Kesinlikle farklı, aykırı bir dizi. Son zamanlarda kalitesi gitgide düşen Türk komedi dizilerinin arasında inci gibi parlayan, kendini izlettiren ve her bölümde aynı dozda güldürebilen, net bir şekilde gelmiş geçmiş en komik Türk dizilerinden biri. Bir kere Leyla İle Mecnun'u komik yapan şey, filmin yalnızca bir karaktere yoğunlaşmaması. Sürekli aynı adamdan benzer esprileri duymak bıkabilir, dizi kendini izletse de her zaman için bu olumsuz bir detay. Fakat Leyla İle Mecnun'un her karakteri ayrı ayrı komik, absürd, nev-i şahsına münhasır olan kişiler.Benim favori karakterim hemen hemen herkesin de aynı görüşte olduğu üzre İsmail Abi. Fakat en az İsmail Abi kadar güldüğüm bir adam daha var, o da Erdal Bakkal. Çocukça hali, olur olmadık yerde verdiği tepkiler ve çoğu zaman ortama ayak uyduramayıp saçma şeyler söylemesi...Onur Ünlü ve senarist Burak Aksak absürdlüğünü geçen bölümlerin her birinde gördük fakat artık Onur Ünlü yönetmenlik koltuğunu Murat Onbul'a bıraktı ama son bölüm itibariyle temponun ve esprilerin düşmediğini gözlemliyoruz ki burada bir Burak Aksak başarısından bahsetmek gerekir.Uzun lafın kısası; izleyin ve izletin efendim. Kesinlikle farklı bir tad bulacaksınız.
Aykut Kocaman bence sezon başında teşhisi yanlış koydu. Medyadaki genel akıma o da kapıldı. Her şeyi Alex bozuyormuş gibi, nokta bir bakışla Alex'i takımdan kesti. Fenerbahçe şu haliyle sınıf atlamadığı müddetçe, kadroda Alex varsa her zaman ilk 11'de oynamak zorunda. Takımın oyun yapısı ve futbolcu kadrosu başkasına imkan vermiyor zira.Fenerbahçe'nin pek de sürprize yer vermeyen oyun yapısı kabaca bellidir yıllarca. Takımın oyun kurucusu Alex'tir ve hücumun yarısından fazlasını Alex üstlenir. Takım iyi de olsa kötü de olsa Alex bir şekilde skor üretir, bazen maç kurtarır, bazen de şampiyon yapar. Takım ona ayak uyduramadığı zaman, yani takımın geri kalanı yetersiz olduğu zaman şampiyonluklar elden gidiyor. Gerçi Alex'in takıma geldiğinden beri şampiyonluk yarışı içinde olmadığımız bir sezon hatırlamıyorum Aragones'li 2008-09 sezonu haricinde. Onun dışında Fenerbahçe sürekli şampiyonluğun en önemli adayı oldu ve sezon içerisinde Alex'ten bolca faydalandı. Fakat "Avrupa'da Alex'le Olmuyor" düşünce tarzına Aykut Kocaman da katılınca takımın başına gelir gelmez yaptığı ilk icraat Alex'siz bir takım yaratmaktı. Hamlelerini buna uygun olarak yaptı.Sezon başındaki düşüncesi neydi Kocaman'ın? Kanatların birinci hücum yönü olduğu, hızlı bir 4-3-3 sistemiydi. Alex'in orta 3'lüde yeri yoktu. Haliyle Stoch ve Dia gibi iki kanat alınırken Alex yedek soyunmaya, ilk 11'de çıktığı maçlarda da oyundan alınmaya başladı. Fakat Aykut Kocaman'ın hesap edemediği ve bence Alex konusunda çuvalladığı nokta şuydu: Alex'in yokluğunda takımı hücumda kim sırtlayacaktı? İki kanat oyuncusu daha henüz uyum sorununu atlatmamışken, orta sahada Cristian Baroni ve Emre sezona hazırlıksız girmişken, takım nasıl hücum yapacaktı? Yapamayacaktı. Bu hamlenin başarısız olacağını anlayan Kocaman da zaten başka türlüsünün çok zor olduğunu anlayıp tekrar takıma Alex'i kattı ve yavaş yavaş galibiyetler gelirken ikinci yarının yıldızı Alex oldu.Devre arasından güçlü dönüş, Alex'in moralsizliğini atlatması ve her futbolcunun bireysel performansının üzerine koymasıyla birlikte sezonun ikinci yarısında tarih yazıldı. Galibiyet almayı öğrenen takım, kötü de oynasa bir şekilde 3 puanı almayı bildi. Ve seri galibiyetlerdeki baş kahraman, sezonun ilk yarısında oynamaması için kitlelerin oluştuğu, "seneye gidecek zaten" diye tahminlerin yapıldığı, "Avrupa futbolunda 10 numara devri bitti" diye ukalalığın edildiği Alex'ti. Bazen kritik duruma giren maçların en mühim anlarında duran toplarıyla kilidi açtı, bazen arkadaşlarını hareketlendirdi, tribünleri ayağa kaldırdı, yapılamayacak şeyleri yapıp atılamayacak golleri attı. İki büyük derbi maçında resmen takımı kurtaran adamdı. Galatasaray ve Beşiktaş maçlarında Fenerbahçe'nin attığı 6 golün tümünde imzası vardı. "Büyük maçlarda oynamıyor yeaa" diyenlere selam olsun...
Biraz taktiksel detaya girecek olursak Alex'le ilgili söylenecek önemli şeyler var. Alex, pas yapma konusunda pek başarılı olmayan (bence) Fenerbahçe orta sahasının hücumla olan bağını kurdu, köprü vazifesi gördü. Efsanevi oyun zekasını sahada durması gereken yer konusunda çok iyi kullandı, her zaman müthiş bir pas alış mesafesine geçti ve az top kaybıyla topu kaleye yaklaştırdı.Fenerbahçe'nin, sezonun ikinci yarısının ortasından itibaren uyguladığı defansif düzenin ana hattını da Alex çizdi. Fenerbahçe öne geçtiği maçlarda skoru korumak adına saha içinde yer değişiklikleriyle defansif direnci arttırdı. Diziliş 4-2-3-1'den defansın ön planda olduğu bir 4-3-3'e geçti. Sağ kanat Mehmet Topuz ortaya yaklaştı ve 3'lünün bir parçası oldu. Santrfor Niang ise kanatlardan birine geçti, defansif bir kanat oyuncusu oldu. Alex ise tek forvet olarak en uca kondu. Birçok yönden bu diziliş bana geçen senenin Inter'ini hatırlatıyordu. Hatırlayın Eto'o'nun sol bekliğe evrilişini, ilerde yalnız duran hedef adam Milito'nun fırsatları değerlendirmedeki müthiş ustalığını.Fenerbahçe bu şekilde skoru korumayı başarıyor, topun arkasına sağlam geçiyor, defansif bir takıma bürünüyordu. Fakat topun sahibi olunduğu anlarda ise bir kısırlık meydana geliyordu. Normalde takımın oyun kurucusu olan Alex, en uca geçince Fenerbahçe orta sahası pas yapmakta sıkıntı çekiyordu. Emre istikrarlı bir şekilde bir takımın oyun kurucusu olacak kapasitede değil. Mehmet Topuz'un oyun görüşü çok zayıf, Selçuk'u saymıyorum zaten. Haliyle yerden pasla ileriye taşınamayan top, kanatlara akan Niang ya da Stoch'a havadan gönderiliyordu. Aykut Kocaman muhtelemen Alex'in sahte 9 özelliğini göstermesini bekliyordu fakat topun bir şekilde Alex'e ulaşması lazım ki Alex etkinliğini gösterebilsin. Fenerbahçe orta sahası topu ileriye taşımakta sıkıntı çekince en uca konan Alex pek bir varlık gösteremedi.
En başa dönüp birkaç şey söyleyip yazıyı bitirelim. Aykut Kocaman'ın Alex'le olan sıkıntısını aşağıdaki yazılardan birinde söyledim. Tekrarlayayım: Top kaybedildiğinde Alex'in yapmadığı presler orta sahada bir şeffaflığa neden oluyor, o bölgedeki delikten faydalanan rakipler hızlı bir şekilde orta sahayı geçiyorlardı. Geçmiş yıllarda Fenerbahçe'nin defansif orta sahaları Alex'in pres yetersizliğini nispeten kapatıyorlardı fakat bu sezona hem Emre hem de Cristian Baroni çok kötü girdi, onlarda da pres yapmama özelliği baş gösterdi. Haliyle bu eksiklik anormal derecede göze batıyordu. Aykut Kocaman da takımın orta saha yapısını değiştirmek yerine tek bir kişiye yükledi sorumluluğu: Alex'ten daha çok koşmasını istedi. En azından rakibiyle beraber hareket etmesini, daha geniş alanda oynamasını, daha hareketli olmasını istedi. Ve bunu başardı da. Alex rakibini kovalayan, nispeten pres yapan, hatta rakibinin ayağına kayıp top kapan bir adama dönüştü. Bu dönüşümü irdelerken başka bir adam haline gelen, hem de bu yaşta, Alex'i alkışlamak gerekir. Alex dönüşürken takım da kendine gelmeye başladı. Fenerbahçe orta sahası daha dengeli, daha güçlü oldu; haliyle Alex artık tartışılmaktan kurtuldu. Bu dönüşüm takımı da etkiledi elbette ve Alex maç kurtardı, müthiş goller attı, sezonu son haftaya taşıyan adam oldu.SonuçSezona her anlamda kötü giren Fenerbahçe'de teknik direktör bunun faturasını Alex'e kesmeye niyetlendi fakat takımın geri kalanının da Alex'ten pek farkı olmadığını görünce Alex'i tekrar takıma dahil etti. Ardından takım düzelince Alex kalitesini ortaya koydu, takımı sırtladı, baş kahraman oldu ve gönderilsin diye kampanya yapılan adam açık ara farkla sezonun gol kralı oldu. Tarih bu sezonu Alex adına bambaşka yazacak.Alex de Souza'nın bir fan sitesi var. Tavsiye ederim. Tıklayın.
Alex'in güzel futbolculuğunu ya da insanlığını anlatmanın anlamı pek yok, tekrara giriyor zira. Ne kadar büyük bir futbolcu olduğuna dair çok fazla övgü dolu yazılar okuduk, yorumlar dinledik ve uzuun yılların ardından çocuklarımıza, küçüklerimize heyecanla anlatacağımız bu adamı canlı canlı izlemenin keyfini çıkarıyoruz. Alex her sezon tartışıldı, hem sezon başında hem içinde. Skora olan katkısına dair zaten yapılabilecek bir eleştiri yok. Ama uzun yıllar boyunca Alex'le ilgili söylenegelen şey büyük maçlardaki etkinliği. Alex karşıtı olanların çoğunun benzer argümanlarla Alex'i yermeye çalıştığını görüyorsunuz. Alex büyük maçlarda (büyük maçlar?) küçük maçlardaki kadar (küçük maçlar?) kendini gösteremiyormuş, takımı kurtaramıyormuş, aslında abartıldığı kadar büyük oyuncu değilmiş.Şimdi eleştirilerin mantıksızlığı kendi içinde belli oluyor aslında ama şunu söylemek lazım. Futbol, 11 kişiden oluşan iki takımın karşılaştığı bir spordur. Hiçbir futbolcudan tek başına takım kurtarması normal bir şey olmadığı gibi, normal bir insanın bir futbolcudan böyle bir şey beklemesi de anormaldir. Alex haricindeki 10 futbolcudan her biri her şampiyonlar ligi maçında maç kurtarıyor da, sıra Alex'e gelince iş yapamıyormuş gibi bir hava estiriliyor. Kaldı ki bahsedilen arena "Şampiyonlar Ligi" arenası. Yani maç kurtarmasını beklediğiniz oyuncunun bu maç kurtarma olayını hangi mecrada yapacağını iyi gözden geçirin. Dünyanın en iyi birkaç futbolcusundan biri olan Rooney, CL finalinde takımını kurtarabildi mi? Tüm maçı bir futbolcuya endeksleyip takımın aldığı her sonucu o futbolcuya yükleyen, eleştirileri takım olarak değil de bireysel olarak yapan medya, insanların tüm fikriyatını değiştiriyor. Hal böyle olunca gerçekler çok kolay biçimde görmezden geliniyor.Nedir o gerçekler? Alex'in, Şampiyonlar Ligi ve UEFA (yeni adıyla Avrupa Ligi) kupası istatistikleri. Alex Fenerbahçe'ye geldiği 2004-05 sezonundan beri 39 defa Avrupa maçına çıktı. Ve bu 39 maçta 9 kez gol atıp 16 kez de asist yaptı. Yani 39 maçta 25 kez skora katkı yaptı. Büyük maççılar'a özel not: Bu istatistikte eleme maçları sayılmadı, yani direkt olarak grup maçları dikkate alındı. Ve Alex bu süreçte Fenerbahçe'nin 2007-08 sezonunda Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finale çıktığı sezon takımının kaptanıydı ve 2 eksik maçla turnuvanın asist kralı oldu. Büyük maççılar acaba oynadığı maçlarda %64 oranında skora katkı yapıp takımının çeyrek finale çıkmasında en büyük pay sahiplerinden biri olan ve aynı zamanda 2 eksik maçla CL'nin asist kralı olan bir adama bu eleştirileri yaparken biraz acımasız davranmıyorlar mı?Şiir gibi top oynanan Inter maçında takımının tek golünü atan Deivid'e muazzam bir çalımın ardından "İyi orta gol getirir"cilerin yüreklerini hoplatan bir pas atıp alkışı hak eden futbolcu Alex'ten başkası mı ? Ya da CSKA Moskova maçında göğsünde erittiği topu ölü noktaya gönderip turnuvanın o sezonki en güzel gollerinden birini atan kim ?Bir sinir bozucu durum da Alex'in Fenerbahçe'yi Avrupa maçlarında bir kişi eksik oynattığı yönündeki eleştiriler. Sanki Alex'ten önceki dönemde Fenerbahçe Avrupa'da çok başarılı, sürekli yarı finalleri zorlayan, müzesinde 3 Avrupa kupası bulunan, elit kulüplerden biriydi de Alex gelince işler bozuldu. Ya da Avrupa maçlarında Fenerbahçe'nin Alex haricindeki 10 oyuncusu süper oynuyor da bir tek Alex sırıtıyor. Kaldı ki Fenerbahçe'nin Avrupa macerası Alex'ten önceki dönem ve Alex'ten sonraki dönem olarak ikiye ayrıldığında ikinci dönemin daha başarılı olduğu da bir gerçek.Fenerbahçe'nin rakiplerinin taraftarlarını kızdıracak son paragraf: Küçük maçların adamı denilen Alex, kariyerinde Beşiktaş'a karşı 20 maçta 12, Galatasaray'a karşı 6, Trabzonspor'a karşı ise 4 golü var. Şimdi bu durumda üç büyük ezeli rakibine karşı 7 sezonda 22 gol atan mı Alex küçük yoksa bu gol attığı takımlar mı?Serinin ikinci bölümünde Alex'in bu sezonki değerlendirmesi olacak.Not1: 3. paragraftaki istatistikler Papazın Çayırı blog'dan alındı.Not2: Alex de Souza'nın yeni açılan bir fan sitesi var. Tıklayın.
Trabzonspor şampiyonluğu kaçıran nice takımlardan farklı bir şekilde hareket ediyor. Sürekli bir şeylerden şikayet ediyor, sürekli birilerini hedef gösteriyor, kanıtsız iddialar ortaya atıyor, ağlıyor sızlıyor ve bu mağdur edebiyatından destek sağlamak istiyor, kaçan şampiyonluğa kılıf arıyorlar.
Hadi bir yere kadar bu iftiralara katlanırız ama işin boyutunu bir yerde abartıyorlar ve bu durum benim sinirimi çok bozuyor. Diyorlar ki; biz emeğimizle, alın terimizle buraya kadar geldik, şampiyonluğu aslında biz hak ettik, biz olmalıydık, Fenerbahçe haksız bir şekilde şampiyon oldu.
Nüktedan başkan Sadri Şener, geçende neden Fenerbahçe'nin şampiyonluğunu kutlamıyorsunuz şeklinde bir soruya rezil bir cevap verdi: "Ben Fenerbahçe'yi şampiyon olarak görmüyorum, gerçek şampiyon biziz."
Zihniyete bakar mısınız?
Şimdi efendim Trabzon camiasının genel algısı, düşünce biçimi ve asla değiştirmeyecekleri, tabu kabul ettikleri bir şey var: Fenerbahçe şikeyle, hakemle şampiyon oldu. Oyuncuları ayarttılar, hakemleri satın aldılar, kazandıkları maçların tümünde şaibe vardı. Aslında gerçek şampiyon biziz. Ellerinde tek bir kanıt dahi yok, Emre'nin mesaj olayı da ciddi ama henüz kanıtlanmamış bir iddia. Emre olayının dışında söylediklerinin çoğu da ciddiyetsiz ve deli saçması şeyler, aslında gülüp geçmek lazım ama insanın gerçekten siniri bozuluyor.
Trabzonspor emek vermiş ama Fenerbahçe vermemiş. Trabzonspor'un lehine hiç hakem hatası olmamış ama hep Fenerbahçe'nin lehine olmuş. Rakip oyuncular Trabzonspor maçlarında hata yapmıyorlar ama Fenerbahçe maçlarında yapıyorlar ve bunların hepsi şikenin sonucu. Fenerbahçe 52 yıllık ligde 18. kez şampiyon olmuş, gol kralları çıkarmış, Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final görmüş ama ligin sonuncu sırasındaki bir takımdan dahi korktuğundan mecburen şike yapmak zorunda kalıyor. Böyle bir saçmalık olur mu? Emek meselesine geri dönelim. Evet Trabzonspor çok emek harcadı, alkışlık geri dönüşler yaptı, müthiş özveri gösterdiler. Kaleci Onur Kıvrak ligin en iyilerinden biri oldu, Burak Yılmaz bambaşka bir adama döndü, Selçuk İnan yerli Xavi oldu, Serkan'ı, Colman'ı, Umut'u, o'su bu'su... Hepsine tek tek alkış, tebrik. E peki Fenerbahçe maçları oynamadan mı kazandı? Volkan Demirel'in kritik kurtarışları, Gökhan Gönül'ün kendini yırtarcasına mücadelesi, Mehmet Topuz'un tüm maçlarda oynaması, Emre'nin sahanın her yerine koşuşu, Niang'ın mücadeleden bir an olsun yılmaması, Alex'in bu yaşında evrim geçirip rakibin ayağına kayması ve golleri... Bunlar bir emeğin sonucu değil mi? Fenerbahçe ikinci yarıda 16 galibiyet aldı, bunların hepsini şikeyle mi aldı? Alex'in frikiklerini, Ankaragücü maçındaki aşırtmalığı, presle kazanılan goller... Hangisini şikeyle açıklayabilirsiniz?
Biraz saygı lütfen.
Bizim insanımızın temel noktadaki yanlışı şu: Hakem hatalarını, oyuncu hatalarını ya da takımların kötü oyununu futbolun doğal akışı içerisinde değerlendirmiyorlar. Bir yan hakem ofsaytı kaçırmışsa kesin satılıktır, bir orta hakem yanlış bir faul düdüğü çalmışsa banka hesapları incelenmelidir, bir futbolcu yanlış bir hamle yapıp takımının gol yemesine sebep vermişse kesin maçtan önce bir olaylar dönmüştür. Bizim düşünce tarzımız bu. Hiçbir şeyi doğal göremiyoruz. Her şeyin altında bir şaibe arıyoruz. Fakat futbolun doğasında hata var. Yanlış yapacaksınız ki rakip size gol atsın. Bu düşünce tarzı o kadar yerleşmiş ki Trabzon camiasına, Fenerbahçe'nin Ankaragücü maçında 3 penaltı bulmasının ardından TS yöneticisi Hasan Yener'e bu penaltılarla ilgili ne düşündüğü sorulduğunda onun verdiği cevabın trajikomikliğinin açıklamasını bulamıyor insan: "Penaltıları görmedim ama umarım Aykut Kocaman'ın yüzü kızarmıştır."
İşte bu zihniyet, görmediği penaltılar üzerinden bir insanın yüzünün kızarmasını isteyen zihniyettir. Bu sezon şampiyonluğa en çok bu zihniyetin kaybetmesi nedeniyle sevindim.
Bir de şunu söyliyeyim. Ben gözü kara holigan bir Fenerbahçeli değilim. Eğer ortada hakikaten bir Fenerbahçe lehine hakem hatası varsa söylerim. Bu sezon bu tip bir hata yapılmadı mı? Yapıldı. Gençlerbirliği maçında Lugano'nun golünden önce ofsayt var. Gaziantepspor maçında Lugano'ya verilmeyen kırmızı kart var. Ve son Sivasspor maçında Erman'a kaldırılan ofsayt bayrağı yanlış. Ama illaki altında bir şey mi aramak gerekiyor? Sadri Şener Lugano'nun golünde ofsaytı vermeyen hakemin Diyarbakırlı olduğuna dikkat çekerek bir şeyler ima etti. Rezil, iğrenç bir demeçti.
Trabzonspor'un lehine hakem hataları olmadı mı? Bal gibi oldu. Ligin ilk yarısındaki Buca maçında Engin'in kendini yere atıp penaltı aldığı pozisyonun penaltıyla uzaktan yakından alakası yok. Beşiktaş maçında Simao'nun sayılmayan golünde ofsayt yok. O gol olsa durumu 2-2 olacaktı. Gaziantepspor maçında Burak'ın düştüğü yer ceza sahasını içi değil dışı, dolayısıyla kırmızı kart doğru ama penaltı olmaması lazım. Ama aynı maçta, aynı hareketin daha sertini yapan Giray'a kırmızı yerine sarı veriliyor. Buca maçında topu süren Umut Bulut'un önündeki arkadaş kendini nedense bir anda yere atıveriyor. E o zaman bunlarda da şike var? Konu Fenerbahçe olunca kolayca şike, satılmış diyorsunuz da neden aynı şeyler Trabzonspor'a olunca hakem hatası, olur böyle şeyler diyor ya da hiç sesinizi çıkarmıyorsunuz? Bunun adı net bir şekilde ikiyüzlülük değil midir?
Bana göre saydığım tüm hatalar insan hatasıdır. Altında bir şey aramak saçma olduğu kadar sonuçsuz da kalacaktır. O yüzden bu muhabbetleri sürdürmenin hiçbir anlamı yoktur.
Son olarak da şunu söyliyeyim. Ben bu blogda daha önce rakip takımlar hakkında olumsuz şeyler söylemekten hep kaçındım. Türkiye içinde yalnızca Fenerbahçe ile ilgili yazdım. Fakat bu sezon o kadar iğrenç, o kadar mide bulandırıcı söylemler oldu ki futbol camiasında, tüm sezon boyunca doldum doldum ve insan bir yere bunları dökmek istiyor. Üslup ağır olmuş olabilir, kusura kalmayasınız.
En son söyleyeceğimi en baştan söyliyeyim. Geçen sezonun travmasının ardından sezona kötü girildi fakat devre arasından muhteşem dönüldü. Ve artık Fenerbahçe maçları formasıyla kazanmaya başladı. Bu müthiş piskolojik dönüşüm, Aykut Kocaman'ın eseridir.Sezon başını hatırlayalım. Son maçta bir kez daha kaçan şampiyonluk, Cristoph Daum'un gönderilişi, pek de etik olmayan bir şekilde Aykut Kocaman'ın takımın başına geçişi, transferlerin her zaman olduğu gibi kampın ertesine yetiştirilişi ve bu süreçte oynanan Avrupa maçlarında çok kötü sonuçların alınışı. Ve de en büyük tartışma konusu olan Kocaman - Alex psikolojik savaşı... Bu 2-3 aylık periyotta, Fenerbahçe taraftarlarının ileriye dair umutları pek yoktu. Aykut Kocaman nasıl bir teknik direktördü? Alex'siz bir takım başarılı olabilir miydi? Yeni transferler uyum gösterecek miydi?.. gibi sorular kafaları kurcalıyordu ve akabinde ligdeki vasat sonuçlar, umutların yavaş yavaş karamsarlığa evrilmesine neden oldu.Ancak Aykut Kocaman her demecinde bu takımdan beklentisinin büyük olduğunu, toparlanacaklarını, sezonu şampiyon tamamlayacaklarının söylüyordu. Camianın kasvetli havasına aldırış etmeden umudunu korudu, sinmedi ve camiayı ayakta tutmaya yarayan şeyler söyledi. Ve de söylemekle kalmadı, ilk önce Alex'le olan sorununu çözdü, ardından takımdaki birlikteliği kuvvetlendirdi; hem kendini geliştirdi hem de takımı değiştirdi.İlk yarının ikinci bölümünden itibaren Fenerbahçe iyi sonuçlar almaya başladı. Oynanan oyun belki iyi değildi ama en azından takım kazanıyordu. Coşku yoktu belki, tribünler de mest olmuyordu; ancak bu sezonun ikinci yarısında düzelebilirdi.Ancak bir anda Andre Santos krizi patlayıverdi. Andre Santos Sabah gazetesine verdiği demeçte Aykut Kocaman'ın futbol fikrini beğenmediğini, Cristoph Daum'un daha iyi bir teknik direktör olduğunu söyledi. Bu olaydan sonra herkes Andre Santos devrinin bittiğini düşünürken, Aykut Kocaman öyle düşünmüyordu. Sezonun hikayelerini yazan medya mensuplarından öğrendiğimiz kadarıyla, devre arası ve sonrasındaki 2-3 haftalık dönemde, Aykut Kocaman ile Andre Santos arasındaki gerilim teknik direktörü tarafından çözüldü. Kendisini eleştiren oyuncunun kadro dışı bırakmak gibi bir basit ve kolaycı yolu seçmedi, iletişim kurdu, oyuncusunu eleştirdi ve o Andre Santos, ikinci yarının en önemli futbolcularından biri olurken şampiyonluk maçında ilk golü atan adam oldu.Aykut Kocaman kendini geliştirirken takımı da geliştirdi dedik. Bunu boş bir cümle olarak algılamayın. Atılan her kritik ya da normal golden sonra takımın nasıl kenetlendiğini, oyuncuların nasıl sarmaş dolaş olduğunu hatırlayın. Fenerbahçe, başındaki liderin sayesinde şampiyonluk havasına daha Kadıköy'deki Trabzonspor maçında girdi.Ve hoca elindeki her oyuncudan maksimum performansı almayı başardı. Andre Santos başka bir adama dönüştü. Alex, gönderilsin diye tartışılan bir adamken takımın bir numarası oldu; attı, attırdı, maç kurtardı. Mehmet Topuz sağ kanatta hem ofansif hem defansif oynadı, yetmedi skoru koruma düşüncesinin belirdiği anlarda orta sahayı üçledi, tam bir görev adamı oldu. Mamadou Niang sakatlık dönüşleri belki tekniğinden biraz kaybetmiş olarak döndü ama sürekli koştu, çabaladı, bozdu. Uzuun bir süre boyunca sürekli yedek kalan, çoğu maçta sonradan dahi oyuna girmeyen Miroslav Stoch ligin son haftalarında takımın aslarından oldu. Bazen kilidi açtı, bazen hücuma renk kattı. Küsmemiş bir şekilde son derece güçlü olarak geri dönmüş olması yalnızca oyuncunun bireysel başarısı değildir, burada bir teknik direktör hamlesinden bahsetmek gerekir. Ve Daniel Gonzalez Güiza... Evet, Buca maçında dek yalnızca 8 dakika oynayabilen Güiza, kritik durumda olan Buca maçına sonradan girdi ve topla ilk buluşmasında takımını öne geçirdi.Ve de sezonun bence en güzel hareketlerinden biri: Ankaragücü maçında durum 4-0'ken kullanılan bir frikikten önce topun başına geçen Alex, Mehmet Topuz'un bir isteğiyle karşılaştı. Mehmet frikiği kendisinin kullanmasını istiyordu. Zira büyük umutlarla geldiği Fenerbahçe kariyerinde toplam 2 golü vardı. Belki özgüven depolamak, belki kendini kanıtlamak istiyordu. Kazanılması garanti olmuş bir maçta böyle bir şey denenebilirdi. Alex'e isteğini iletti ancak kaptan kabul etmedi. Mehmet Topuz üzüldü, yüzü asıldı. Alex frikiği gole çevirince Topuz'un içinde büyük ihtimalle fırtınalar kopmuştur ancak o yine de bunu büyütmedi. Kafasını çevirdi, oyununa devam etti. Artistlik yapmadı :) Ve o Mehmet Topuz, 6. golü atan Alex'e golün pasını veren kişiydi. Maçtan sonra bu durum çok fazla konuşulmadı, büyütülmedi. Birkaç sezondur Galatasaray ve Beşiktaş'taki oyuncu kavgalarını düşününce, bu durumun güzelliği daha net anlaşılabilir.SonuçHer oyuncunun katkı verdiği, mücadele ettiği, küsmediği, aidiyet duygularının had safhaya çıktığı bir takımda ortam değişiyor, güzelleşiyor; güzel oynanmasa dahi bir şekilde sonuçlar alınıyor. Bu net bir şekilde Aykut Kocaman başarısıdır.
Diriliş (Şampiyonluk Yazıları - 1)
Şimdinin spor bakanı, zamanının Trabzonspor başkanı Faruk Özak'ın, bir Trabzonspor - Lazio maçından önce söylediği vecize. İçimden gülmek bile gelmiyor.Foto: vursamgol.com

Benim sezon başında Fenerbahçe'den beklentilerim çok yüksek değildi. Bir kez daha son maçta kaçan şampiyonluk, heyecanımı bir hayli azaltmıştı. Daum'un ardından göreve getirilen Aykut Kocaman ise geçmişiyle gurur duyduğumuz fakat teknik direktör becerileri açısından soru işareti taşıyan bir hocaydı. Yeni sezonda Fenerbahçe'de nelerin değişeceği, sezonun neleri getireceği tam bir muammaydı.
Aykut Kocaman takımın başına gelir gelmez fırsatını bulduğu her yerde benzer şeyleri söylemeye başladı: "Hızlı, sahanın bütününü kullanan, enerjisini 90 dakikaya yayan kollektif bir ekip." Bu teoride gayet güzel, büyük camialara yakışan, heyecanlandıran bir ifadeydi. Daha da güzeli, bu düşünceye uygun transferler yapılmasıydı. Aykut Kocaman önderliğinde transfer komitesi üç hızlı kanat oyuncusu olan Stoch, Caner ve Dia'yı, ardından iyi bir bitirici olan santrfor Niang'ı takıma dahil etti. Ayağına top yakışan, hücumcu takımlarda olması gereken bir de stoper (Yobo) alındı ki benim sezonun başında heyecanladığım ilk an budur. Aykut Kocaman, vaad ettiği oyun tarzına uygun oyuncular aldı, bilinçli transferler yapıldı ve sezonun geri kalanı için teknik direktör açısından benim beklentilerim yükseldi. Bununla birlikte sezonun doğal akışında hocanın da tutarsız davranışları oldu ve beni de ters köşeye yatırdığı anlar oldu ki bunu yazının ilerleyen bölümlerinde değineceğiz.
Fenerbahçe sezona Avrupa maçlarıyla girdi. (Hazırlık maçlarındaki o rezilliklere değinmek istemiyorum.) İlk maç Young Boys deplasmanıydı ve skor olarak iyi fakat oyun olarak rezalet denecek kadar kötü bir sonuç oldu. 2-2 tur için iyi bir skordu fakat görünen şuydu ki, Fenerbahçe'nin bu futbolla Avrupa'da ilerlemesi çok zordu. Ki nitekim öyle oldu, avantaj kullanılamadı. Fenerbahçe önce Şampiyonlar Ligi'nden, sonra da Europa Cup'tan elendi. Bu 4 maç içerisinde Fenerbahçe'nin en iyi oynadığı maç 1-1'lik Kadıköy'deki PAOK rövanş maçıydı. Takım sürekli topa hakim olmuş, pozisyonlar bulmuş fakat sonuca gidememişti. Uzatmalarda gelen gol de Avrupa macerasına son vermişti.
Fenerbahçe lige vasat bir giriş yaptı. İlk 5 haftada 2 mağlubiyet 1 beraberlikle 8 puan kaybetmişti ve sıralamada 9.luğa kadar gerilemişti. Puan tablosu şöyle dursun, Fenerbahçe bu durumu toparlayacak gibi de durmuyordu. Sezonun kalanı için karamsar olmaya yetecek kadar sebep vardı.
Ardından Fenerbahçe ilk kez üst üste 3 maç kazandı. Kasımpaşa, Gençlerbirliği ve Konyaspor maçları 13 gol atılarak kazanılan maçlardı. Ancak Fenerbahçe kazanmasına rağmen tat vermiyordu. Takımın oyununda kopukluk, defansında delik, orta sahasında başıboşluk vardı. Ve de Fenerbahçe'nin yıllardır üstünlük kurduğu büyük ya da diğer bir deyişle "hedef" maçlardaki durumu değişmişti. Takım kendi evinde yıllar sonra Galatasaray'a puan verirken Beşiktaş'la berabere kalıyordu.
Ve belki de sezonun da hikayesini değiştiren, sürekli konuşulan o konu: Alex ile Aykut Kocaman arasındaki husumet, belki puan kayıplarına neden oldu fakat ilerisi için gayet güzel bir ilişkiydi. Aykut Kocaman'ın oynatmaya çalıştığı hızlı futbol, hızlı oyuncularla oynanacaktı. Hızlı oyunun bir dezavantajı da top kayıplarının fazla olabilmesiydi. Top kaybedildiğinde de ilk baskı ileride, ardından geride yapılmalıydı. Alex'i yıllardır izliyoruz. O hiçbir zaman böyle bir oyuncu olmadı. Pres yapan, takımın alan savunmasına katkı yapan ya da rakibin ayağına kayan bir orta saha değildi. Top rakipteyken haliyle Fenerbahçe orta sahası 1 eksikle oynuyordu. Geçmiş yıllarda Fenerbahçe orta sahasının defansif elemanları bu açığı giderirken (Aurelio, Selçuk, C. Baroni, Emre), bu sezon o açık kapatılamadı. Zira kötü girilen sezonda futbolcular da kötüydüler ve özellikle Fenerbahçe orta sahası defans yapamıyordu. Emre tek başına yetmiyordu. Haliyle top rakipteyken pres yetersizliği bu sezın daha net gözüküyordu. Aykut Hoca bunun faturasını Alex'e kesti. Onun takımın defansına yardımcı olmasını, en azından oynadığı alanı genişletip koşu mesafesini arttırmasını istiyordu. Ve bunu başardı. Alex değişti. Artık daha çok fiziki mücadelede bulunan, adam kovalayan, hatta rakibin ayağına kayan bir adam haline geldi. Buna ileride taktiksel anlamda da değineceğiz. Şimdilik burda keselim.
Ligin ilk devresi bittiğinde şöyle kötü bir tablo vardı Fenerbahçe adına: Fenerbahçe ligin üst sıralarındaki takımların hemen hemen hepsine boyun eymişti. Trabzonspor, Bursaspor, Gaziantepspor gibi takımlar Fenerbahçe'nin galip gelemediği takımlardı. Keza Ankaragücü mağlubiyeti de son derece kötüydü. Fenerbahçe her anlamda istikrarsız (skor ve oyun) gidedursun, Trabzonspor ligde almış başını yürümüştü. İkinci yarıya başlamadan evvel Fenerbahçe ile Trabzonspor arasındaki puan farkı 9 idi. Ancak ne olduysa oldu, Fenerbahçe ikinci yarıya bambaşka girdi, bugün sürekli övülen o "takım" olma olgusunu yarattı ve üst üste galibiyetler geldi.
Ligin ikinci yarısının ilk maçı olan Antalyaspor maçı, Fenerbahçe'yi bu günlere sürükleyen maçtı bana kalırsa. Hem skor olarak hem de oyun olarak. Neden oyun olarak diyeceksiniz? Zira genelde Fenerbahçe'nin oynadığı futbol beğenilmemişti, hatta 1-0'ın ardından skoru koruma adına takımın defansa çekilişi de yadırganmıştı. Ancak ben olaya diğer boyutundan bakmıştım. Fenerbahçe en azından defans "yapabilmişti." Ve bu defans anlayışı, bilinçli bir davranıştı. Takım en azından bir şeyi yapmayı "becerebiliyordu." Bir şeylerde değişim, gelişim vardı. İlerisi adına umut verici şeyler! Neydi bu? Fenerbahçe ligin ilk yarısında ne defansı ne hücumu net olarak beceremeyen, oyunun genel akışına kapılan, bilinçsiz bir takımdı. Top kaybedildiğinde takımın ceza sahası ile orta sahası arasında bir kara delik oluşuyordu. Takım savunması denen bir şey yoktu; alanlar kapatılmıyor, pres yapılmıyor, rakibin top yapmasına izin veriliyordu. Antalyaspor maçında değişen şey ise tam olarak buydu. Fenerbahçe rakibine önlem almıştı. Tita ve Necati'nin kanatlardan içeri sızmamaları için kanat beklerine yardımcı olarak orta sahalara görev verilmişti. Rakibin iki tehlikeli oyuncusunun verimi böyle düşürülmüştü. Ve top rakibe geçtiğinde artık Fenerbahçe 10 kişiyle topun arkasına geçiyor, alanı daraltıyordu. Gökhan Gönül'ün sürpriz golü, bu defans anlayışını iyice bilinçli hale getirdi ve Fenerbahçe 1-0'ın ardından bu anlayışı daha güzel bir biçimde devam ettirdi ve galibiyet serisinin ilk ayağını tamamladı.
Ardından yapılan 16 maçla ilgili çok şey söylenebilir fakat uzatmayalım. Trabzonspor maçındaki muhteşem atmosfer çok güzeldi misal. Taraftar ve futbolcu bütünleşmesiyle birlikte bir camianın bir maçtan nasıl galip çıkabileceğinin güzel, canlı bir örneğiydi. Rakipleriyle aralarındaki puan farkının inmesi için müthiş bir çaba gösteren Fenerbahçe, maçın tamamında oyuna hakim oldu ve maçı 2-0 galip tamamladı. Artık ilerisi adına daha umutla bakılabilirdi. Ki, hem skor hem de oyun olarak Fenerbahçe ilk yarıya göre biraz daha düzelmişti. Orta saha oyuncularının gayretleri Alex'i itelemiş, Alex ikinci yarının yıldızı olmuştu. Gitti denilen maçları aklıyla çevirmişti. Beşiktaş maçı, Galatasaray maçı, Buca maçı; onun geride olan takımın seyrini tümden değiştirdiği maçlardı.
Alex'e yardımcı olan oyuncular ise Gökhan Gönül, Andre Santos, Mehmet Topuz, Emre Belözoğlu, stoperler, biraz Niang ve sonlara doğru Stoch'tu. Hatta Buca maçını skor olarak çeviren adam Güiza dahi aldığı minik sürelere 1 gol sığdırıp maç çevirmişti.
Fenerbahçe'nin ikinci yarıda aldığı sonuçların yanında oynadığı oyunu eleştirebilirsiniz, ki ileriki yazılarda buna detaylarıyla değineceğiz, takımın çoğu maçta iyi oynamadığı gerçeği var. İyi oynuyormuş gibi olan ama aslında hep diken üstünde gittiği maçlar var. Ama sürekli kazanan takımda bunlar çok konuşulmadı. Fakat...
Üstün çaba, gayret, motivasyon, adanmışlık... Adına ne derseniz deyin; Fenerbahçe ligin devre arasından yenilenmiş olarak çıktı, birçok şeyi düzeltti ve şampiyonluk için kenetlendi. Ve nitekim sezonu galip tamamladı.
Benim Fenerbahçe hakkındaki ileriye dair görüşlerim ise son derece karamsardı. Hatta çeşitli yerlerde yazdığım yazılarda hep aynı şeyi söyledim, sürekli temkinli oldum. Trabzonspor maçından sonra dahi benim şampiyonluk beklentim pek yoktu. Zira Fenerbahçe aslında çok da iyi oynamıyordu. Alınan puanlar güzeldi fakat ben takımın bir yerde tökezleyeceğini tahmin ediyordum. Şu maçta olur, şu maçta olur diye diye sezon sonuna geldik. Ben de bir kez daha Fenerbahçe adına tahmin yapmanın ne kadar zor, dahası ne kadar boş olduğunu anladım. Belki de bu yüzden seviyoruz ya biz bu takımı... Tahmin edilemezliği, bünyesinde sürprizlere çoğu zaman yer vermesi, bitti denilen yerlerde dirilip, favori olmadığı maçları kazanması, "son 20 yılın en kötü sezonunu geçirecek" (Mehmet Demirkol'a selam olsun) diye tahmin yaptırıp sezonu şampiyon tamamlaması... Şusu busu. Fenerbahçe bu yüzden güzel. Fenerbahçe bu yüzden büyük. Fenerbahçe bu yüzden rakiplerinin en büyük korku, en büyük nefret kaynağı. Maçlar ya da şampiyonluklardan daha başka bir şey bu: Rakibinin en güzel sezonunda, en güzel oynadığı maçta, sana pozisyon vermediği maçta bir frikikle (Johnson'a saygılar) galip gelmektir Fenerbahçe. Ve sürekli kazanmaktır!
Not: Şampiyonluk yolunda sezon içerisinde nelerin olup bittiğine dair yazılar devam edecek. Yazılacaklar listesinde Aykut Kocaman'ın taktiksel ve psikolojik katkısı, Alex'in hikayesi, gelecek sezona dair beklentiler ve TS ile ilgili konular olacak. Yakında.
Andre Santos perdeyi açtı, Selçuk ipten aldı, kaptan rahatlattı. Tüm sezon boyunca Türkiye'nin 4'te 3'ünü karşısına alan koca takım, herkese ve her şeye rağmen şampiyon oldu. Hem de ne şampiyonluk!..
Ankaragücü'nün -haliyle- ekstra motivasyonu, Kadıköy'de pek görmeye alışık olmadığımız bir başlangıca neden oldu. Çok adamla ileride bastılar, seri oynadılar ve Fenerbahçe'nin oyun kurmasını zorlaştırdılar. Zaman zaman da faullerle oyunu soğuttular. Ankaragücü'nün kadrosu, potansiyel bakımından bunu ve bundan daha fazlasını yapabilecek tarzda bir ekip. Yalnızca biraz beceri eksikliği nedeniyle sonuca gidemediler. Fenerbahçe'nin, önceki Kadıköy maçlarında gördüğümüz baskılı oyunu oynayamaması, pozisyona girmekte zorlanması, Trabzon'dan gelen erken gol haberleriyle birleşince taraftarların kafasında "Acaba" diye bir soru işareti belirdi. Ancak durumun farkına erkenden varan Alex, ceza sahasına ikinci dalışında takımına penaltıyı kazandırdı. Bilerek, isteyerek, farkında olarak yaptırdığı bir penaltıydı bu. Takımını öne geçirdi, yetmedi Niang'a bir penaltılık daha pas atınca hem rakibi 10 kişi bıraktı, hem de skoru 2-0'a getirip sarı-laciverte gönül verenleri rahatlattı.Ard arda gelen şok dezavantajlar olmasa Ankaragücü Kadıköy'den puan çıkarabilir miydi, bilemem. Fakat Fenerbahçe'nin bilinçli ve iştahlı oyunu, zaten golün geleceğini bildiriyordu. Bu sezon gol atılmadan tamamlanan maç sayısının -hele ki Kadıköy'de- çok az olduğu düşünülürse, bu ihtimal biraz hafif kalıyor sanki. Fakat maçın zorluk derecesinin 2-0'dan sonra yüzde 80 oranında azaldığı da bir gerçek.İkinci yarıyla birlikte Fenerbahçe oyunu rolantiye aldı, rakip de maçı bırakınca boş alanlar çoğaldı; Fenerbahçe pas oyununu çok iyi oynadı ve güzel bir 45 dakika geçirerek maçı tamamladı.Sahadaki 22 futbolcunun arasında hem oynadığı oyunla, hem attığı gollerle hem de hal ve tavırlarıyla en farklı, en göze çarpan oyuncu her zaman olduğu gibi yine Alex de Souza'ydı. İlk önce tehlikeyi sezip takımını rahatlattı, ardından futbol cambazlığını gösterip saha içerisinde hünerlerini gösterdi, şovunu yaptı kaptan. 4'ü duran toptan olmak üzere 5 gol attı Brezilyalı. 5 golün estetik güzelliği ayrı ayrı tartışılır, hepsinin de yeri ayrıdır. Duran topların hepsini büyük bir soğukkanlılıkta, hiç tereddüt etmeden, aynı köşeye gönderdi. Artık bu tip topları ayağıyla değil resmen zekasıyla atıyor. Hele o ilk penaltının tekrar gösteriminde, Alex'in golü aslında topa vurduktan sonra değil, daha topa vurmadan önce attığını görüyorsunuz. Kalecinin sağ köşeye yatacağını birinci ağızdan öğrenmiş gibi kararlıydı. Topu sol köşeye gönderirken abanmadı, ya da gol olsun diye ölü noktaya göndermedi, dokundu; adeta bıraktı oraya... Bir penaltı ancak bu kadar güzel atılır!Bana göre bu sonuçla birlikte Fenerbahçe şampiyon oldu. Artık daha önceden 2 kez tecrübeli olsak da, bu takımın Sivasspor'a puan vereceğini sanmıyorum. Hadi oldu diyelim; bir mucize daha gerçekleşti üçüncü kez... Yine de benim için değişen çok şey olmayacak. Sezon başındaki yıkık dökük takımın toparlanıp bu işi buraya kadar taşıması dahi şampiyonluk kadar değerli. Son 17 maçta 16. galibiyetten bahsediyoruz...
Fenerbahçe'nin iştahlı hali, tribünlerin coşkusu ve rakibin konsantrasyon eksikliğini birleştirince, ortaya zorlanmadan alınan bir galibiyet çıktı. Fenerbahçe maçın büyük bölümüne hakim oldu, rakibi sindirdi ve sağlı sollu ataklarla taraftarını mesh etti. Maçla ilgili yazılacak çok şey yok. Fakat Aykut Kocaman'ın bazı tercihlerinın ve oyuncuların performansının kalan 3 haftada neler getirip getirmeyeceğine bakalım.Kanat akınları Gökhan Gönül ve Andre Santos, hücumdaki esnekliklerini, teknik becerilerini ve zekalarını kullanarak fark yaratıyorlar. Gökhan Gönül zaten kendini de aşmış durumda; Alex'e yaptığı ortadan önceki o çabasını Daniel Alves yapsa 2 gün konuşulur. Mehmet Topuz'un yapması gereken işleri dahi kendisi yapıyor; artık ben ona "hücumcu sağ bek" yerine "defansif sağ açık" diyorum. Top Fenerbahçe'deyken her zaman için bekler ileri çıkıyor, orta sahadaki adam sayısı çoğalıyor. GG Topuz'la anlaşmasa da oluyor; her zaman için sağ kanatta fark yaratıyor, defansif anlamda ise maç kaybettirecek kadar bir eksiği yok. Fakat aynı şeyi Andre Santos için söylemek biraz zor sanırım. Bir sol bekten beklenecek kadar hızlı değil, fiziğini de en azından defansif anlamda iyi kullandığı söylenemez. Hücumdaki farklılığını aklıyla yaratıyor. İkiye birler, çalımlar.. bir şekilde ileride aksiyon gerçekleştiriyor. Fakat top kaybedildiği anda görev bölgesine dönüp o defansif direnci gösteremediği de bir gerçek. Pazar gecesi sol stoper Yobo, sol bekliğe evrilmişti neredeyse. Andre Santos bu hantallığını bir an önce düzeltmeli; çok adam kaçırıyor zira.Defansif Zaafiyet Yalnızca o mu hatalı geride? Hayır! Fenerbahçe takım olarak topun arkasına geçmesini biliyor; fakat rakibi karşılamayı tam olarak beceremiyor. Oyuncu grubu topun olduğu bölgenin gerisine atıyor kendisini, rakip için de top çevirmek kolaylaşıyor. Rakip ancak ceza yayının civarına geldiklerinde gözleri açılıyor Fenerbahçeli oyuncuların. Alan daraltılmıyor, rakibin pas yapmasına izin veriliyor. Bu sıkıntı şampiyonluğa giderken pek belli olmadı belki. Ve de Pazar gecesi ligin kontratak deyince akla gelen ilk takımı olan; topu rakibe veren, pas yapmayı pek de düşünmeyen takımı İBBspor'a karşı pek tehlike arz etmedi. Ancak ligin pas yapma konusunda vasatın üzerinde, pozitif takımlarından biri olan Karabükspor takımına karşı büyük sıkıntılar çekilebilir.
Stoch'un Güzel OyunuŞampiyonluğa giderken ekstra adamlar iyidir. Başrol oyuncularına yardım ederler, oyun sıkışınca devreye girerler, bazen maçı kurtarırlar, bazen de takımları adına en etkili isimlerden biri olurlar. Fenerbahçe bu sezon bunun sıkıntısını çekti. Belli başlı oyuncuların haricinde gol yükünü çeken futbolcu bulamadı takım. Dia'nın hücumdaki alkışlık aksiyonları güzeldi fakat Senegalli'nin bir sorunu vardı: Gol üretemiyordu. Formayı mevkiidaşı Miroslav Stoch'tan alış nedeni büyük oranda daha iyi fiziğe sahip oluşuydu. Çok koşuyor, çabalıyor, ikili mücadelelerde top çalıyordu. Stoch da sürekli kulübede bekliyordu haliyle. Ancak Dia sakatlandı, Stoch'a gün doğdu. Uzun bir aradan sonra ilk kez ilk 11'de sahaya çıktı. Bunca zaman sonra takıma küsmemiş, heyecanını yitirmemiş olması sevindirici. Attığı golün ardından yaşadığı sevinç gösterisi de onun takıma olan aidiyetini gösterir derecedeydi.Stoch'un Caner ve Dia'dan farklı olan özelliği ne? Her şeyden önce hücumda daha zeki oluşu. Fırsatları daha iyi değerlendiriyor, şut atılacak yerde şut, pas atılacak yerde pas atıyor. Dia'nın bu anlamda bir eksiği vardı. Topu aldığında hem kendisini hem de topu koşturup kalenin dibine kadar götürüyordu fakat o meşhur son hareketi bir türlü yapamıyordu. Sezon boyunca Stoch'un İBB'ye attığı golün pozisyonlarını birçok kez yakaladı, fakat sonuca gidemedi. Ben bu anlamda Stoch'un kalen 3 haftada sürekli oynamasını istiyorum. Her pozisyonun çok değerli olduğu şu haftalarda, bulduğu pozisyonları en iyi değerlendiren sol kanat oyuncusu Stoch'tan başkası değil.Bir diğer önemli, fark yaratan özelliği de taktiksel olgunluğu. Bu yaşına rağmen pozisyon alma bilgisi ve koşu yeteneği muazzam. Misal uzak forvet oyununu başarıyla yerine getiriyor. Sağ kanattan yapılan akınlarda Stoch'u birçok kez ceza sahasının sol kanadından içeri girmiş vaziyette görüyoruz. Anlamsız koşular, gereksiz hareketler yapmıyor. Görselde güzel bir örnek var:
Burada Fenerbahçe atakta, Stoch ceza sahasının sol kenarında. Şöyle bir pozisyonu sezon boyunca ne Caner'den ne de Dia'dan görebildik. Artı hanesine yazılsın.Ve son olarak Stoch'la ilgili şunu söyliyeyim. Yaklaşık 3 ay önce "Miroslav Stoch'un Performansı" başlıklı yazının son bölümünde şöyle bir şey demiştim:"...Ayrıca kontr-ataklardaki bariz bir şekilde görülen sıkıntı var. Rakip boş yakalansa dahi bunu değerlendirecek bir planı yok takımın. Yanlış pas ve şut tercihleri takımın farkı açmasını engelliyor. Aykut Kocaman Stoch'u bu şekilde de değerlendirebilir. Boş alanlarda Stoch etkinliğini gösterebilir."İBB maçında Stoch etkinliğini bu şekilde gösterdi. İkinci yarının ortalarında Semih'e yerden soldan gönderdiği muazzam bir pas vardı, hatırlarsanız; Semih vurmuş top kornere çıkmıştı. O pozisyon gelecek maçlar için bir umut ışığıdır bende.
Santrfor Alex ve 4-3-3Ve son olarak da maçın büyük bir bölümünde gördüğümüz 4-3-3 dizilişiyle ilgili bir şeyler söylemek lazım. Aykut Kocaman Stoch - Alex - Semih üçlüsünü ileride kullanıp orta sahada Cristian - Emre - Topuz üçlüsüne görev verdi. Maçın genelinde sırıtmadı bu diziliş, gördüğüm kadarıyla hocayı Rıdvan Dilmen'den başka eleştiren de yok. Fakat temel noktada bir yanlışlık var. Bu takımın oyun kurucusu Alex'tir. Alex'i ileride son adam olarak kullandığın zaman geriden oyun kuracak iyi bir orta saha elemanına ihtiyaç var. Ne Emre, ne Cristian ne de Topuz bu tarz oyuncular değiller. Bu üçü de presçi, defansif özellikleri ön plana çıkan, uzun vadede hücumda takımı sırtlayacak isimler değiller. Haliyle Alex'in mevkiisinde yapılacak bir değişiklik, pozisyon kısırlığını da beraberinde getirebilir. Muhtemelen Aykut Kocaman Alex'i sahte 9 numara rolünde oynatıp onun sırtı kaleye dönükken yapacağı aksiyonlardan faydalanmak istiyordur. Fakat Alex kendi defansının içerisine kadar gelip top alacak değil ya; topun oraya bir şekilde taşınması, birilerinin Alex'le paslaşması lazım. Bunu 90 dakika boyunca yapabilecek tarzda bir orta saha yapısı yok Fenerbahçe'nin.SonuçFenerbahçe yoluna emin adımlarla devam ediyor. Bazı sorunları olmakla birlikte, şampiyonluk yolunda artık bunların çok fazla bir önemi yok. Şampiyonluğu daha çok isteyen taraf kazanacak. Bana göre şanslar eşit; genel kanı Fenerbahçe'nin bir adım daha önde olduğuna dair olsa da bana göre durum böyle değil. Karabükspor deplasmanı çok zor geçecek, aynı hafta Trabzon Buca'yla oynuyor. Ankaragücü'nün son 1 yıldır bize karşı olan husumetleri var, onlar da Kadıköy'de savaşacaklardır; o hafta da ligden çekilmiş olan İBB ile oynuyor TS. Tabiiki Fenerbahçe'nin her maçı kazanması halinde kazanacağı şampiyonluk var, fakat top tuvarlak, maç 90 dakikadır. Ne olacağını şu son 3 haftada hep beraber göreceğiz. Umarım mutlu sona ulaşan taraf sarı-lacivert renklere gönül vermiş olanlar olur.