Futbol ; Faİr Play, Cesaret, Mücadele ve Zafer...

14 Nisan 2010 Çarşamba

Çifte Türkiye Kupası


Bu melekler bambaşka! Öldük öldük dirildik ekran başında ama taraftarına o kadar güven veriyorlar ki, beni hiç ümitsizliğe düşürmediler. Fenerbahçe'den ziyade, Türk spor tarihinin en başarılı takımı olma yolunda hızla ilerliyorlar.

Fenerbahçe bayan voleybol takımı tarihinde ilk kez Türkiye Kupası'nı müzesine götürdü. Futbol takımı da aynı kupaya 27 yıldır hasret. Bu sezon çifte kupa yakışır Fenerbahçe'ye.

Futboldaki Türkiye Kupası'na ithafen;

Sen de başını alıp gitme ne olur
Ne olur tut ellerimi
Hayatta hiçbir şeyim az olmadı senin kadar
Ve hiçbir şeyi özlemedim seni özlediğim kadar

Arda Turan


Bir futbolcunun başarılı olabilmesi için ilk şart kafa olarak futbola hazır olması. Yeteneğin yanında psikolojik etkenler performansı çok büyük oranda etkiliyor.

Arda Turan hem yeteneği itibari ile hem de psikolojik anlamda bundan 1 sene öncesine kadar her anlamda hazırdı. Hakan Şükür gitti ve takımda bir boşluk oldu. Yeni bir isim lazımdı. Takımın simgesi olacak bir isim. En uygun isim Arda Turan'dı. İyi bir Galatasaraylı ve iyi bir futbolcuydu. Apar topar Arda'ya yüklendiler. Kaptan yaptılar, 10 numarayı sırtına geçirdiler. Bunda enteresan bir şey yok. Kaptanlığın yaşla ya da tecrübeyle doğru orantılı olduğunu söylemek çok mantıklı değil. Fernando Torres 17 yaşında Atletico Madrid kaptanlığına getirilmişti misal. Arda'ya bu görevin verilmesinde sakınca görmüyorum ben. Ama asıl sorun bundan sonra başladı. Artık Arda'ya başka bir gözle bakıldı. Simge isim arayan Galatasaray camiası, Arda'ya haddinden fazla değer biçti. Medya aşırı büyüttü, yönetim taraftara gaz verdi. Haliyle beklentiler yükseldi. Arda sezon başı itibari ile bu beklentileri karşıladı. Ama iyi futbolcuyla yıldız futbolcuyu birbirine karıştıran medyamız, düşen performansını artan performansı gibi aynı şekilde büyüttü, Arda ortaya futbol anlamında bir şey koyamayınca özel hayatı konuşulmaya başlandı.

Aslında burda kimsenin çok suçu yok. Ortak paydada herkes bir yerinden sorumlu. Arda'nın da bunda payı var elbette. Sürekli Liverpool'a gitmek istediğini söylemesi ayrı bir hava kattı.

Ben Arda'nın kötü bir futbolcu olduğunu düşünmüyorum. Ama bana göre yıldız da değil. Arda, takım kötü giderken takımı ateşleyecek veya kendi çabasıyla skor üretecek bir futbolcu olmadı hiçbir zaman. Mehmet Demirkol'a bu konuda katılmıyorum. Arda'nın yıldız olduğunu ve özel hayatının konuşulmasının normal olduğundan bahsediyor. Evet, yıldız futbolcuların özel hayatından konuşulması kadar normal bir şey yok ancak bu futbolcu sahada bunun karşılığını da verebilmeli.

Arda özellikle son 2-3 aydır bir form düşüklüğü yaşıyor. Aşırı normal. Ama beklentiler o kadar yükseltildi ve Arda o kadar apayrı bir köşeye konuldu ki, bu düşüş normal bir düşüş olarak görülmedi. Ben bekliyordum böyle bir ortam. Arda takım iyiyken yüksek performans gösterdi ama ne zaman işler kötü gitmeye başladı, Arda'nın grafiği o kadar aşağıya indi.

Son zamanlarda medyada Arda'nın Avrupa'ya gidip kurtulması gerektiği konuşuluyor. Eğer Arda böyle bir şey yaparsa açmak üzereyken dalından koparılan bir çiçekten farkı kalmaz. Kendisi her ne kadar burdaki ortamdan şikayet etse de kabul etmeli ki hala el üstünde tutuluyor. Avrupa'da bu fizikle tutunamayacağı gibi, medya kendisini bu kadar şımartmaz. Daha soğuk bir ortam bulur kendine. Ben olsam Galatasaray'da kovulana kadar kalırım. Zira kendisinin performansını yükseltecek en iyi ortam yine Galatasaray'da. Her şeye kafasını takıp aklını futbola vermezse üzücü bir son kendisini bekler. Geldi de zaten. Islıklandı Ali Sami Yen'de. Islıklayan taraftar zamanla çığ gibi büyür. Oynadığı futbolla bütün Türkiye'ye cevap verip tekrar işine odaklanmalı, yoksa bu işin sonu çok hayırlı gözükmüyor. Kendisi sıradan bir futbolcu değil ve performans düşüklüğü sıradan bir düşüklük gibi gözükmeyecek hiçbir zaman.

12 Nisan 2010 Pazartesi

Guti


Gözümde dünyanın en underrated futbolcularından biridir Jose Maria Gutierrez Hernandez, nam-ı diğer Guti. Bu kadar zarif ve hatasız pas atan futbolcu bulmak çok zordur. En parlak dönemlerinde dahi sürekli ilk 11'de oynayamamış ama sonradan girdiği çoğu maçı çevirmesini bilmiştir. Az forma şansı bulmasında elbetteki Real Madrid'in yıllardır en çok oyuncusunun bulunduğu ortasahada oynamasının payı vardır.


Yaz transfer döneminde adı ciddi bir şekilde Galatasaray'la anılmıştı. Gelmemesini o kadar çok istemiştim ki... Çünkü Guti'yi ben her zaman Fenerbahçe'de oynarken hayal etmiştim.

Ukalalık edip özelliklerini saymak ayıp olur, zira Guti'den haberdar olmayıp ben futbol izliyorum diyenler bir zahmet bu blogu kapatıp gitsinler. Ama bu kadar övdük, hatırlatmakta da fayda vardır diye düşünüyorum. En önemli özelliği şüphesiz isabetli pasları. Oyun görüşü o kadar çok yüksek ki statta izleyenlerin bile göremeyeceği boşlukları görüp iğne deliğinden pas atabilir. Sağına bakıp sol çaprazına gönderebilir. Bitmiş pozisyonları kimsenin hayal bile edemeyeceği bir şekilde gole çevirebilir. Top sıkıştığı anda gider alır ve takımı atağa kaldırır. Şimdi diyeceksiniz ki, e kardeşim o kadar teknik madem, niye oynamıyor? Koşmuyor çünkü bu adam.

Ahmet Çakarlık yapayım;

Bakın beyler! Artık Gökmen Abi'nin, Ziya Abi'nin futbol oynadıkları dönemleri geçtik. Koşacaksın, ısıracaksın, koparacaksın. Bu özelliğin yoksa sen bir hiçsin!

İşte bu özelliği batasıca Guti bu yüzden adından söz ettiremiyor. Türkiye'deki muadili Alex 6 yıldır aynı sıkıntıyı çekiyor. Adam olmadığından bahsediliyor.

Ama bu tür futbolcuları izlemek zevktir birader. Neyse, lafı uzatmadan bir iki link verelim de gözümüz gönlümüz açılsın.  Blogger'da bir problem var sanıyorum, ekleyemiyorum, o yüzden direk link vereyim:

http://www.youtube.com/watch?v=N9WCDc16Ots
http://www.youtube.com/watch?v=v87hrFhVxBg
http://www.youtube.com/watch?v=8oYwyZsjcos
http://www.youtube.com/watch?v=9nmNka6ud68
2 gol 4 asist ile oynadığı maç:http://www.youtube.com/watch?v=XWawC873aic

Olur Böyle Vakalar


Yaklaşık 1 yıl aradan sonra Misak-ı Milli sınırları içerisinde ilk kez mağlup oldu bu takım. Avrupa ikinciliğinin yarattığı boşluk elbetteki konsantrasyon eksikliğine neden olmuştur ancak bu mağlubiyet yeni bir anormal galibiyet serisini başlatabilir. Çarşamba günü rövanş maçı var. Benim tahminim bu kızlar set vermez...

9 Nisan 2010 Cuma

Chamakh İngiltere'ye


Aslında Chamakh'ın Arsenal hayalleri geçen sene başlamıştı. Maddi konularda anlaşılamayıp, bir de bunun üzerine kulüp kalmasını isteyince bir sezon daha kalmak zorunda kaldı. Daha ciddi bir teklifle geliyor bu sefer Arsene Wenger Bordeaux'ya ve artık Chamakh'ın gözü de İngiltere'de. Verimliliği düşük olsa da beğendiğim bir forvettir benim. Maçın içinde çok aktif değildir ama son vuruşları kusursuzdur.

Bakalım ne yapacak Ada'da...

7 Nisan 2010 Çarşamba

Barcelona 4-1 Arsenal


Şu maç hakkında medyada ve bloglarda yazılacak şeyler aşağı yukarı bellidir. Messi'den girersin, Xavi'den çıkarsın, yanına da takım oyunu sosunu ekleyip yazıyı bitirirsin. Barcelona başkasına imkan vermiyor çünkü. Her maç aynı istikrarlı oyun, her maç büyüleyici bir pas organizasyonu. Bir ara topla oynama oranları %75'e kadar çıktı, Arsenal çaresiz kaldı.

2-2'nin rövanşında bu maçta türlü sürprizler olabilirdi. Fazlasıyla heyecan vaadediyordu 90 dakika. Wenger ilk maçtan daha saldırgan bir takım çıkardı Camp Nou'ya. İlk 15 dakikada ortasahada Barcelona'nın presini kırmak istediler, kaptığı toplarla da hızlıca çıkmayı çabaladılar ama sahada bunu başarmak o kadar kolay değil. Bolca faul yaptılar. Başarılı oldukları 2-3 pozisyon var ve birinde de golü buldular. Barça ortasahada topla didişirken Diaby kaptığı topu Walcott'un önüne bıraktı ve Güiza'nın İngiltere'deki muadili Bendtner golü attı. Ömer Üründül'ün tabiriyle, "Daha neler olacak bu maçta Kerem" dedim kendi kendime. Eğer bu 1-0'lık üstünlüklerini en azından ilk yarının sonuna kadar sürdürebilselerdi bütün maçı alıp götürebilirlerdi ancak sevinçleri çok kısa sürdü. 2 dakika sonra Messi kendi hazırladığı pozisyonu gole çevirdi ve tabelada yazan skor 1-1 oldu. Gol ilginç. Bu yazıya başlamadan önce özete bir kez daha baktım ve Messi'nin ilk golü harbiden ilginç. Adam Xavi ile ikiye-bir yapmak istedi ama Xavi fazla içeriye girince top Silvestre'nin ayağına çarptı, böylece Messi rakip oyuncuyla ikiye-bir yapıp gol atmış oldu.

Arsenal pes etmedi ama güçleri de yetmedi. İleriye çıkarken yeteri kadar soğukkanlı değillerdi ve Barcelona kadar sahaya iyi yayılamadılar. Nasri bir şeyler yapmaya çalıştı ama yetmiyor tek kişi Barcelona'ya. Katalanlar birbirleriyle o kadar iyi anlaşıyorlar ve o kadar az pas hatası yapıyorlar ki topu ayağına alan her kişi yanında ve önünde en az birer kişi görüyor, pas yapmak çok kolay oluyor. Bunda Xavi'nin rolü elbette çok büyük. Tek paslar, oyunu kanatlara açmalar ve uygun yere çok güzel pas atmalar... Ve bunu o kadar güzel yapıyor ki bu adam, yaptıktan sonra Selçuk Şahin gibi olduğu yerde kalmıyor; attığı yere gidip yardım ediyor, markajdan kurtulup etrafına güven veriyor. Şüphe yok ki Barcelona'yı Barcelona yapan en önemli görev adamı.

Messi ilk yarıda 3 tane sallayınca Guardiola Madrid deplasmanını hesap edip vites düşürdü, idman havasında bir ikinci yarı izledik. Bunu yaparken Daum gibi geriye yaslanarak skoru korumadılar elbette, sadece oyunu daha az bir mesafede oynadılar. Ortasahanın ortasında bolca top çevirdiler. Bir ara sayamadım ama herhalde üst üste 100 pas falan yaptılar.

Gecenin diğer kazananı iser Mourinho idi. Inter ile oynayacak Barcelona. Grup maçlarında 2-0 kazanmışlardı, işlerinin ilk maç kadar kolay olmayacağını düşünmekle beraber yenecekleri neredeyse kesin gibi. Barcelona'nın rakiplerinin yapacağı bir şey yok, ne yazık ki durum böyle. Her oynadıkları maçta favoriler. Tıpkı bu sene Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu konusunda favori oldukları gibi.

6 Nisan 2010 Salı

Rijkaard'ın Topu


Şu dünyada eleştirilmeyecek kişi ve olay yok. Saygı sınırları aşılmadığı sürece her şey eleştirilebilir. Günlük yaşamımda buna dikkat etmeye çalışırım. Ben olsaydım ben de eleştirebilirdim, diye düşünürüm. Bunun için, Frank Rijkaard'ı eleştirenlere kötü gözle bakanlara gülüyorum. Bu adam tanrı falan değil. Din konusunda eleştirmekten hepimiz çekiniriz ama konu futbol olunca her şey her şekilde eleştirilebilir. PSV Eindhoven'ı Şampiyonlar Ligi şampiyonu yaptıktan sonra Fenerbahçe'ye gelip Aydınspor'dan 6 yiyen Hiddink hakkında Şansal Büyüka'nın o zamanlar neler söylediklerine bir bakın derim.

Galatasaray'da sıkıntılı günler yaşanıyor. Rijkaard'dan beklenen verim alınamadı. İşler kötü gidince eleştiriler başladı haliyle. Benim de eleştirdiğim birkaç konu olmuştur, yalan yok. Ama Rijkaard'a tapan bazı kesimler var ki sanki bu adam göğü ikiye yarıp inmiş, sihirli bir top getirmiş gibi davranıyorlar. Eleştirenleri eleştiriyorlar. Halbuki durum basit. Ülkemize gelen ünü büyük bir teknik direktör var ve işler kötü gidiyor. Görmediğimiz şeyler değil. Daha geçen sezon Aragones hakkında neler söylendi hatırlayın. İkisinin ortak yönü ne peki? Futbolcu kariyerlerinin büyük başarılarla dolu olması, teknik direktör kariyerlerinin de futbolculuk dönemlerinden aşağı kalmaması. Sorun da burada başlıyor işte. Geçmişte başarılı olmuş her hocanın bizim ülkemizde de başarılı olacağını düşünüyoruz. Oynattığı futbolun ülkemizde uygulanabileceğini tartışmıyoruz, ya da başarılı olduğu ülkedeki şartları kendi ülkemizde sağlamıyoruz.

Bizim yönetimlerimizin yaptığı şey şu: Kadroyu hoca gelmeden kuruyorlar ve bu kadro ile hocanın başarılı olmalarını istiyorlar. Büyük bir ihtimalle başarı gelmiyor ve teknik direktörün basiretsizliğinden bahsediliyor. 1 senede Rijkaard'ın hocalığını bitirdik.

Adnan Polat'ın açıklamalarına göre seneye de Rijkaard ile devam edilecek. Çok doğru bir karar. Ben olsam şimdiden transfer hazırlıklarına başlarım. Rijkaard bir şans daha hakediyor çünkü.

Bakmayın Ahmet Çakar'a, Hıncal Uluç'a. Sporun S'sinden anlamadan futbolun santrforundan, basketin pivotundan, voleybolun smaçından bahseden bu adamları dinlemeyin.

Ben böyle yapıyorum. Ama üstte de dediğim gibi, bu Rijkaard'ın asla eleştirilmeyecek bir adam olduğunu göstermiyor. Bal gibi de eleştirilir. Ancak her şeyin dozunu ayarlamak lazım.

4 Nisan 2010 Pazar

İki Fenerbahçe'nin Ortasındayım


Dün Schalke-Bayern maçına biraz göz attım ama aklım TRT 3'teydi. İhanet etmemek için maçın 20. dakikasında kapadım TRT 2'yi, TRT 3'ü açtım. İyi ki de açmışım! Dün akşam maçın sonundaki kadar bağırdığım maç sayısı çok azdır. Seviniyor insan, ağlıyor, duygulanıyor, gururlanıyor. Bu kızlarımızın azmini görünce Fenerbahçeli olmaktan bir kez daha onur duydum. Şimdi de şampiyonluk yakışır bu güzel meleklere. Maç başladıktan yarım saat sonra yaramaz adamların da Kayseri ile maçı var. Kadıköy'de olacağım. İki Fenerbahçe'nin ortasına geçtim ve galibiyetle ilgili dilek tuttum. Umarım Kayseri'yi yendikten sonra statta "Sarı Melekler Avrupa Şampiyonu oldu!" şeklinde bir anons duyarım. Haydi Melekler, haydi çocuklar!

3 Nisan 2010 Cumartesi

Schalke vs. Bayern Münih


Hem futbolcular hem de teknik adamlar açısından oldukça zevkli geçecek gibi duruyor maç. Demeç savaşları da devam ediyor. Bayern Münih'in teknisyenleri Schalke'nin çok faul yaptığını ve Felix Magath'ın sahanın çimlerini onarmayıp durumu kendi lehlerine çevirdiklerini söylüyorlar. Ivica Olic de "Magath iyi bir çime sahip, onlar bu konuda avantajlılar" diyor. Bayern tarafında Ribery yorgun, Robben'in durumu ise belirsiz. Gomez ve Schweinsteiger'in oynaması bekleniyor. Schalke'de önemli bir eksik yok.

Bol faul yapan ve bunun sayesinde rakibin ataklarını ustalıkla kesen ve oyunu soğutan bir takım yarattı Magath. Van Gaal ise yavaş yavaş sistemini oturtmaya çalışıyor. Fizik-mücadelenin mi yoksa teknik-taktiğin mi daha üstün geleceğini bugün saat 16:30'da TRT 2 ekranlarında göreceğiz...


2 Nisan 2010 Cuma

TSL'nin İlk Beşine Genel Bakış


İlginç bir lig yaşadığımız kesin. Hiçbir takım önündeki maç için umut vermiyor, kazanılan 3 puanlar yalnızca haftanın sonucu gibi gözüküyor. Detaya girmeden, okuyucuyu da yormadan, ligimizin 28. hafta itibari ile ilk 5 sırasını oluşturan takımları hakkında bir iki kelam edelim.

Fenerbahçe ile başlayalım. Geçen seneki uyuşukluktan sonra Daum'la kazanılan Süper Kupa ile iyi bir başlangıç yapıldı, lige de bomba gibi girildi. 8'de 8 yapıldı ve ondan sonra çöküş dönemi yaşandı. Yılmaz Vural'a şov imkanı bile verildi. Bu takım sezon başından beri 4-2-3-1 sistemi ile oynuyor. Alex'in olmadığı maçlar da dahil çift forvet oynanılan maç yok. Kasımpaşa maçı hariç ben hatırlamıyorum. Stoper ikilisi Lugano-Bilica'nın güven veren uyumu ve Cristian-Emre ikilisinin defansif ve ofansif katkıları Fenerbahçe'yi ayakta tuttu. Sezon başından beri 3 kilit ismi var Kanarya'nın. Lugano, Emre ve Alex. Bu üçünden herhangi birinin olmadığı hemen hemen her maçta puan kaybedildi. Sorunlu bölge sol taraf. Solda denenmeyen oyuncu kalmadı aylardır. Roberto Carlos, Andre Santos, Vederson, Uğur Boral ve Özer değişmeli olarak forma giydiler. Roberto Carlos'un önünde oynayan kişi değişti genelde ve yeni transfer Andre Santos fazlasıyla sırıttı ön tarafta. Carlos'un gidişiyle sol beke kendisi geçti ve bu sefer onun önünde Vederson ile Özer oynadı. Özer'in varolan sakatlığı ve o bölgede sıkışıp kalmasıyla yeteri kadar topu iyi kullanamaması, rakiplerin daha çok sağ taraftan hücum geliştirmesine sebep oldu. Vederson da hem geride hem ileride vasatı hiçbir zaman aşamamış birisi. Sol taraf çok tartışıldı ama iyi ya da kötü bu günlere gelindi. Uğur Boral sakatlanmasaydı, hız problemi yaşayan Fenerbahçe'ye çok yararlı olabilirdi, ama aranan zamanlarda yok ortalarda. Medyamız abuk subuk işlerle uğraşacağına yararlı bilgiler verseler iyi olur. Fenerbahçe'nin hücuma çıkarken kaptırdığı topların istatistiğini istiyorum. Bu takımın hücuma çıkarken neden eziyet çektiğiyle ilgili güzel bir yazı görmek istiyorum. Ama yok. En fazla yine kendimiz tartışıyoruz. Bana göre iyi bir sol açık bu takıma basamak atlatır.

Galatasaray'ı bu blogda tartışmıştık ama kısaca üzerinden bir kez daha geçelim. Frank Rijkaard'ın gelişi ile beraber her alanda oyuna hakim olan, rakibe basan, tempolu bir futbol beklendi ancak mevcut oyuncu kadrosu ile bu çok da mümkün gözükmüyor. Bırakın Rijkaard'ın Total Futbol'unu, Ömer Üründül'ün kollektif futbolunu bile oynayamıyor şu takım. Hücumda Kewell, Baros, Arda vardı ve Elano, Keita, Giovani, Jo transfer edildi ama ironiye bakın ki ortasaha Mustafa Sarp-Mehmet Topal ikilisine emanet edildi. Koca sezon boyunca ayağa paslarla rakibe üstünlük kuran bir takım izleyemedik. Çoğu zaman bireysel çabalarla geldi goller. Ve bakın; Baros, Kewell sakatlandı ve Arda formsuzlaşmaya başladı, Galatasaray gol sıkıntısı çekiyor. Keita ve Giovani olmasa Ankaraspor'dan kötü takım olacak Cim Bom. Bu takıma iyi bir sol bek ve iyi iki önlibero lazım.

Beşiktaş'a bakacak olursak her daim sıkıcı bir futbol oynayan, fazlaca defansif anlayışa sahip bir takım görüyoruz. Yarım gol olsa ona bile itiraz etmeyecek Mustafa Denizli. Takımın yükünü Rüştü, Ferrari, Ernst ve Bobo çekmeye devam ediyor. Beşiktaş'ın takım olarak istikrar sorunu çekmesinde kadrosunda bir istikrar sağlayamamasının da sebebi var. Gerçi Mustafa Denizli Ali Güneş'i forvet oynatmış bir adamdır, şaşırmamak lazım ama Ekrem Dağ'ın sol açık oynaması bazı şeyleri ifade ediyordur sanıyorum. Ortasaha ile forvette köprü oluşturacak bir futbolcunuz olmayınca yoğun olarak atak geliştiremiyorsunuz. Fink çok ofansif bir futbolcu değil, Ernst her ne kadar Almanya'da hiç hücuma katılmamasıyla tanınsa da bir nebze Beşiktaş'ta bu görevi üstlendi ancak o da bir yere kadar. Tello desen, gününde olmadığı zaman ızdırap çektiren bir isim. Yusuf zaten ne yiyip ne içiyor bilemiyorum, ne zaman Beşiktaş'la ilgili haber okusam sakatlığı var. Hal böyle olunca Mustafa Denizli'nin ortasasaha bolca rotasyona gitmesi normal. Örneğin Eskişehir maçınca İbrahim Toraman önliberoya gelmiş, Fink ve Ernst daha ileriye çıkmış ve Beşiktaş üstün bir futbol oynamıştı. Skoru değiştirecek yetenekli ayaklara da çok fazla sahip olmayınca günü gününe uymayan, ilginç bir takım ortaya çıkıyor. Beşiktaş'ın ligin en az gol yiyen takımı olması hiç de şaşırılacak bir şey değil!

Bursaspor'la devam edelim. Belki de hiçbir Anadolu takımı takım, yönetim, şehir ve medya olarak şampiyonluğa kenetlenmemişti bu kadar. Bursaspor diğer Anadolu takımlarından kalitesi olarak belirgin bir üstünlüğe sahip. Arka tarafı ön tarafından daha tecrübeli. Hücum oyuncularından Volkan Şen, Sercan Yıldırım, Turgay Bahadır ve Ozan İpek daha önce hiç bu tarz bir tecrübe yaşamamışlardı. Yine de ligimizin en golcü takımı şu anda Bursaspor. Ertuğrul Sağlam'ın korkmadan hücum etmelerini emrettiği takım, skor ve dakika ne olursa olsun gol arıyor. Bu hücumcu özelliklerini de Kadıköy'de Fenerbahçe'ye ve İnönü'de Beşiktaş'a 3'er gol atarak gösterdiler. Kendi evlerinde Galatasaray'ı yendiler. Sürekli hücumu düşünmek risk almak demektir. Bazen bu riski denemeye değer ama özellikle Avrupa'da bu tarz bir oyun sistemi tarihi farklara neden olur. Defansif ve ofansif dengelerin sağlanması lazım. Ligi kaçıncı sırada bitirirlerse bitirsinler, bu sezon Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş'tan daha başarılı oldukları kesindir.

Trabzonspor'la bitirelim. Hugo Broos Belçika'da 3 kez yılın teknik direktörü seçilmiş, boş bir hoca değil. Ancak Trabzonlular ona katlanacak da değil! Üst üste alınan kötü sonuçların sonunda kendisine yol verdiler ve her zaman olduğu gibi Şenol Güneş ismi gündeme geldi. Biraz tribün baskısı, biraz da çaresizlikten ötürü Güney Kore'den getirdiler Şenol Hoca'yı. Şenol Güneş'ten sonra 5-6 kez maçlarını izledim ve kesinlikle medyada büyütüldüğü kadar iyi futbol oynamadıklarına kanaat getirdim. Bana göre Hugo Broos döneminden çok çok iyi futbol oynamıyorlar. Temel fark, futbolcuların artık daha özgüven kazanmaları ve camianın olaylara daha pozitif bakması. Benim babam Trabzonsporlu'dur. Maçları izledikten sonra benimle konuşur ve 3 puan kazandıkları maçlardan sonra bile takımı eleştirmekten çekinmez. Trabzonlular (yanlış anlaşılmasın, Trabzonlu değiliz), hatta daha geniş bakalım, Karadenizliler duygusaldır, çok çabuk sinirlenirler, çok çabuk fikir değiştirirler. Şenol Güneş'in gelmesiyle beraber ılımlı bir hava esiyor gibi gözükse de bu takım 5 maç üst üste kazanamayınca sonu Hugo Broos'a benzeyebilir. Bu arada Selçuk İnan'a sesleniyorum burdan: Yerim ulan o attığın pasları...

Cem Felek ve Barcelona


Bizim kulüplerimizin yapamadığını Barcelona yaptı. Eintracht Frankfurt'un altyapısında oynayan 14 yaşındaki Cem Felek Barcelona ile ön sözleşme imzaladı. Bir röportajında kendisini Chelsea, Liverpool ve Barcelona'nın istediğini söyleyip büyük bir ihtimalle Katalan kulübüne gideceğini söylemişti. İstediği şey oldu! Kendisini şöyle anlatıyor: "Ortasahada oynuyorum, iki ayağımı da çok iyi kullanıyorum ve öldürücü paslar atıyorum." Döner yemeyi ve Galatasaray'ı seviyor. Zaten Barça ile görüşmelerinden sonraki demecinde de C. Ronaldo, Messi ve Arda'yı örnek aldığını söylemiş. Rap dinliyor ve en sevdiği Türk futbolcu Mesut Özil.

Barcelona'ya giderek çok iyi bir iş çıkarttığı kesin. Mutlaka şans bulacaktır ve bizi gururlandıracaktır. Haydi Cem! Sok şu çomağı feleğin tekerine...

Ne Aramıştınız

''Hayata dair ne öğrendiysem futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.''
Albert Camus.

Popüler Yazılar

Zİyaretçİler

Futbol Blog. Blogger tarafından desteklenmektedir.