Fenerbahçe’ye gelirsek, bu sezon Fenerbahçe Aykut Kocaman dönemine göre bir çağ atladı diyebiliriz. Ersun Yanal, takımın önceki senelerdeki mantalitesini tamamen değiştirdi ve önceliğini hızlı hücum organizasyonlarına verdi. Önceden “Gol yemeyeyim, illa ki sonra gol bulurum.” diyen Fenerbahçe bu sezon bütün gücüyle rakiplerine saldırmaya başladı. Söylemesi ilginç ama geçen seneki Galatasaray kimliği bu sene Fenerbahçe’ye geçti. Ki genelde böyle bir kimlikle oynarsanız Türkiye’de başarılı olursunuz. Büyük takımlarla oynarken gol yememeyi düşünebilirsiniz, skora da yatabilirsiniz fakat bir Anadolu kulübüyle oynarken önceliği gol yememeye verirseniz çok kısır bir maç İzlemeye mahkum olursunuz. Emin olun karşı taraf da gol yememeye bilenmiştir. Bu yüzden eğer şampiyonluk gibi bir iddianız varsa önceliğiniz hücum olmalıdır Türkiye’de. Bunu yapmazsanız şampiyonluk gibi bir şey sizin için pek gerçekliğe dökülecek gibi durmayabilir. Ki bu seneki Galatasaray’da sanırım bu açıkça görülüyor.
Son olarak da Galatasaray’ın deplasmanlardaki silik görüntüsünün büyük bir takıma yakışmadığını belirtmek isterim. Eğer şampiyonluk istiyorsanız deplasmanda kazanmayı bileceksiniz. Aksi takdirde hayalleriniz suya düşer ve siz de onlarla birlikte gemiden kovulursunuz.

Galatasaray Neden Geçen Sene Kadar Başarılı Olamadı

Bu yazımda Galatasaray’ın geçen seneki kimliğinden neden uzaklaştığına ışık tutmaya çalışacağım. Aklıma gelen her şeyi mantıklı bir çerçevede sizlere sunmak için elimden geleni yapıp gerçeklerden sapmamaya özen göstermek ilk prensibim olacak. Umarım herkes için faydalı bir yazıya imza atabilirim.
Her neyse, ilk sebep takım iskeletinin Fatih Terim döneminden kalma olması. Fatih hoca mümkün mertebe takımı sahaya hücum presle sürerdi. Bu, rakibin nefes almasını engeller, Galatasaray savunmasına pek bir iş düşmezdi. Ancak Galatasaray yüklendiğinde bir kontra atak savunmayı zorlardı fakat bu da pek bir problem yaratmazdı bu oyun şablonunda. Galatasaray, takım halinde aktif hücum ve aktif defans yaptığı için başarının kapısını aralamıştı. Hücum pres günümüzde özellikle Avrupa’nın büyük takımlarının uyguladığı önemli bir silahtı ve Fatih Terim’in Galatasaray’ı bunu çok mükemmel bir şekilde başarıyordu. Ki kadro da hemen hemen geçen seneki takım ile aynı olduğu için bu sene de aynı mantaliteyle oynatılması mantıklı olurdu. Fakat, teknik direktör değişimiyle bu felsefe değişti ve Galatasaray Mancini ile birlikte hücum presten vazgeçmiş bir yapıya büründü. Artık sahada her şeyi tamamen kontrollü bir şekilde yapmaya çalışan, hücum yaparken fazla risk almayan bir Galatasaray vardı. Bunun Galatasaray’a uyup uymayacağı açıkçası sorgulanır bir şey konumundaydı. Çünkü Galatasaray hiçbir zaman savunma yaparak bir yerlere gelmemiştir. 1996 yılından beri hangi teknik direktör hücum yapmayı geri plana attıysa sistemi Galatasaray’da başarısız olmuştur. Ki Mancini de ilk senesinde bu batağa saplanmış gibi duruyor. Önümüzdeki sezon neler yapabileceğini görmek lazım.
Galatasaray’ın deplasmanlarda çok silik bir yapı göstermesi de bu seneki başarısızlığın temel noktalarından bir tanesi. Galatasaray, içerde gerçek bir aslan gibi top oynarken deplasmana çıktığında adeta bir kediye dönüyor. Kazandığı deplasman sayısı bir elin parmaklarını bulmuyor sarı-kırmızılı ekibin. Ki böyle bir istatistikle şampiyon olmayı düşlemek hayalperestliğin ötesine geçemez. Galatasaray taraftarı hadi bu deplasman dedikçe hayal kırıklığına uğradı. Bu sebepledir ki zirve yarışından Galatasaray bu kadar uzaklaşmış bir durumda. Deplasmanda beraberliğin bile kötü sayıldığı bir futbol kulübünde siz deplasmandan galibiyet çıkarmaya hasret iseniz bu sizi elbette şampiyonluk yolundan çıkaracaktır. Mancini’nin önce savunma diyen felsefesi Galatasaray’ı deplasmanlarda hücum futbolu oynamaktan alıkoymaktadır. Fatih Terim döneminde iç saha-deplasman farkı bu kadar yoktu. Nedeni ise takımın deplasmanda koyduğu duruşun kendi sahasından pek bir farkının olmaması idi. İç sahada taraftarıyla bütünleşen takım kontrolü elinden bırakmazken deplasmanda taraftar desteğinden yoksun olunca adeta kimliğini kaybeder hale gelmiş durumda. Bu durum seneye de devam ederse Galatasaray bir sene daha şampiyonluktan uzak kalmış olacak. Bu durumu değiştirmenin yolu ya teknik direktör değişikliğine gitmektir, ki Galatasaray’ın önceden beri gelen felsefesini sahaya koydurabilecek birinin gelmesi bu noktada faydalı olur, ya da Mancini’nin sene sonunda her istediğini yaptırabileceği bir kadro kurmasıdır. Aynı kadroyla devam edilmesi halinde başarının gelmeyeceği açıktır ki istenilen savunma düzeyine de ulaşamayan bir takım görüntüsündedir Galatasaray. Beklemek ve gelecek seneyi görmek bence en mantıklı tutum olur. Bir hocayı yarım sezon verip başarısızlığından sonra onla yolları ayırmak bence o hocaya haksızlık olur ki bahsi geçen hoca da bütün dünyanın tanıdığı Mancini’dir. Ayrıca Mancini’nin istatistiklerine bakıldığında ilk senesinde genel olarak başarısız olduğu göze çarpar. Sonraki senelerinde ise takımı müthiş bir savunma düzeyine ulaşır, ve bu savunma anlayışıyla beraber hücum gücü de artar ve şampiyonluğa ulaşır.
Sonuç itibariyle, Galatasaray büyük bir felsefe değişikliğini sancılarını çekmektedir. Bu sancılar sona erdiğinde Galatasaray büyük ihtimalle tekrar iddialı bir takım haline gelecektir.

2 Şubat 2014 Pazar

Eskişehirspor 2 - 1 Fenerbahçe




Fenerbahçe için ikinci yarıdaki zor olduğu söylenegelen deplasman serisinin ilkinde puan kaybı yaşandı. Hem de kötü bir futbolla. Karabük maçındaki gibi sahada ezilen bir takım yoktu ama, kalite olarak beklenilen düzeyde değildi takım.

Maçın başın itibaren ilk yarım saatte Fenerbahçe orta sahası rakibe çok kolay geçiş izni verdi. Eskişehirspor pek fazla zorlanmadan, baskı yemeden rakip kaleye doğru ilerledi. Fenerbahçe orta sahası iyi pres yapamadı, baskılı oynayamadılar. Özellikle Holmen uzun bir aradan sonra oynadığından dolayı kendinden değildi. 

Fenerbahçe ileriye çıkmakta zorluk çekerken Moussa Sow içeri kat ederek orta sahada adam fazlalığı yaratıp takımı rahatlatmak istese de bu da tutmadı. Fenerbahçe nitelik sorunu yaşıyordu bu bölgede. Ve Bienvenue'nün golü geldi, Fenerbahçe geriye düştü.

Ardından çabucak reaksiyon gösteremediler. Ersun Yanal Emre'yi ısındırmaya gönderdi, muhtemelen Holmen'le yer değiştirmeyi düşünüyordu. Ancak Webo sakatlanıp oyundan çıkınca ve yedekte de bir başka golcü olmayınca, Emre Holmen'in değil Webo'nun yerine oyuna girdi. 

Sow en uca geçti, orta saha da 4'lendi, Emre ile birlikte kalabalıklaştı. Az önce bahsettiğimiz bu nitelik sorunu kısa vadede çözüldü, Fenerbahçe belki de maçın başından beri ilk kez üst üste olumlu paslar yapıp organize bir şekilde kaleye akın yaptı ve beraberlik golü geldi. Atağı başlatan pas Emre'den gelmişti. 

Ardından son 5 dakikada oyunun kontrolünü ele aldılar, Caner'in de hücuma olan desteği takdire şayandı.

Ancak kısa vadede beraberlik golünü getirip orta sahaya ilaç olan Emre değişikliği, ikinci 45 dakikada işe yaramayan bir plana döndü. Fenerbahçe 4 orta sahayla, asimetrik bir dizilişle oynuyordu. Ne baklavalı ne de klasik 4-4-2 orta sahasıydı bu. Ve oyuncu profilleri açısından da defansif özellikleri yüksek olan oyunculardan kurulu bir orta sahaydı.

Haliyle top ileri taşınamadı, Holmen, Meireles ya da Emre ileriye dripling yapmadılar, rakibi zorlamadılar. Kuyt ve Caner'in bireysel çabaları yetmedi, Sow ileride yalnız başına kaldı. Eskişehirspor orta sahada kalabalık olmamasına rağmen Fenerbahçe etkinlik gösteremedi. Baskı ve pas kalitesi eksikliği vardı.

Holmen'in çıkıp Mehmet Topuz'un oyuna girişini ileriyi zorlama adına olumlu bir değişiklik olarak yorumladım. Ancak aynı dakikalarda Ertuğrul Sağlam risk alıp Necati ve Kamara'yı oyuna sürünce maçın kontrolü tamamen ev sahibinin eline geçti. Erkan Zengin, Necati, Tarık, Jorquera ile topa sahip oldular, Fenerbahçe kalesine sık sık akın yaptılar.

Fenerbahçe orta sahada pas organizasyonunu bir türlü kuramazken Salih 79. dakikadan daha önce oyuna girebilirdi. 

Ancak Eskişehir 83'te Erkan Zengin'in harika golüyle galibiyet golünü attı. Maçın en iyisinden gelen bir galibiyet golüydü.

Sonuç olarak, Fenerbahçe'de yedek forvet sorunu ortaya çıktı. Emenike sakat, Webo da sakatlandı. Kulübede adam yoktu. Ayrıca orta saha merkezinin ileriye destek veremediği de gördük. Puan farkı yarın 7'ye inebilir ayrıca.

27 Ocak 2014 Pazartesi

Gol Krallığı

Futbol sevgisi insanın ilk topla tanışmasıyla başlar.Yıllar geçtikçe de katlanarak artar.Hele ki erkek çocuğuysanız futbol hayatınız da önemli bir rol oynar.Hatta hayatınızın merkezin de futboldan başka bir sevgiye yer yoktur.Aşık da olursunuz ama futbol sevgisinin yeri hep ayrıdır.Kimsenin de o sevgiye müdahale etmesine tahammül edemezsiniz.
Futbolla alakalı her şey sizin önceliğinizdir.Gazete okurken ilk açtığınız sayfa Futbol sayfası olur.Futbolcuları ve hayatlarını çok iyi bilir , takip edersiniz.Hangi futbolcu bu sezonda kaç gol attı sizden iyi kimse bilmez.Değil Türkiye Dünya Liglerinde ki golleri bile ezbere bilirsiniz.Hatta tuttuğunuz takımın haricin de birde tuttuğunuz Futbolcunuz vardır.Onun Gol Krallığı olmasını arzularsınız.Her hafta atılan gollere bakıp sizin tuttuğunuz futbolcunun golünü hesaplarsınız.Artık bunun için büyük bir kolaylık var.
Sitemiz bünyesinde oluşturduğumuz Gol Kralı cetvellerin de kim ne kadar gol attı.Kim gol krallığına yakın.Gol kralı olmak için kaç gol atılması lazım ? hepsi ile alakalı en güncel yazıları bulabileceksiniz.Sitemiz her hafta güncellenip tamamen sizin istekleriniz göz önün de tutularak hazırlanmıştır.





http://www.golkralligi.com/

9 Ocak 2014 Perşembe

Bloglar Öldü, Medyada Yeni Dönem Başladı!




Ben bu blogu Ocak 2010'da açmadan önce, Türkiye'deki futbol bloglarının zirve yaptığı bir dönemdeydik. Blogları okuyunca futbol hakkında aslında ne kadar az şey bildiğimi, kalıplaşmış analizlerin dışına çıkıp daha büyük şeyler görmenin zamanının geldiğini farkediyordum. Aceto Balsamico, Noat Samisa, Uçan Hollandalı, Borges, Alper Öcal, Parma Maniac, Papazın Çayırı, PCLionFC ve daha niceleri, her gün bir şeyler yazarlardı. Her gün yeni bir şey öğreniyordum. Sabahları kalktığımda blog listemi kontrol edip yeni yazıları okumak için can atıyordum. O kadar keyifliydi ki, inanılmaz zevkliydi. Gün içinde birden fazla blogun güncellendiğini görünce kendi kendime heyecanlanır, önce hangisini okumaya başlasam diye tatlı bir telaş içine girerdim. O dönemi çok özlüyorum.

Ardından hayatımıza twitter girdi. Oradaki gündemi takip edip oranın bir parçası oldu herkes. Bloga yazı yazma sıklıklarını giderek azalttılar. Ve 2011 Temmuz'undaki şike dalgasının ardından artık neredeyse ölme noktasına geldi bloglar. Ya ayda bir yazı giriliyordu, ya da tamamen kapandılar.

FutbolBurada.com sitesinde birliktelik oluşturdular ama site kısa sürede kapandı. Hayatım Futbol dergisi de hala varlığını sürdürüyor. Ama bence yetmiyor.

Tabi bundaki en büyük etkenlerden biri de blog yazarlarının ününün blog dünyasının dışına çıkıp başka kapıların açılmasını sağlamasıydı. Yukarıda saydığım blogcular (Aceto ve Parma hariç) ve bazı başka isimler, artık yazılı ve görsel medyada çalışmaya başladılar. Ulusal gazetede yazı yazma, iddaa tahminleri yapma, radyo programları yapma ve televizyon ekranlarına çıkma dönemi başladı. Hepsi bunu hak etmişlerdi. Helal olsun. Bilgi birikim ve kalemlerinin kuvvetliliğiyle, futbolu daha geniş bir alanda yorumlama imkanı buldular. Umarım çok daha iyi yerlere gelirler. Yeni nesil medyanın bir ayağını şimdiden oluşturuyorlar zaten.

Ancak hal böyle olunca, bloglarına artık iyice yazmamaya başladılar. O eski yazıları, o tatlı blogları özlüyorum. Keşke o dönemlere dönebilsek. Yine de bana başka bir ufuk kazandırdıkları için hepsine teşekkür ediyorum.

2 Ocak 2014 Perşembe

Genel Bir Fenerbahçe Analizine Ne Dersiniz?

Genel bir Fenerbahçe analizine ne dersiniz? Birazcık futbol sohbeti sizin için fena olmaz sanırım. Genel olarak Fenerbahçe futbol kulübünün ligdeki başarısından bahsetmek istiyorum sizlere.
Öncelikle, Fenerbahçe’nin şampiyonluk yarışı kızışmadan önce diğer kulvarlardan çekilmesi, diskalifiye edilmesi lig için bir avantajdı. En büyük rakibi Galatasaray’ın henüz bir ay önceye kadar üç kulvarda mücadele etmesi de bu doğrultuda sarı-lacivertli takım için avantajlı bir durumdu. Ne yazık ki bugüne kadar ülkemizde hem Avrupa hem lig başarısını aynı anda sürdürebilen takımlara rastlamak pek mümkün olmamıştır. Bu yüzden dediğim gibi Avrupa kupalarında mücadele etmemek, kupadan da elenmek Fenerbahçe’nin lig adına ekmeğine yağ sürdü. Gönül isterdi ki Fenerbahçe hem Avrupa’da hem ligde kıyasıya bir mücadele versin ama malum olan bazı sebepler nedeniyle bu mümkün olmadı. Her neyse sadece ligde yarışmak Fenerbahçe için bir avantajdı.
İkinci olarak Ersun Yanal, Aykut Kocaman felsefesini tamamen yıkarak yerine kendi felsefesini getirdi. Öncelikle Aykut Kocaman’ın bakışını açıklamak gerekirse sayın Kocaman öncelikle gol yememeyi kendine kural edinmişti ve bu yüzden genel itibariyle takımı kontrollü bir dizilişle, ki çoğunlukla bu 4-2-3-1 oluyordu, sahaya sürüyordu. Bu durumun aksine Ersun Yanal ise takımını sahaya öncelikli olarak gol bulmaya yönelik bir bakış açısıyla süren bir teknik direktör. Ki bu mantaliteyi şimdiye dek Fenerbahçe’de de başarıyla uygulayabilmiş gibi duruyor. Ve büyük ihtimalle de şampiyonluğu kaptırmayacak gibi duruyor Fenerbahçe. Önceki sene takım olarak yana ve geri pas yapma alışkanlığı olan takım, bu sene bu anlayıştan tamamen sıyrılarak ileri oynamayı kendine amaç edinmiş durumda. Bu her ne kadar riskli bir durum gibi görünse de bahsettiğimiz akım üç büyüklerden biri olunca Türkiye’de başarısız olması çok yüksek bir ihtimal gibi durmuyor. Geçen seneki tek forvetli sistemden 3 forvetli sisteme geçen Ersun Yanal takımı hücum pres yapmaya da teşvik ettiği için rakip takımlar için pas yapacak bir alan bulunmuyor. Önceden ise Fenerbahçe genel itibariyle rakibini 2. bölgede karşılardı. Bu da büyük bir takım için bir handikap gibi duruyor. Ayrıca, geçen sene öne geçtikten sonra skor korumaya yönelik bir felsefe benimseyen takım bu sene öne geçtikten sonra geri çekilmiyor, aksine daha da saldırganlaşarak galibiyeti perçinliyor. Bu da rakibin oyuna ortak olmasını engelleyen bir unsur. Aykut Kocaman öne geçtikten sonra oyuna ön libero sokan bir hocayken Ersun Yanal forvet çıkarıp forvet sokan bir isim. Ki 3 büyük takımdan birinin hocası iseniz yapmanız gereken de budur Anadolu takımları karşısında.
Ve bu sene geçen senenden farklı olarak Fenerbahçe son dakikaları çok iyi oynayan bir takım haline gelmiş durumda. Bunda takımın kondisyon gücünün çok yukarıda olmasını büyük önemi var sanırım. Rakiplerine nazaran oyunun son dakikalarında da dinç kalabilen takım gereken golü sürekli bularak bugüne kadar puan kayıplarını minimuma indirmiş durumda. Bir diğer rakibi Beşiktaş ise bu durumda Fenerbahçe’nin tersi nitelik taşıyor. Siyah-beyazlı takım oyun sonlarını oynayamaması nedeniyle puanlar kaybetmekte, elindeki puanlara rakiplerini ortak etmekteydi bugüne dek. Fenerbahçe futbol takımı bu sene bize “Futbol 90 dakikadır.” sözünü birçok kere tekrar ettirdi. Bu açıdan bir tebriği hak ediyor takım. Fenerbahçe’nin Galatasaray’a göre artısı ise deplasman grafiğinin iç saha grafiğine göre çok dalgalı olmaması. Deplasmanlardan mümkün olan maksimum puanı çıkaran Fenerbahçe ezeli rakibiyle aradaki farkı bu noktada açtı ve adeta bugüne gelene dek işi bitirdi.
Sonuç itibariyle iki sene arasında Fenerbahçe açısından muhteşem bir fark var ve bu fark Fenerbahçe’yi aşırı derecede ileri taşımış durumda.

31 Aralık 2013 Salı

Fenerbahçe 5 - 1 Kayserispor




Kayserispor teknik, hızlı, genç bir ekip. Topu seviyorlar. Topu ayaklarında tutmayı seviyorlar. Bu yüzden de ligin en çok faul yapılan takımı konumundalar. Ligdeki pozisyonları da malum. Bir an önce dipten çıkmak istiyorlar. Fenerbahçe ise vitesi inanılmaz yükselttiği haftaların ardından geçen hafta Karabük'te virajı dönemedi. Ligimizde medya desteğinin her hafta birden bire değişeceği gerçeğinden yola çıkarak, haftalardır aldıkları sonucun tesadüf olmadığını kanıtlamak isteyeceklerdi Kayseri önünde. Yani her iki takımın da kazanmak zorunda olduğu bir maçtı, bu yüzden de ben karşılıklı gollerin olacağı, bol pozisyonlu bir maç bekliyordum. Bol pozisyon ve gol gördük ancak oyundaki kalite açısından denk değildi iki takım.

Kayseripor 4-3-3 dizilişiyle hızlı, atak, saldırgan başladı. Fenerbahçe de bu baskıya aynı şekilde karşılık verdi. Orta sahalar çabuk geçildi, sürekli gözlerimiz sağa sola çevrilmekten yoruldu. Tempo ve heyecan yüksekti, adeta bir Premier Lig maçı izliyor gibiydik. Ancak bu tempo futbolu bizim ülkeye oldukça uzak; ağır gelen bir futbol. İki takım da bu viteste 90 dakika oynasalar bayılan futbolcular olur. Haliyle 15 dakikalık bu futbolun ardından soğukkanlı olan takım oyunun temposunu düşürüp kontrolü ele alacaktı. Bu takım da Fenerbahçe oldu. Tecrübeliler ve kaliteliler. Topa sahip olup vitesi düşürdüler, kendi futbollarını oynamaya çalıştılar. Ama yine de bu geçiş süreci hızlı olmadı. Orta üçlüyle hücum üçlüsü arasında pas köprüsü kolay kurulamadı. Mehmet Topal üçüncü bir stoper gibi oynuyor zaten, hücuma hiç çıkmıyor. Meireles de oyuna katılmakta gecikti. Maçın en iyilerinden Cristian ileriyi zorluyordu. Özellikle Emenike'yi hedefledi sürekli. Ama geçmiş maçlarda gördüğümüz o Sow - Kuyt - Emenike'nin geriden sürekli desteklendiği akışkan futbolu pek göremedik. Bu aşamaya yükselmek gecikti. Kayseri orta sahada kalabalıktı, merkezi iyi kapatıyordu, Fenerbahçe de bunu Gökhan Gönül'ün sağdan bindirmeleri ve Sow'un orta sahaya gelip pas alışverişine girmesiyle kırmaya çalıştı. İlk yarının sonuna doğru da artık kontrolü tamamen eline aldı. Yine de ceza sahası içine çok fazla giremediler, sürekli uzaktan şut denediler. Cristian ve Meireles önderliğinde.

İkinci yarıya girildiğinde Prosinecki Sefa'yı çıkarıp Monche'yi sağa çekti. Sefa'nın yerine giren Alper sol beke geçerken Ömer Bayram da sol öne yerleşti. Daha çok hücum yapmak istediler. Ama bu değişikliklerin ne kadar başarılı olduğu tartışılır. İkinci yarının hemen başında Cristian'ın penaltı golü geldi. Soldan gelişen bir ataktı. Sow'un attığı gol de yine soldan Kuyt'ın geliştirdiği bir ataktı. Bobo'nun beraberliği getiren golünden hemen 2 dakika sonra Fenerbahçe'nin Sow'la tekrar öne geçmesiyle maç fiilen bitti. Kayserispor sahadan silindi. Fenerbahçe de rahatladı. Halı saha maçına döndü maç. Teknik, taktik vs. yoktu artık. Ve halı saha maçında atılan goller gibi inanılmaz güzellikte goller izledik. Sow, Emenike, Caner müthiş goller attılar.

Maçta eleştirilecek iki önemli noktadan ikisi de teknik direktörle alakalı. Bobo bütün maç dökülüyorken, Fenerbahçe kendini rahatlatan skoru çok erken bulmuşken, Kayseri de hücuma hiç çıkamıyorken yedekteki Nobre neden dakika 80'de oyuna girdi? Daha erken girip en azından maçın halı saha maçına dönmesini engelleyebilirdi. Bir eleştiri de Ersun Yanal'a. 3-1'lik skor 63'te geldikten hemen sonra Salih'i oyuna sokmalıydı. Ancak bekledi. 4'üncü gol 70'te geldi, bekledi. 5. gol 76'da geldi, yine bekledi. Ve 86'da oyuna soktu. Salih altyapıdan dün çıkmış, heyecanlı bir genç değil. Oynadığı futbolla bu ligin en özel gençlerinden biri olduğunu defalarca gösterdi, artık ona daha çok süre verilmeli. Tam kendini geliştirip üst düzey maçlar için hazır hale gelecek döneminde. Ancak Ersun Yanal onu neredeyse hiç düşünmüyor. Ligin ikinci yarısında maçlar daha da sertleşeceği için Ersun Hoca'nın Salih'e ilk yarıda verdiği süreden daha fazla süre vereceğini sanmıyorum. Bu yüzden devre arasında sürekli oyanayacağı bir takıma kiralanma formülü gündeme gelebilir. Hem kendi gelişimi için bu şart, hem de futbolseverler bu kadar yetenekli bir futbolcunun yeteneğinden mahrum kalmamalı diye düşünüyorum.

Sonuç olarak, Fenerbahçe de bu maçla birlikte devreyi 8 puan önde, şaaşalı bir galibiyetle bitirerek Karabük'te çizilen karizmasını tekrar yükseltti, bu ligin en büyük favorisi olduğunu tekrar gösterdi.

Ne Aramıştınız

''Hayata dair ne öğrendiysem futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.''
Albert Camus.

Popüler Yazılar

Zİyaretçİler

Futbol Blog. Blogger tarafından desteklenmektedir.