Futbol ; Faİr Play, Cesaret, Mücadele ve Zafer...
galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Haziran 2014 Pazar

3 Büyüklerin Hayal Kırıklıkları

Bu yazımda size Süper Ligde iyi işler başaran büyük takımlar ve hayal kırıklığına yol açan büyük takımlardan bahsetmek istiyorum. Bütün takımları en üstten en alta birkaç cümleyle açıklamak en iyisi olur sanırım.
 Fenerbahçe’yle başlayalım. Sarı-lacivertli ekip bu sene geçen seneye göre kendine çok şey kattı ve bu sene adeta şampiyonluğu garantilemiş bir noktaya geldi. Bu durumun birçok dış etkeni olsa da ana sebep Ersun Yanal’ın takıma geldikten sonra takım kimyasını acayip şekilde değiştirmiş olması. Sayın Yanal takımı tamamen ileri oynama felsefesine göre hazırladığı ve bunda da başarılı olduğu için şu an iyi bir noktada olan takımının keyfini sürmekte. Geçen seneki felsefede kalan bir Fenerbahçe’ye şahitlik etmiş olsaydık şu anki puan farkını göremeyebilirdik. Ersun Yanal, başarının baş mimarı.
Beşiktaş’a geldiğimizde, açıkçası kulüpten başarısız olarak bahsetmek Slaven Bilic ve öğrencilerine apaçık bir haksızlık olur. Bu takımın çok daha yüksek bütçelerle kurulmuş Galatasaray’ı an itibariyle arkasında bırakması her ne kadar Beşiktaş’ın başarısı mıdır Galatasara2yın başarısızlığı mıdır tartışmaya değer bir konu olsa da sonuç itibariyle bir gerçeklik var ve bu gerçeklikte Beşiktaş Galatasaray’ı arkasında bırakmış durumda. Kadro kalitesi itibariyle Beşiktaş’ın başarısız olduğunu hiç düşünmüyorum. Her ne kadar büyük takımların bütün sezonlara mutlak şampiyonluk parolasıyla girdiklerini düşünsek de Beşiktaş’ın içinde bulunduğu maddi duruma rağmen şu an ligde 2. durumda bulunması bence takdire şayan bir durum. Ayrıca bütün kamuoyunun da kabul ettiği gibi siyah-beyazlı takım özellikle bu sene hakemlerin kurbanı olmuş gibi duruyor. Karşılaştıkları hatalar olmasaydı belki şu an Fenerbahçe’yle puan puana yarış içinde olacaklardı. Böyle bir durumda Beşiktaş başarısız bir takımdır demek bence abesle iştigalin en önde koşanlarından biri olur ki mantıksız bir yaklaşım olduğu aşikardır.
Galatasaray’a geldiğimizde durumların bu sene için pek de iç açıcı olmadığını görüyoruz. Yüksek bütçe ile kurulan bir takım ve Dünya seviyesindeki bir hoca ile gelinen nokta hiç kimseyi tatmin etmemiş gibi görünüyor ki tatmin olmak da mümkün değil. An itibariyle Mancini’nin elinde herhangi bir somut başarı yok. Bu da Galatasaray’ın başarısız olduğunun bir göstergesidir. Yarın (16.04.2014) günü Bursaspor ile Ziraat Türkiye Kupası rövanş maçında karşılaşacak olan Galatasaray’ın elinde kalan tek kulvar kupa. Deplasman istatistiği göz önünde bulundurulduğunda bu maçtan Galatasaray lehine bir skor beklemek de pek gerçekçi durmuyor açıkçası. Chelsea maçında silik bir görüntü vermese Şampiyonlar Ligi performansı daha başarılı gözükecek olan takım son oynadığı maçla bunu gölgelemiş durumda. Oysa çıktığı grupta Real Madrid ve Juventus vardı ve Juventus’u saf dışı bırakarak bir üst tura çıkmıştı Galatasaray. Şu anki tablo Galatasaray için pek iç açıcı görünmüyor. Mancini’nin yerinde kalabilmesi için en azından Türkiye Kupasını kazanması gerekiyor diye düşünüyorum.
Trabzonspor’a geldiğimizde ise istikrardan bahsetmek adeta imkansız. Galatasaray gibi iç saha-dış saha farkı da yok. Kendi sahasında da dışarıda da istikrarsız bir Trabzonspor görüyoruz. Böyle bir istatistikle şampiyonluk zaten hayale yakın bir durumken bu görüntünü Fenerbahçe’nin en muhteşem sezonlarından birine denk gelmesi de diğer iki büyük kulüp gibi Trabzonspor’un da şanssızlığı olarak göze çarpıyor. Bu durum Mustafa hoca döneminde de böyleydi, ondan sonra da pek bir şey değişmedi açıkçası. Hal böyleyken Fenerbahçe bu farka ulaşmasa, başka bir takım ulaşacaktı ki Trabzonspor yine şampiyonluktan uzak bir görüntü sergilemiş olacaktı.
Sonuç itibariyle Fenerbahçe ve Beşiktaş’tan başarılı olarak bahsedilebilirken, Beşiktaş için en azından başarısız denilebilir, Galatasaray ve Trabzonspor için aynıları söylenememektedir.

24 Şubat 2014 Pazartesi

Galatasaray Neden Geçen Sene Kadar Başarılı Olamadı

Bu yazımda Galatasaray’ın geçen seneki kimliğinden neden uzaklaştığına ışık tutmaya çalışacağım. Aklıma gelen her şeyi mantıklı bir çerçevede sizlere sunmak için elimden geleni yapıp gerçeklerden sapmamaya özen göstermek ilk prensibim olacak. Umarım herkes için faydalı bir yazıya imza atabilirim.
Her neyse, ilk sebep takım iskeletinin Fatih Terim döneminden kalma olması. Fatih hoca mümkün mertebe takımı sahaya hücum presle sürerdi. Bu, rakibin nefes almasını engeller, Galatasaray savunmasına pek bir iş düşmezdi. Ancak Galatasaray yüklendiğinde bir kontra atak savunmayı zorlardı fakat bu da pek bir problem yaratmazdı bu oyun şablonunda. Galatasaray, takım halinde aktif hücum ve aktif defans yaptığı için başarının kapısını aralamıştı. Hücum pres günümüzde özellikle Avrupa’nın büyük takımlarının uyguladığı önemli bir silahtı ve Fatih Terim’in Galatasaray’ı bunu çok mükemmel bir şekilde başarıyordu. Ki kadro da hemen hemen geçen seneki takım ile aynı olduğu için bu sene de aynı mantaliteyle oynatılması mantıklı olurdu. Fakat, teknik direktör değişimiyle bu felsefe değişti ve Galatasaray Mancini ile birlikte hücum presten vazgeçmiş bir yapıya büründü. Artık sahada her şeyi tamamen kontrollü bir şekilde yapmaya çalışan, hücum yaparken fazla risk almayan bir Galatasaray vardı. Bunun Galatasaray’a uyup uymayacağı açıkçası sorgulanır bir şey konumundaydı. Çünkü Galatasaray hiçbir zaman savunma yaparak bir yerlere gelmemiştir. 1996 yılından beri hangi teknik direktör hücum yapmayı geri plana attıysa sistemi Galatasaray’da başarısız olmuştur. Ki Mancini de ilk senesinde bu batağa saplanmış gibi duruyor. Önümüzdeki sezon neler yapabileceğini görmek lazım.
Galatasaray’ın deplasmanlarda çok silik bir yapı göstermesi de bu seneki başarısızlığın temel noktalarından bir tanesi. Galatasaray, içerde gerçek bir aslan gibi top oynarken deplasmana çıktığında adeta bir kediye dönüyor. Kazandığı deplasman sayısı bir elin parmaklarını bulmuyor sarı-kırmızılı ekibin. Ki böyle bir istatistikle şampiyon olmayı düşlemek hayalperestliğin ötesine geçemez. Galatasaray taraftarı hadi bu deplasman dedikçe hayal kırıklığına uğradı. Bu sebepledir ki zirve yarışından Galatasaray bu kadar uzaklaşmış bir durumda. Deplasmanda beraberliğin bile kötü sayıldığı bir futbol kulübünde siz deplasmandan galibiyet çıkarmaya hasret iseniz bu sizi elbette şampiyonluk yolundan çıkaracaktır. Mancini’nin önce savunma diyen felsefesi Galatasaray’ı deplasmanlarda hücum futbolu oynamaktan alıkoymaktadır. Fatih Terim döneminde iç saha-deplasman farkı bu kadar yoktu. Nedeni ise takımın deplasmanda koyduğu duruşun kendi sahasından pek bir farkının olmaması idi. İç sahada taraftarıyla bütünleşen takım kontrolü elinden bırakmazken deplasmanda taraftar desteğinden yoksun olunca adeta kimliğini kaybeder hale gelmiş durumda. Bu durum seneye de devam ederse Galatasaray bir sene daha şampiyonluktan uzak kalmış olacak. Bu durumu değiştirmenin yolu ya teknik direktör değişikliğine gitmektir, ki Galatasaray’ın önceden beri gelen felsefesini sahaya koydurabilecek birinin gelmesi bu noktada faydalı olur, ya da Mancini’nin sene sonunda her istediğini yaptırabileceği bir kadro kurmasıdır. Aynı kadroyla devam edilmesi halinde başarının gelmeyeceği açıktır ki istenilen savunma düzeyine de ulaşamayan bir takım görüntüsündedir Galatasaray. Beklemek ve gelecek seneyi görmek bence en mantıklı tutum olur. Bir hocayı yarım sezon verip başarısızlığından sonra onla yolları ayırmak bence o hocaya haksızlık olur ki bahsi geçen hoca da bütün dünyanın tanıdığı Mancini’dir. Ayrıca Mancini’nin istatistiklerine bakıldığında ilk senesinde genel olarak başarısız olduğu göze çarpar. Sonraki senelerinde ise takımı müthiş bir savunma düzeyine ulaşır, ve bu savunma anlayışıyla beraber hücum gücü de artar ve şampiyonluğa ulaşır.
Sonuç itibariyle, Galatasaray büyük bir felsefe değişikliğini sancılarını çekmektedir. Bu sancılar sona erdiğinde Galatasaray büyük ihtimalle tekrar iddialı bir takım haline gelecektir.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Hani Verdiğin Sözler?


"Rijkaard'ın iki yıllık sözleşmesi vardır ve önümüzdeki sezonda da beraber olacağız. Kim ne derse desin, nasıl yorumlarsa yorumlasın, biz teknik direktörümüzden memnunuz ve kendisiyle devam edeceğiz" (5 Nisan 2010)

"Teknik direktörümüz Frank Rijkaard sezon sonuna kadar bizimle olacak. Ayrıca Nisan sonuna kadar ne olursa olsun sözleşmesini uzatacağım. Kendisiyle problemimiz olduğu yönündeki haberler gerçeği yansıtmıyor" (3 Eylül 2010)

Bunlar Adnan Polat'ın demeçleri. Biri 6,5 ay önce, birisi 1,5 ay önce verilmiş. Hadi 6-7 aylık demeci anlarım (ki o da yanlış) da 1,5 ay önce verdiğin bir sözden neden dönersin? Ve ortada değişen çok bir şey yokken... Galatasaray 1,5 ay önce çok kötüydü, mağlubiyetlerin sayısı çoktu. Araya milli takım arası girdi ve 1,5 ayda en fazla 4 maç yapıldı. 4 maçta alınan sonuçlar, bu kadar net söylenen demeçlerin tükürülmesinin sebebi mi acaba?

Ben aslında Adnan Polat'a çok kızamıyorum. Türk futbolundaki genel bir sorun bu. Hocamızın arkasındayız demeçlerinin ardından küt diye yolların ayrılmasına alışığız. Ancak Adnan Polat biz sporseverler birçok şey vaad etmişti. 1,5 ayda ne, ne kadar değişti? Galatasaray o gün çok mu iyiydi de bugün dibe vurdu? Galatasaray o gün de kötüydü. Peki bir başkan neden böyle bir ifade kullanır ki? "Ne olursa olsun Rijkaard sözleşmesini tamamlayacak" demenin anlamı nedir? Bir teknik direktöre bu kadar körü körüne bağlanılır mı? Eğer takımın kötü gidişinden memnun değilsen ve ilerisi için hiçbir umudun yoksa, ne diye sırf kariyeri için o hocaya köpekler gibi sadık kalırsın? Ya da kalma vaadinde bulunursun? Sadık kalmadın zaten, kovdun. "Ne olursa olsun" demiştin. Ee ne oldu ki baba? Niye sözünden döndün?

Galatasaray Spor Kulübü yönetimi, çok ciddi bir hataya düşmüştür, işini eline yüzüne bulaştırmıştır, her şeyin içine etmiştir. Rijkaard'ı da yediler.

Peki bundan sonra ne olacak? Fatih Terim'in kapısını çalıp eli boş döndüler. Hikmet Karaman kulübüyle sözleşmesini uzattı, boş bir hoca bulmak da zor. Ne olacak şimdi? Hayırlısı olsun.

25 Mayıs 2010 Salı

Galatasaray'da Değişim


Yalnızca Frank Rijkaard'ı getirip Total Futbol oynayacaklarını sananlar tüm sezon boyunca Mustafa Sarp ve Mehmet Topal ortasahadan top çıkarırken eziyet çektiler. Hücumda usta ayakların var ama köprüyü sağlam tutacak kendi seviyende Xavi-Iniesta bulmalısın. Frank Rijkaard'ı çok överken takımdan beklentiler yükseltildi ve her futbolcudan ekstra şeyler istendi. Sanki Servet daha önce topu oyuna sokuyordu, ya da daha önce Mustafa Sarp müthiş arapasları atıyordu...

Beklentilerin karşılanamamasının sebebi Rijkaard değil yönetim ve medyadır. Futbolcuları ve takımı olduğundan daha iyi gösterdiler, herkes de buna paralel olarak müthiş bir takım bekledi. Sezona bu gazla çok iyi bir giriş yapıldı ama cesur Eskişehirspor karşısında ilk puan kaybedildi. Hem psikolojik hem de fiziki açıdan biraz gardı düşen Galatasaray, peşpeşe Ankaragücü ve Fenerbahçe'den 3'er gol yedi. İşler kötü giderken acımasızca eleştiriler sürekli yapılıyor bildiğiniz gibi. Arda'nın yatak odasından girip Rijkaard'ın adam olmadığından çıktılar. Devre arasında Jo alındı, alemci diye dışlandı. Galatasaray sezonu 3. bitirdi ve Rijkaard'la yapılacak değişimin ilk senesi kötü geçti.

Yönetim ve teknik heyet yeniden bir şeyler deniyorlar. Harry Kewell Mehmet Topal gitti; Leo Franco, Caner Erkin ve Jo başta olmak üzere birkaç futbolcu daha gönderilecek. Büyük ihtimalle yeni bir yabancı önlibero alacaklar. Defanstan aldığı topları hızlıca ileriye aktaran, topu ayağından çıkardıktan sonra sabit kalmayıp hücuma katılan; dönen toplardan yeni bir oyun kuran ya da şut çeken; bunun yanında ortasahada rakibi presle durduran ve iyi yer tutan bir ortasaha yalnızca Galatasaray için değil dünyadaki tüm takımlar için geçerlidir. Diyeceksiniz ki, bahsettiğin adamlardan dünyada 5 tane var zaten. Ama en başta dediğim gibi, kendi seviyende bir Xavi-Iniesta bulmak zorundasın. Yoksa vasat Sarp'a ve istikrarsız Elano'ya bakarsın tüm sezon.

Rijkaard'ın istediği şey, top kendilerindeyken hızlı ve isabetli paslarla rakip yarı sahaya yerleşmek, orada enine top çevirmek ve özellikle kanat akınlarıyla defansın dengesini bozmak. Bunun için de zeki ve çevik bir ortasaha gerekiyor. Elano bunu yapmaya çalıştı ama kendisinden ve arkadaşlarıyla olan iletişimsizliğinden dolayı çok yalnız kaldı ve isteneni veremedi. Kanatlarda bir problemi yok Galatasaray'ın. Keita ve Arda-Gio üçlüsü Türkiye'de çok az bulunan seviyede. Özellikle Keita ve Giovani çok çabuklar ve durdurulmaları çok güç. Rijkaard'ın tam istediği tarzda kanat oyuncuları.

Forvette ise Milan Baros'un yokluğunda sıkıntı çektiler. Mehmet Batdal nasıl bir yedek olacak göreceğiz. Ben olsam iki iyi ortasaha, bir stoper ve bir kaleci alırım. Rijkaard'ın yapmak istedikleri belki o zaman mümkün olabilir.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Arda Turan


Bir futbolcunun başarılı olabilmesi için ilk şart kafa olarak futbola hazır olması. Yeteneğin yanında psikolojik etkenler performansı çok büyük oranda etkiliyor.

Arda Turan hem yeteneği itibari ile hem de psikolojik anlamda bundan 1 sene öncesine kadar her anlamda hazırdı. Hakan Şükür gitti ve takımda bir boşluk oldu. Yeni bir isim lazımdı. Takımın simgesi olacak bir isim. En uygun isim Arda Turan'dı. İyi bir Galatasaraylı ve iyi bir futbolcuydu. Apar topar Arda'ya yüklendiler. Kaptan yaptılar, 10 numarayı sırtına geçirdiler. Bunda enteresan bir şey yok. Kaptanlığın yaşla ya da tecrübeyle doğru orantılı olduğunu söylemek çok mantıklı değil. Fernando Torres 17 yaşında Atletico Madrid kaptanlığına getirilmişti misal. Arda'ya bu görevin verilmesinde sakınca görmüyorum ben. Ama asıl sorun bundan sonra başladı. Artık Arda'ya başka bir gözle bakıldı. Simge isim arayan Galatasaray camiası, Arda'ya haddinden fazla değer biçti. Medya aşırı büyüttü, yönetim taraftara gaz verdi. Haliyle beklentiler yükseldi. Arda sezon başı itibari ile bu beklentileri karşıladı. Ama iyi futbolcuyla yıldız futbolcuyu birbirine karıştıran medyamız, düşen performansını artan performansı gibi aynı şekilde büyüttü, Arda ortaya futbol anlamında bir şey koyamayınca özel hayatı konuşulmaya başlandı.

Aslında burda kimsenin çok suçu yok. Ortak paydada herkes bir yerinden sorumlu. Arda'nın da bunda payı var elbette. Sürekli Liverpool'a gitmek istediğini söylemesi ayrı bir hava kattı.

Ben Arda'nın kötü bir futbolcu olduğunu düşünmüyorum. Ama bana göre yıldız da değil. Arda, takım kötü giderken takımı ateşleyecek veya kendi çabasıyla skor üretecek bir futbolcu olmadı hiçbir zaman. Mehmet Demirkol'a bu konuda katılmıyorum. Arda'nın yıldız olduğunu ve özel hayatının konuşulmasının normal olduğundan bahsediyor. Evet, yıldız futbolcuların özel hayatından konuşulması kadar normal bir şey yok ancak bu futbolcu sahada bunun karşılığını da verebilmeli.

Arda özellikle son 2-3 aydır bir form düşüklüğü yaşıyor. Aşırı normal. Ama beklentiler o kadar yükseltildi ve Arda o kadar apayrı bir köşeye konuldu ki, bu düşüş normal bir düşüş olarak görülmedi. Ben bekliyordum böyle bir ortam. Arda takım iyiyken yüksek performans gösterdi ama ne zaman işler kötü gitmeye başladı, Arda'nın grafiği o kadar aşağıya indi.

Son zamanlarda medyada Arda'nın Avrupa'ya gidip kurtulması gerektiği konuşuluyor. Eğer Arda böyle bir şey yaparsa açmak üzereyken dalından koparılan bir çiçekten farkı kalmaz. Kendisi her ne kadar burdaki ortamdan şikayet etse de kabul etmeli ki hala el üstünde tutuluyor. Avrupa'da bu fizikle tutunamayacağı gibi, medya kendisini bu kadar şımartmaz. Daha soğuk bir ortam bulur kendine. Ben olsam Galatasaray'da kovulana kadar kalırım. Zira kendisinin performansını yükseltecek en iyi ortam yine Galatasaray'da. Her şeye kafasını takıp aklını futbola vermezse üzücü bir son kendisini bekler. Geldi de zaten. Islıklandı Ali Sami Yen'de. Islıklayan taraftar zamanla çığ gibi büyür. Oynadığı futbolla bütün Türkiye'ye cevap verip tekrar işine odaklanmalı, yoksa bu işin sonu çok hayırlı gözükmüyor. Kendisi sıradan bir futbolcu değil ve performans düşüklüğü sıradan bir düşüklük gibi gözükmeyecek hiçbir zaman.

6 Nisan 2010 Salı

Rijkaard'ın Topu


Şu dünyada eleştirilmeyecek kişi ve olay yok. Saygı sınırları aşılmadığı sürece her şey eleştirilebilir. Günlük yaşamımda buna dikkat etmeye çalışırım. Ben olsaydım ben de eleştirebilirdim, diye düşünürüm. Bunun için, Frank Rijkaard'ı eleştirenlere kötü gözle bakanlara gülüyorum. Bu adam tanrı falan değil. Din konusunda eleştirmekten hepimiz çekiniriz ama konu futbol olunca her şey her şekilde eleştirilebilir. PSV Eindhoven'ı Şampiyonlar Ligi şampiyonu yaptıktan sonra Fenerbahçe'ye gelip Aydınspor'dan 6 yiyen Hiddink hakkında Şansal Büyüka'nın o zamanlar neler söylediklerine bir bakın derim.

Galatasaray'da sıkıntılı günler yaşanıyor. Rijkaard'dan beklenen verim alınamadı. İşler kötü gidince eleştiriler başladı haliyle. Benim de eleştirdiğim birkaç konu olmuştur, yalan yok. Ama Rijkaard'a tapan bazı kesimler var ki sanki bu adam göğü ikiye yarıp inmiş, sihirli bir top getirmiş gibi davranıyorlar. Eleştirenleri eleştiriyorlar. Halbuki durum basit. Ülkemize gelen ünü büyük bir teknik direktör var ve işler kötü gidiyor. Görmediğimiz şeyler değil. Daha geçen sezon Aragones hakkında neler söylendi hatırlayın. İkisinin ortak yönü ne peki? Futbolcu kariyerlerinin büyük başarılarla dolu olması, teknik direktör kariyerlerinin de futbolculuk dönemlerinden aşağı kalmaması. Sorun da burada başlıyor işte. Geçmişte başarılı olmuş her hocanın bizim ülkemizde de başarılı olacağını düşünüyoruz. Oynattığı futbolun ülkemizde uygulanabileceğini tartışmıyoruz, ya da başarılı olduğu ülkedeki şartları kendi ülkemizde sağlamıyoruz.

Bizim yönetimlerimizin yaptığı şey şu: Kadroyu hoca gelmeden kuruyorlar ve bu kadro ile hocanın başarılı olmalarını istiyorlar. Büyük bir ihtimalle başarı gelmiyor ve teknik direktörün basiretsizliğinden bahsediliyor. 1 senede Rijkaard'ın hocalığını bitirdik.

Adnan Polat'ın açıklamalarına göre seneye de Rijkaard ile devam edilecek. Çok doğru bir karar. Ben olsam şimdiden transfer hazırlıklarına başlarım. Rijkaard bir şans daha hakediyor çünkü.

Bakmayın Ahmet Çakar'a, Hıncal Uluç'a. Sporun S'sinden anlamadan futbolun santrforundan, basketin pivotundan, voleybolun smaçından bahseden bu adamları dinlemeyin.

Ben böyle yapıyorum. Ama üstte de dediğim gibi, bu Rijkaard'ın asla eleştirilmeyecek bir adam olduğunu göstermiyor. Bal gibi de eleştirilir. Ancak her şeyin dozunu ayarlamak lazım.

2 Nisan 2010 Cuma

TSL'nin İlk Beşine Genel Bakış


İlginç bir lig yaşadığımız kesin. Hiçbir takım önündeki maç için umut vermiyor, kazanılan 3 puanlar yalnızca haftanın sonucu gibi gözüküyor. Detaya girmeden, okuyucuyu da yormadan, ligimizin 28. hafta itibari ile ilk 5 sırasını oluşturan takımları hakkında bir iki kelam edelim.

Fenerbahçe ile başlayalım. Geçen seneki uyuşukluktan sonra Daum'la kazanılan Süper Kupa ile iyi bir başlangıç yapıldı, lige de bomba gibi girildi. 8'de 8 yapıldı ve ondan sonra çöküş dönemi yaşandı. Yılmaz Vural'a şov imkanı bile verildi. Bu takım sezon başından beri 4-2-3-1 sistemi ile oynuyor. Alex'in olmadığı maçlar da dahil çift forvet oynanılan maç yok. Kasımpaşa maçı hariç ben hatırlamıyorum. Stoper ikilisi Lugano-Bilica'nın güven veren uyumu ve Cristian-Emre ikilisinin defansif ve ofansif katkıları Fenerbahçe'yi ayakta tuttu. Sezon başından beri 3 kilit ismi var Kanarya'nın. Lugano, Emre ve Alex. Bu üçünden herhangi birinin olmadığı hemen hemen her maçta puan kaybedildi. Sorunlu bölge sol taraf. Solda denenmeyen oyuncu kalmadı aylardır. Roberto Carlos, Andre Santos, Vederson, Uğur Boral ve Özer değişmeli olarak forma giydiler. Roberto Carlos'un önünde oynayan kişi değişti genelde ve yeni transfer Andre Santos fazlasıyla sırıttı ön tarafta. Carlos'un gidişiyle sol beke kendisi geçti ve bu sefer onun önünde Vederson ile Özer oynadı. Özer'in varolan sakatlığı ve o bölgede sıkışıp kalmasıyla yeteri kadar topu iyi kullanamaması, rakiplerin daha çok sağ taraftan hücum geliştirmesine sebep oldu. Vederson da hem geride hem ileride vasatı hiçbir zaman aşamamış birisi. Sol taraf çok tartışıldı ama iyi ya da kötü bu günlere gelindi. Uğur Boral sakatlanmasaydı, hız problemi yaşayan Fenerbahçe'ye çok yararlı olabilirdi, ama aranan zamanlarda yok ortalarda. Medyamız abuk subuk işlerle uğraşacağına yararlı bilgiler verseler iyi olur. Fenerbahçe'nin hücuma çıkarken kaptırdığı topların istatistiğini istiyorum. Bu takımın hücuma çıkarken neden eziyet çektiğiyle ilgili güzel bir yazı görmek istiyorum. Ama yok. En fazla yine kendimiz tartışıyoruz. Bana göre iyi bir sol açık bu takıma basamak atlatır.

Galatasaray'ı bu blogda tartışmıştık ama kısaca üzerinden bir kez daha geçelim. Frank Rijkaard'ın gelişi ile beraber her alanda oyuna hakim olan, rakibe basan, tempolu bir futbol beklendi ancak mevcut oyuncu kadrosu ile bu çok da mümkün gözükmüyor. Bırakın Rijkaard'ın Total Futbol'unu, Ömer Üründül'ün kollektif futbolunu bile oynayamıyor şu takım. Hücumda Kewell, Baros, Arda vardı ve Elano, Keita, Giovani, Jo transfer edildi ama ironiye bakın ki ortasaha Mustafa Sarp-Mehmet Topal ikilisine emanet edildi. Koca sezon boyunca ayağa paslarla rakibe üstünlük kuran bir takım izleyemedik. Çoğu zaman bireysel çabalarla geldi goller. Ve bakın; Baros, Kewell sakatlandı ve Arda formsuzlaşmaya başladı, Galatasaray gol sıkıntısı çekiyor. Keita ve Giovani olmasa Ankaraspor'dan kötü takım olacak Cim Bom. Bu takıma iyi bir sol bek ve iyi iki önlibero lazım.

Beşiktaş'a bakacak olursak her daim sıkıcı bir futbol oynayan, fazlaca defansif anlayışa sahip bir takım görüyoruz. Yarım gol olsa ona bile itiraz etmeyecek Mustafa Denizli. Takımın yükünü Rüştü, Ferrari, Ernst ve Bobo çekmeye devam ediyor. Beşiktaş'ın takım olarak istikrar sorunu çekmesinde kadrosunda bir istikrar sağlayamamasının da sebebi var. Gerçi Mustafa Denizli Ali Güneş'i forvet oynatmış bir adamdır, şaşırmamak lazım ama Ekrem Dağ'ın sol açık oynaması bazı şeyleri ifade ediyordur sanıyorum. Ortasaha ile forvette köprü oluşturacak bir futbolcunuz olmayınca yoğun olarak atak geliştiremiyorsunuz. Fink çok ofansif bir futbolcu değil, Ernst her ne kadar Almanya'da hiç hücuma katılmamasıyla tanınsa da bir nebze Beşiktaş'ta bu görevi üstlendi ancak o da bir yere kadar. Tello desen, gününde olmadığı zaman ızdırap çektiren bir isim. Yusuf zaten ne yiyip ne içiyor bilemiyorum, ne zaman Beşiktaş'la ilgili haber okusam sakatlığı var. Hal böyle olunca Mustafa Denizli'nin ortasasaha bolca rotasyona gitmesi normal. Örneğin Eskişehir maçınca İbrahim Toraman önliberoya gelmiş, Fink ve Ernst daha ileriye çıkmış ve Beşiktaş üstün bir futbol oynamıştı. Skoru değiştirecek yetenekli ayaklara da çok fazla sahip olmayınca günü gününe uymayan, ilginç bir takım ortaya çıkıyor. Beşiktaş'ın ligin en az gol yiyen takımı olması hiç de şaşırılacak bir şey değil!

Bursaspor'la devam edelim. Belki de hiçbir Anadolu takımı takım, yönetim, şehir ve medya olarak şampiyonluğa kenetlenmemişti bu kadar. Bursaspor diğer Anadolu takımlarından kalitesi olarak belirgin bir üstünlüğe sahip. Arka tarafı ön tarafından daha tecrübeli. Hücum oyuncularından Volkan Şen, Sercan Yıldırım, Turgay Bahadır ve Ozan İpek daha önce hiç bu tarz bir tecrübe yaşamamışlardı. Yine de ligimizin en golcü takımı şu anda Bursaspor. Ertuğrul Sağlam'ın korkmadan hücum etmelerini emrettiği takım, skor ve dakika ne olursa olsun gol arıyor. Bu hücumcu özelliklerini de Kadıköy'de Fenerbahçe'ye ve İnönü'de Beşiktaş'a 3'er gol atarak gösterdiler. Kendi evlerinde Galatasaray'ı yendiler. Sürekli hücumu düşünmek risk almak demektir. Bazen bu riski denemeye değer ama özellikle Avrupa'da bu tarz bir oyun sistemi tarihi farklara neden olur. Defansif ve ofansif dengelerin sağlanması lazım. Ligi kaçıncı sırada bitirirlerse bitirsinler, bu sezon Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş'tan daha başarılı oldukları kesindir.

Trabzonspor'la bitirelim. Hugo Broos Belçika'da 3 kez yılın teknik direktörü seçilmiş, boş bir hoca değil. Ancak Trabzonlular ona katlanacak da değil! Üst üste alınan kötü sonuçların sonunda kendisine yol verdiler ve her zaman olduğu gibi Şenol Güneş ismi gündeme geldi. Biraz tribün baskısı, biraz da çaresizlikten ötürü Güney Kore'den getirdiler Şenol Hoca'yı. Şenol Güneş'ten sonra 5-6 kez maçlarını izledim ve kesinlikle medyada büyütüldüğü kadar iyi futbol oynamadıklarına kanaat getirdim. Bana göre Hugo Broos döneminden çok çok iyi futbol oynamıyorlar. Temel fark, futbolcuların artık daha özgüven kazanmaları ve camianın olaylara daha pozitif bakması. Benim babam Trabzonsporlu'dur. Maçları izledikten sonra benimle konuşur ve 3 puan kazandıkları maçlardan sonra bile takımı eleştirmekten çekinmez. Trabzonlular (yanlış anlaşılmasın, Trabzonlu değiliz), hatta daha geniş bakalım, Karadenizliler duygusaldır, çok çabuk sinirlenirler, çok çabuk fikir değiştirirler. Şenol Güneş'in gelmesiyle beraber ılımlı bir hava esiyor gibi gözükse de bu takım 5 maç üst üste kazanamayınca sonu Hugo Broos'a benzeyebilir. Bu arada Selçuk İnan'a sesleniyorum burdan: Yerim ulan o attığın pasları...

Ne Aramıştınız

''Hayata dair ne öğrendiysem futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.''
Albert Camus.

Popüler Yazılar

Zİyaretçİler

Futbol Blog. Blogger tarafından desteklenmektedir.