Futbol ; Faİr Play, Cesaret, Mücadele ve Zafer...

27 Ocak 2014 Pazartesi

Gol Krallığı

Futbol sevgisi insanın ilk topla tanışmasıyla başlar.Yıllar geçtikçe de katlanarak artar.Hele ki erkek çocuğuysanız futbol hayatınız da önemli bir rol oynar.Hatta hayatınızın merkezin de futboldan başka bir sevgiye yer yoktur.Aşık da olursunuz ama futbol sevgisinin yeri hep ayrıdır.Kimsenin de o sevgiye müdahale etmesine tahammül edemezsiniz.
Futbolla alakalı her şey sizin önceliğinizdir.Gazete okurken ilk açtığınız sayfa Futbol sayfası olur.Futbolcuları ve hayatlarını çok iyi bilir , takip edersiniz.Hangi futbolcu bu sezonda kaç gol attı sizden iyi kimse bilmez.Değil Türkiye Dünya Liglerinde ki golleri bile ezbere bilirsiniz.Hatta tuttuğunuz takımın haricin de birde tuttuğunuz Futbolcunuz vardır.Onun Gol Krallığı olmasını arzularsınız.Her hafta atılan gollere bakıp sizin tuttuğunuz futbolcunun golünü hesaplarsınız.Artık bunun için büyük bir kolaylık var.
Sitemiz bünyesinde oluşturduğumuz Gol Kralı cetvellerin de kim ne kadar gol attı.Kim gol krallığına yakın.Gol kralı olmak için kaç gol atılması lazım ? hepsi ile alakalı en güncel yazıları bulabileceksiniz.Sitemiz her hafta güncellenip tamamen sizin istekleriniz göz önün de tutularak hazırlanmıştır.





http://www.golkralligi.com/

9 Ocak 2014 Perşembe

Bloglar Öldü, Medyada Yeni Dönem Başladı!




Ben bu blogu Ocak 2010'da açmadan önce, Türkiye'deki futbol bloglarının zirve yaptığı bir dönemdeydik. Blogları okuyunca futbol hakkında aslında ne kadar az şey bildiğimi, kalıplaşmış analizlerin dışına çıkıp daha büyük şeyler görmenin zamanının geldiğini farkediyordum. Aceto Balsamico, Noat Samisa, Uçan Hollandalı, Borges, Alper Öcal, Parma Maniac, Papazın Çayırı, PCLionFC ve daha niceleri, her gün bir şeyler yazarlardı. Her gün yeni bir şey öğreniyordum. Sabahları kalktığımda blog listemi kontrol edip yeni yazıları okumak için can atıyordum. O kadar keyifliydi ki, inanılmaz zevkliydi. Gün içinde birden fazla blogun güncellendiğini görünce kendi kendime heyecanlanır, önce hangisini okumaya başlasam diye tatlı bir telaş içine girerdim. O dönemi çok özlüyorum.

Ardından hayatımıza twitter girdi. Oradaki gündemi takip edip oranın bir parçası oldu herkes. Bloga yazı yazma sıklıklarını giderek azalttılar. Ve 2011 Temmuz'undaki şike dalgasının ardından artık neredeyse ölme noktasına geldi bloglar. Ya ayda bir yazı giriliyordu, ya da tamamen kapandılar.

FutbolBurada.com sitesinde birliktelik oluşturdular ama site kısa sürede kapandı. Hayatım Futbol dergisi de hala varlığını sürdürüyor. Ama bence yetmiyor.

Tabi bundaki en büyük etkenlerden biri de blog yazarlarının ününün blog dünyasının dışına çıkıp başka kapıların açılmasını sağlamasıydı. Yukarıda saydığım blogcular (Aceto ve Parma hariç) ve bazı başka isimler, artık yazılı ve görsel medyada çalışmaya başladılar. Ulusal gazetede yazı yazma, iddaa tahminleri yapma, radyo programları yapma ve televizyon ekranlarına çıkma dönemi başladı. Hepsi bunu hak etmişlerdi. Helal olsun. Bilgi birikim ve kalemlerinin kuvvetliliğiyle, futbolu daha geniş bir alanda yorumlama imkanı buldular. Umarım çok daha iyi yerlere gelirler. Yeni nesil medyanın bir ayağını şimdiden oluşturuyorlar zaten.

Ancak hal böyle olunca, bloglarına artık iyice yazmamaya başladılar. O eski yazıları, o tatlı blogları özlüyorum. Keşke o dönemlere dönebilsek. Yine de bana başka bir ufuk kazandırdıkları için hepsine teşekkür ediyorum.

2 Ocak 2014 Perşembe

Genel Bir Fenerbahçe Analizine Ne Dersiniz?

Genel bir Fenerbahçe analizine ne dersiniz? Birazcık futbol sohbeti sizin için fena olmaz sanırım. Genel olarak Fenerbahçe futbol kulübünün ligdeki başarısından bahsetmek istiyorum sizlere.
Öncelikle, Fenerbahçe’nin şampiyonluk yarışı kızışmadan önce diğer kulvarlardan çekilmesi, diskalifiye edilmesi lig için bir avantajdı. En büyük rakibi Galatasaray’ın henüz bir ay önceye kadar üç kulvarda mücadele etmesi de bu doğrultuda sarı-lacivertli takım için avantajlı bir durumdu. Ne yazık ki bugüne kadar ülkemizde hem Avrupa hem lig başarısını aynı anda sürdürebilen takımlara rastlamak pek mümkün olmamıştır. Bu yüzden dediğim gibi Avrupa kupalarında mücadele etmemek, kupadan da elenmek Fenerbahçe’nin lig adına ekmeğine yağ sürdü. Gönül isterdi ki Fenerbahçe hem Avrupa’da hem ligde kıyasıya bir mücadele versin ama malum olan bazı sebepler nedeniyle bu mümkün olmadı. Her neyse sadece ligde yarışmak Fenerbahçe için bir avantajdı.
İkinci olarak Ersun Yanal, Aykut Kocaman felsefesini tamamen yıkarak yerine kendi felsefesini getirdi. Öncelikle Aykut Kocaman’ın bakışını açıklamak gerekirse sayın Kocaman öncelikle gol yememeyi kendine kural edinmişti ve bu yüzden genel itibariyle takımı kontrollü bir dizilişle, ki çoğunlukla bu 4-2-3-1 oluyordu, sahaya sürüyordu. Bu durumun aksine Ersun Yanal ise takımını sahaya öncelikli olarak gol bulmaya yönelik bir bakış açısıyla süren bir teknik direktör. Ki bu mantaliteyi şimdiye dek Fenerbahçe’de de başarıyla uygulayabilmiş gibi duruyor. Ve büyük ihtimalle de şampiyonluğu kaptırmayacak gibi duruyor Fenerbahçe. Önceki sene takım olarak yana ve geri pas yapma alışkanlığı olan takım, bu sene bu anlayıştan tamamen sıyrılarak ileri oynamayı kendine amaç edinmiş durumda. Bu her ne kadar riskli bir durum gibi görünse de bahsettiğimiz akım üç büyüklerden biri olunca Türkiye’de başarısız olması çok yüksek bir ihtimal gibi durmuyor. Geçen seneki tek forvetli sistemden 3 forvetli sisteme geçen Ersun Yanal takımı hücum pres yapmaya da teşvik ettiği için rakip takımlar için pas yapacak bir alan bulunmuyor. Önceden ise Fenerbahçe genel itibariyle rakibini 2. bölgede karşılardı. Bu da büyük bir takım için bir handikap gibi duruyor. Ayrıca, geçen sene öne geçtikten sonra skor korumaya yönelik bir felsefe benimseyen takım bu sene öne geçtikten sonra geri çekilmiyor, aksine daha da saldırganlaşarak galibiyeti perçinliyor. Bu da rakibin oyuna ortak olmasını engelleyen bir unsur. Aykut Kocaman öne geçtikten sonra oyuna ön libero sokan bir hocayken Ersun Yanal forvet çıkarıp forvet sokan bir isim. Ki 3 büyük takımdan birinin hocası iseniz yapmanız gereken de budur Anadolu takımları karşısında.
Ve bu sene geçen senenden farklı olarak Fenerbahçe son dakikaları çok iyi oynayan bir takım haline gelmiş durumda. Bunda takımın kondisyon gücünün çok yukarıda olmasını büyük önemi var sanırım. Rakiplerine nazaran oyunun son dakikalarında da dinç kalabilen takım gereken golü sürekli bularak bugüne kadar puan kayıplarını minimuma indirmiş durumda. Bir diğer rakibi Beşiktaş ise bu durumda Fenerbahçe’nin tersi nitelik taşıyor. Siyah-beyazlı takım oyun sonlarını oynayamaması nedeniyle puanlar kaybetmekte, elindeki puanlara rakiplerini ortak etmekteydi bugüne dek. Fenerbahçe futbol takımı bu sene bize “Futbol 90 dakikadır.” sözünü birçok kere tekrar ettirdi. Bu açıdan bir tebriği hak ediyor takım. Fenerbahçe’nin Galatasaray’a göre artısı ise deplasman grafiğinin iç saha grafiğine göre çok dalgalı olmaması. Deplasmanlardan mümkün olan maksimum puanı çıkaran Fenerbahçe ezeli rakibiyle aradaki farkı bu noktada açtı ve adeta bugüne gelene dek işi bitirdi.
Sonuç itibariyle iki sene arasında Fenerbahçe açısından muhteşem bir fark var ve bu fark Fenerbahçe’yi aşırı derecede ileri taşımış durumda.

31 Aralık 2013 Salı

Fenerbahçe 5 - 1 Kayserispor




Kayserispor teknik, hızlı, genç bir ekip. Topu seviyorlar. Topu ayaklarında tutmayı seviyorlar. Bu yüzden de ligin en çok faul yapılan takımı konumundalar. Ligdeki pozisyonları da malum. Bir an önce dipten çıkmak istiyorlar. Fenerbahçe ise vitesi inanılmaz yükselttiği haftaların ardından geçen hafta Karabük'te virajı dönemedi. Ligimizde medya desteğinin her hafta birden bire değişeceği gerçeğinden yola çıkarak, haftalardır aldıkları sonucun tesadüf olmadığını kanıtlamak isteyeceklerdi Kayseri önünde. Yani her iki takımın da kazanmak zorunda olduğu bir maçtı, bu yüzden de ben karşılıklı gollerin olacağı, bol pozisyonlu bir maç bekliyordum. Bol pozisyon ve gol gördük ancak oyundaki kalite açısından denk değildi iki takım.

Kayseripor 4-3-3 dizilişiyle hızlı, atak, saldırgan başladı. Fenerbahçe de bu baskıya aynı şekilde karşılık verdi. Orta sahalar çabuk geçildi, sürekli gözlerimiz sağa sola çevrilmekten yoruldu. Tempo ve heyecan yüksekti, adeta bir Premier Lig maçı izliyor gibiydik. Ancak bu tempo futbolu bizim ülkeye oldukça uzak; ağır gelen bir futbol. İki takım da bu viteste 90 dakika oynasalar bayılan futbolcular olur. Haliyle 15 dakikalık bu futbolun ardından soğukkanlı olan takım oyunun temposunu düşürüp kontrolü ele alacaktı. Bu takım da Fenerbahçe oldu. Tecrübeliler ve kaliteliler. Topa sahip olup vitesi düşürdüler, kendi futbollarını oynamaya çalıştılar. Ama yine de bu geçiş süreci hızlı olmadı. Orta üçlüyle hücum üçlüsü arasında pas köprüsü kolay kurulamadı. Mehmet Topal üçüncü bir stoper gibi oynuyor zaten, hücuma hiç çıkmıyor. Meireles de oyuna katılmakta gecikti. Maçın en iyilerinden Cristian ileriyi zorluyordu. Özellikle Emenike'yi hedefledi sürekli. Ama geçmiş maçlarda gördüğümüz o Sow - Kuyt - Emenike'nin geriden sürekli desteklendiği akışkan futbolu pek göremedik. Bu aşamaya yükselmek gecikti. Kayseri orta sahada kalabalıktı, merkezi iyi kapatıyordu, Fenerbahçe de bunu Gökhan Gönül'ün sağdan bindirmeleri ve Sow'un orta sahaya gelip pas alışverişine girmesiyle kırmaya çalıştı. İlk yarının sonuna doğru da artık kontrolü tamamen eline aldı. Yine de ceza sahası içine çok fazla giremediler, sürekli uzaktan şut denediler. Cristian ve Meireles önderliğinde.

İkinci yarıya girildiğinde Prosinecki Sefa'yı çıkarıp Monche'yi sağa çekti. Sefa'nın yerine giren Alper sol beke geçerken Ömer Bayram da sol öne yerleşti. Daha çok hücum yapmak istediler. Ama bu değişikliklerin ne kadar başarılı olduğu tartışılır. İkinci yarının hemen başında Cristian'ın penaltı golü geldi. Soldan gelişen bir ataktı. Sow'un attığı gol de yine soldan Kuyt'ın geliştirdiği bir ataktı. Bobo'nun beraberliği getiren golünden hemen 2 dakika sonra Fenerbahçe'nin Sow'la tekrar öne geçmesiyle maç fiilen bitti. Kayserispor sahadan silindi. Fenerbahçe de rahatladı. Halı saha maçına döndü maç. Teknik, taktik vs. yoktu artık. Ve halı saha maçında atılan goller gibi inanılmaz güzellikte goller izledik. Sow, Emenike, Caner müthiş goller attılar.

Maçta eleştirilecek iki önemli noktadan ikisi de teknik direktörle alakalı. Bobo bütün maç dökülüyorken, Fenerbahçe kendini rahatlatan skoru çok erken bulmuşken, Kayseri de hücuma hiç çıkamıyorken yedekteki Nobre neden dakika 80'de oyuna girdi? Daha erken girip en azından maçın halı saha maçına dönmesini engelleyebilirdi. Bir eleştiri de Ersun Yanal'a. 3-1'lik skor 63'te geldikten hemen sonra Salih'i oyuna sokmalıydı. Ancak bekledi. 4'üncü gol 70'te geldi, bekledi. 5. gol 76'da geldi, yine bekledi. Ve 86'da oyuna soktu. Salih altyapıdan dün çıkmış, heyecanlı bir genç değil. Oynadığı futbolla bu ligin en özel gençlerinden biri olduğunu defalarca gösterdi, artık ona daha çok süre verilmeli. Tam kendini geliştirip üst düzey maçlar için hazır hale gelecek döneminde. Ancak Ersun Yanal onu neredeyse hiç düşünmüyor. Ligin ikinci yarısında maçlar daha da sertleşeceği için Ersun Hoca'nın Salih'e ilk yarıda verdiği süreden daha fazla süre vereceğini sanmıyorum. Bu yüzden devre arasında sürekli oyanayacağı bir takıma kiralanma formülü gündeme gelebilir. Hem kendi gelişimi için bu şart, hem de futbolseverler bu kadar yetenekli bir futbolcunun yeteneğinden mahrum kalmamalı diye düşünüyorum.

Sonuç olarak, Fenerbahçe de bu maçla birlikte devreyi 8 puan önde, şaaşalı bir galibiyetle bitirerek Karabük'te çizilen karizmasını tekrar yükseltti, bu ligin en büyük favorisi olduğunu tekrar gösterdi.

13 Kasım 2013 Çarşamba

Galatasaray'da Vaziyet


Galatasaray'da sural durulmuyor. Fatih Terim - Ünal Aysal birlikteliğiyle 2 yl üst üste şampiyon olmalarının ardından "mesajlaşma" kriziyle Fatih Terim gönderildi. Zaten lige iyi bir başlangıç yapamamışlardı. Ardından göreve gelen Mancini takımı tanıma aşamasındayken, birçok puan kayıplara meydana geldi. En son Fenerbahçe derbisinde oynanan silik futbol ve alınan mağlubiyetle birlikte sportif direktör arayışları başladı. Mancini'ye ülkeyi ve takımı tanıma aşamasında yardım edecek bir Türk aklına ihtiyaç olduğunu düşündüler. Gelinen süreçte nasıl bir takım ortaya çıkacak, hep birlikte göreceğiz.

Fatih Terim'in ilk sezonunda çok iyi bir Galatasaray takımı vardı. Tempo çok yüksek olmasa da topa sürekli sahip oluyorlardı ve her maçı "biz bu maçı kaybetmeyiz" özgüveniyle oynuyorlardı. Fenerbahçe şike süreciyle boğuşurken ve Beşiktaş da "Feda" dönemindeyken rakipsiz kalmanın avantajıyla da ligi şampiyon olarak bitirdiler, Şampiyonlar Ligi'nde de çeyrek final oynadılar. Bu süreçte takımın en önemli isimleri orta saha göbeğindeki Selçuk - Melo ikilisiydi.

 İkinci sezonunda Fenerbahçe ile arasında 10 puan fark yaratarak tekrar şampiyon yaptı takımını Fatih Terim. Fenerbahçe şike ve Aykut Kocaman - Alex tartışmalarıyla çalkalanırken Galatasaray'ın yeni bir 4 sene üst üste şampiyon olma ihtimalinden bahsedilmeye başlandı. Ardından bu sezona başladığımızda Fatih Terim'in Türkiye Milli Takımı'ndan teklif almasıyla birlikte her şey değişmeye başladı. Yoğunluğunu iki tarafa yayamayan Fatih Hoca konsantrasyon bozukluğu mu yaşadı veya Galatasaray takım olarak doyum noktasına mı ulaştı bilinmez, ligdeki kötü başlangıç ve Şampiyonlar Ligi gruplarında Real Madrid'den 6 gol yeniş, sonun başlangıcı oldu. Ünal Aysal'ın temsili bir mesaj krizi konusunu gündeme getirişi ve Fatih Terim'in de bunu cevapsız bırakmamasıyla birlikte yapılan bir toplantının ardından hocayla yollar ayrıldı.

Yerine ilk önce Hagi'ye teklif getirildi, Hagi teklifi kabul etmeyince de Mancini'ye gidildi ve nihayet Galatasaray'ın yeni teknik direktörü Roberto Mancini oldu. Mancini'nin kariyer bakımından tartışmaya açık noktası pek yok. Galatasaray için de iyi bir seçim. Ama teklifin ilk önce Hagi'ye götürülmesi günü kurtarma adına yapılmış plansız programsız bir hoca arayışı gibime geliyor. Mancini ise sadece bol parayı kabul etmiş bir Avrupalı teknik direktör. Galatasaray'ın lig ortasında yapılan bu hoca değişikliğini nasıl atlatacağı konuşulurken Fatih Terim'den sonra oynanan 6 maçta 3 galibiyet 2 mağlubiyet 1 beraberlik var. Fatih Hoca'nın istatistikleriyle aşağı yukarı aynı. Bu mağlubiyetlerden biri de Fenerbahçe'ye karşı. Skorlar önemli değil, her takımın inişli çıkışlı dönemleri olabilir ama görünen köy de pek kılavuz istemiyor. Fenerbahçe'yle aradaki 9 puanlık farkın kapanması "bu" Galatasaray için zor. Moraller bozuk, yeni bir hoca, yeni bir dönem. Üstelik Ersun Yanal'la tarihinin en iyi başlangıçlarından birini yapan Fenerbahçe var ortada.

 Belki de Galatasaray'ın bu sezonki en büyük kazancı Şampiyonlar Ligi'nden alacakları para olacak. Fenerbahçe'nin Avrupa'da cezası var. Bu sezon şampiyon olsalar bile Avrupa'ya gidemiyorlar. Elde edecekleri geliri de Galatasaray alacak. Büyük bir meblağdan bahsediyoruz. O yüzden bu sezon Galatasaray için 2.'lik belki de hiç olmadığı kadar ilgi çekici.

31 Ağustos 2013 Cumartesi

Süper Kupa Bayern'in!



Mourinho'nun takımları bilindiği üzere genelde kendilerinden daha iyi olan takımlara karşı haddini bilerek topa sahip olmaya çalışmaz, rakiplerini savunurlar. Dün de böyle oldu. Guardiola'nın yönetimindeki Bayern Münih, topa maçın başından itibaren sürekli sahip oldu, Chelsea'li 11 oyuncu ise topun arkasına geçerek sürekli kontratak şansı yakalamaya çalıştılar. Mourinho'nun takımları için topa sahip olma oranları önemli bir detay değil, onlar zaten meşin yuvarlağı rakiplerine bilinçli olarak verip kısa yoldan gole gitme amacı içinde oluyorlar. Süper Kupa finalinde de Andre Schürrle, Fernando Torres gibi isimlerin zaman zaman defansif orta saha olarak görev yaptıklarına şahit olduk. Takım olarak ceza sahası civarına kümelendiler, Bayern Münih ataklarını savuşturdular. Hem topu ayağına alan Bayern'li futbolcuları rahatsız ettiler, hem de onların pas atabileceği kanalları kapatarak oyunu mümkün olduğunca kendi kalelerinden uzakta tutmaya çalıştılar. 


Mourinho'nun bu planı ilk aşamada tuttu. Robben sahadan silindi. Bayern'in ortadaki üçlüsü (Lahm - Müller - Kroos) tek bir pozisyon haricinde ceza sahasına giremedi. Koca ilk 45 dakika boyunca Ribery'nin şutları haricinde Chelsea kalesinde tehlike yaratamadılar. Torres'in erken gelen golü sayesinde de Chelsea maç taktiğini daha tutucu hale getirip tamamen rakiplerini savunmaya çalıştı ve devre arasına 1-0'lık üstünlükle girdi.


İkinci yarının hemen başında gelen Ribery golü, bir başarı hikayesi. İlk 45 dakikadaki tüm Bayern ataklarında Ribery şutları vardı, nihayet bunun meyvesini 47'de attığı golle aldı. Durum 1-1 olduktan sonra Mourinho planda değişikliğe gitmeliydi. Ancak aynı oyun anlayışı devam etti, skor üretmek için pek de istekli değil gibilerdi. Bayern Münih de düşük yoğunlukla Chelsea kalesine yüklenmeye çalıştı, ancak bundan bir sonuç alamadılar ve maç uzatmaya gitti.


Uzatmalara gidilmeden önce Ramires'in gördüğü kırmızı kart Chelsea'yi büyük sıkıntıya sokacak gibi gözüküyordu ama ilk 15 dakikanın hemen başında golü attılar. Ardından Bayern Münih Chelsea kalesine akın akın gelmeye başladı. Birçok pozisyona girdiler, Cech kalesinde müthiş işler başardı ve maçı penaltılara taşıdı. Penaltılarda da Lukaku inanılmaz bir vuruş yaparak kupanın Bayern'e gitmesine sebep oldu.


Her şeyiyle, son zamanların en güzel maçlarından biriydi. Guardiola da Mourinho'ya karşı 12 maçta 6. kez kazanmış oldu.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Alves'den Önce Alves'den Sonra | Galatasaray 1 - 0 Fenerbahçe


Kayseri Kadir Has stadyumunda oynanan Süper Kupa finali belki de bir sezon öncesi maçı olması sebebiyle temposu düşük, genel olarak takım oyunundan uzak bir görüntü içerisinde cereyan etti, kazanan takım Galatasaray oldu. 

Maçın hemen hemen hiçbir diliminde tempolu futbol izleyemedik. Sezon başındayız ve her iki takımda da eksiklikler var. Özellikle Fenerbahçe hem sakatlıklar hem de formsuzluklar yüzünden potansiyelinin epey altında şu anda. 

İki takım da maçın ilk yarım saatlik kısmında dengeli, risksiz, birbirini tartar biçimde oynadılar. Ersun Yanal selefi Aykut Kocaman'ın hücumdaki mirasını kullanmıştı şu ana kadarki maçlarda. Hareketli Sow - Webo - Kuyt üçlüsüyle çok fazla pas yapmaya gerek kalmadan gol bulunabiliyor. Galatasaray karşısında da sürpriz yapmadı, eksikler dışında ideal bir kadroyla ve 4-3-3 dizilişiyle sahaya çıkardı takımı.

Orta sahada Mehmet Topal - Emre - Baroni üçlüsü ideal bir üçlü değil. Mehmet Topal net bir defansif orta saha, ileriyle bağlantısı neredeyse hiç yok. Emre son birkaç sezonda tamamen temposu düşük, tecrübesiyle oynayan, vasata doğru giden bir oyuncu görüntüsünde. Haliyle yalnızca Baroni'nin gününde olmasına dua eden bir Fenerbahçe bütün sezon boyunca bunun sıkıntısını çekti, çekecek. Meireles Baroni'den bir adım daha ötede bir futbolcu ama onun da sağı solu belli olmuyor, bir türlü istikrarı tutturamadı. Ersun Yanal ortadaki üçlüyü ne denli ilerideki üçlüyle yakın oynatırsa Fenerbahçe o kadar çok pozisyona girer.

Maça gelecek olursak, maçın başından itibaren uzun bir süre boyunca iki takım da birbirini kitledi, Fenerbahçe Selçuk ve Drogba'ya, Galatasaray da özellikle Sow'a önlem almıştı. Orta sahada yavaş paslar eşliğinde geçen bir yarım saat izledik. Sneijder'in biraz çabası, Melo'nun şutu haricinde pek de atak yoktu. Bruno Alves tüm takımdan ayrı bir oyuncuymuşcasına oyundan atılana dek üst düzey bir performans sergiledi, Drogba'ya nefes aldırmadı, defansın kalitesini epey yukarıya çekti. Hamit ve Selçuk'un etkisiz oyunları da buna eklenince, Sneijder ve Amrabat'ın iyi niyetli ama tehlike içermeyen oyunlarının Fenerbahçe'nin güzel takım savunması tarafından bertaraf edilmesini izledik ilk 45 dakikanın büyük bir bölümünde.

Fenerbahçe takım savunmasında başarılıydı fakat hücumda kısır bir görüntü sergiledi. Bunun da nedeni iki önceki paragrafta bahsedilen konulardan ötürü. Üçüncü bir stoper gibi oynayan Mehmet Topal, oyun kurulumuna çok az yardım eden formsuz Emre ve tek başına hücuma yetmeyen Baroni sayesinde Fenerbahçe orta sahası ilerideki Sow - Webo - Kuyt üçlüsüyle çok az pas alışverişine girdi. Hasan Ali ve Mehmet Topuz kanatları da pek çalışmayınca sadece savunan, golü de belki atar görüntüsünde bir takım çıktı ortaya. 

Ardından ilk 45 dakikanın son 10 dakikasında Galatasaray baskısını izledik. Topa da sahip oldular, birkaç pozisyona da girdiler ancak tüm maç boyunca olduğu gibi Mert bu pozisyonlarda oldukça başarılıydı.

Devre arasından sonra Galatasaray bu baskısına biraz daha düşük ayarda devam etti ama Fenerbahçe iyi direniyordu. Ve Bruno Alves ikinci sarıdan atıldı. İlk sarı kartı çok gereksizdi, onun varlığı Fenerbahçe için çok değerliydi, belki de maç bile kazanılabilirdi. Ancak 10 kişi kalan Fenerbahçe bunun dezavantajını kısa vadede pek yaşamadı, yine dengede gidiyordu maç ama daha sonra yavaş yavaş fiziksel eksiklikler ortaya çıkmaya, Drogba boş alan bulmaya başladı. Fenerbahçe yoruldu. Maç uzatmaya götürülse de daha fazla dayanamadı takım. Drogba golü attı. Ve maçı sarı kırmızılı takım kazandı.

Genel olarak iki takımın da görüntüsü çok iyi değildi. Ama İlk 60 dakikadaki Fenerbahçe'nin takım savunması ilerisi için umut verdi. Bruno Alves kalitesini gösterdi. Tandem Yobo ile mi Egemen ile mi tamamlanacak, bu Ersun Yanal için çetrefilli bir konu. Kaleci Mert'in güzel oyunu da Fenerbahçe adına belki en sevindirici detaydı. Keza oyuna girdikten sonra ileriye doğru oynayan Alper de umutları arttırdı. Galatasaray cephesinde ise Semih alkışı hak etti. Sert, akıllı bir stoper. Daha da iyi olacaktır. Hamit'in performansı düşündürücü. Bu Galatasaray kalitesi için tempo olarak aşağıda kalıyor.

7 Temmuz 2013 Pazar

Ersun Yanal



Daha garantici bir isim olabilirdi, gerçi her seçimde bir risk vardır ama bu sene şampiyon yapma ihtimali en yüksek isim getirilmeliydi. Yine de Daum ve Denizli dışında kalan hocalar arasında eğer Mourinho'yu falan getiremiyorsanız en mantıklı seçim gibi gözüküyor. Aziz Yıldırım'ın başkanlığı süresince yapmış olduğu hoca seçimlerine baktığımızda birbirinden bambaşka hoca profilleri görüyoruz; Aragones, Zico, Daum, Aykut Kocaman, Ersun Yanal. Bambaşka isimler. Bir fikir çerçevesi, plan yok, o an en uygun kimse o getiriliyor. Bu durum iyi bir durum değil ama anormal bir durum da değil. Doğru seçimler yapan kaç tane kulüp var ki? 


Ersun Yanal hücumu seven; baskı, tempo gibi kelimeleri sahaya yansıtma konusunda başarılı bir hoca. Bu sene Avrupa'nın olmadığını da varsayarsak, bu fikirlerini daha net bir şekilde uygulayacaktır diye düşünüyorum. Fatih Terim karşısında ezik bir isim gibi gözükse de ben bunun çok fazla etkili olacağını sanmıyorum. Her şey sahaya bakar, yıl olmuş 2013.

Teknik taktikten önce takımın ruh sağlığının düzelmesi lazım. Aziz Yıldırım varken çok zor gerçi. Şike mevzusu halen devam ediyor. Yargıtay ayağı var, UEFA'da Tahkim ve CAS süreci olacak. Yetmeyecek AİHM süreci olacak. Yani ne kadar artık uzaklaşılması gerekse de, Fenerbahçe futbol takımı tam bu süreçlerin içerisinde olacak. O yüzden umarım mümkün olduğunca futbolun saha içine yöneliriz sezon boyu.

Onun dışında takımdaki fazlalıklar atılıp eksiklikler giderilirse Ersun Yanal bu işi götürür gibi. Yabancı sınırıyla birlikte işler biraz daha karıştı. Krasic, Stoch gibi isimler gönderilmek isteniyor. Neler olur bilemiyorum, hangi transferleri istersek isteyelim bu yönetimin ne yapacağı belli olmaz. O yüzden sezon başlasın, transferler bitsin daha net bir plan proje çizebiliriz.

Fenerbahçe'ye başarılar diliyorum.

David Beckham

Pele, 1966

West Ham


Lampard, Joe, Terry

Ne Aramıştınız

''Hayata dair ne öğrendiysem futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.''
Albert Camus.

Popüler Yazılar

Zİyaretçİler

Futbol Blog. Blogger tarafından desteklenmektedir.