Futbol ; Faİr Play, Cesaret, Mücadele ve Zafer...
Medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ekim 2010 Pazar

İstanbul Futbolunun Çöküşü


Son dönemdeki görüntülere bakılacak olursa İstanbul futbolu çöküyor, Anadolu futbolu yükseliyor. İstanbul derken aslında üç büyük İstanbul takımını kastediyorum. Öteki İstanbul takımlarının durumu üç büyüklere de Anadolu takımlarına da benzemiyor. Geçmişte de böyle bir gelişme yaşanmış ve İstanbul futboluna karşı bir dönem Eskişehirspor, bir dönem de Trabzonspor çıkış yakalamıştı. O zaman da bunun Anadolu futbolunun çıkışı olduğu vurgulanmıştı. Ne var ki bu çıkışlar öteki illere yaygın bir durum almamış, o kentlere özgü olarak kalmıştı. Bu kez Anadolu’nun hemen her tarafına yayılan bir çıkış söz konusu.

Değişimin 4 nedeni

1- Televizyon yayın gelirlerinin artması bütün futbol kulüplerinin gelirlerini yükseltti. Miktar olarak İstanbul’un üç büyük kulübünün gelirleri daha fazla artmış olsa da düşük bütçeli Anadolu kulüpleri için bu artış çok daha fazla itici etki yarattı.

2- İstanbul’un üç büyük kulübü eline geçen maddi imkânları iyi kullanamadı. Hesapsız ve yanlış transferler hem başarısızlığa hem de maddi kayıplara yol açtı. İstanbul’un üç büyükleri Avrupa liglerinde başarısızlık yaşayınca oradan gelecek gelirden de mahrum kaldılar. Anadolu takımları ellerine geçen maddi imkânları genç ve yetenek vaat eden oyuncuları almakta kullandılar. Bu oyuncular kendilerini kanıtlamak için özveriyle oynadılar.

3- İstanbul’un üç büyük kulübü ellerine geçen büyük maddi imkânları futbol dışındaki alanlara da yaydılar. Basketbol, voleybol, yüzme, atletizm, boks, hentbol, masatenisi gibi dallara da yatırım yaparak kaynakları böldüler.

4- Anadolu takımları ellerine geçen kaynakların çok büyük bölümünü yalnızca futbol için kullandılar.
Anadolu takımları yerli teknik direktörlere ağırlık verdiler. Bu teknik direktörler ligi ve takımları çok daha iyi bildiği ve oyuncularını ‘Anadolu usulü’ oynattıkları için avantaj sağladılar. İstanbul takımları yabancı teknik direktörleri tercih ettiler. Yabancılar takımlarını ‘Avrupa usulü’ oynattılar ve Anadolu usulü futbolu küçümsediler. Sonuçta Avrupa’da zirvede olan Aragones, Del Bosque, Riijkard gibi ünlü teknik adamlar üç büyük İstanbul kulübünde başarısız oldular.

Kart gösterilmiyor

Türk hakemleri maçların ilk yarısında faullere sarı kart göstermekten kaçınıyor. Bu durumu fark etmiş olan yerli teknik direktörler üç büyüklere karşı ilk yarıda takımlarına faullü futbol oynatıyorlar. Anadolu takımlarının İstanbul’un üç büyükleriyle oynadıkları maçlara dikkat edin. İlk yarıda Anadolu takımlarının oyuncuları ne kadar faul yaparsa yapsın hakemlerin sarı kart göstermediğini göreceksiniz. Fenerbahçe’de Alex, Emre, Niang, Galatasaray’da Kewell, Arda, Baroş, Beşiktaş’ta Guti ve Quaresma bu faullerin en belirgin muhatapları konumunda bulunuyor. İki, üç maçta bir sakatlanmalarının asıl nedeni bu. Bu oyunculara, futbolcuyu oyundan düşürecek şekilde, ayak bileği ile diz kapağı arasına tekme atılarak faul yapılıyor. İlk yarıda sarı kart yoksa fauller ikinci yarıda da devam ediyor. Sürekli dayak yiyen oyun kurucular ve golcüler faullerle oyundan düşünce Anadolu takımı puanı kapıyor. Öteki nedenler de önemli kuşkusuz ama hakemler oyunun akışını bozmamak uğruna sarı kart göstermekten kaçındığı, üç büyükler de buna isyan etmediği ya da uyum sağlamadığı sürece İstanbul futbolu çökmeye mahkûmdur.

Mahfi Eğilmez/Radikal

29 Ekim 2010 Cuma

Şota'dan Gider


Ligimize renk getirdi Şota Arveladze. Lig Tv muhabirine de giderin kralını yaptı.

Muhabir: Genellikle ligde bu haftalarda 3 büyükler ilk 3 sırada olurdu...
Şota: Benim zamanımda 4 büyük vardı, ne zaman 3 oldu?

27 Ekim 2010 Çarşamba

Vaadler

...
Banu yukarıda Mehmet Helvacı’nın tarihi beyanatını aktarmış. Galatasaray yönetiminin ne kadar basiretsiz olduğunu anlatan daha iyi bir paragraf sanırım yazılamazdı. Sağ olsun ikinci başkan malzemeyi ilk ağızdan teslim etmiş. Sn. Helvacı zaten başkan Polat’la birlikte Devlet Malzeme Ofisi gibi! Yönetimin geçmiş performansına bakınca toplantıda alınan kararları kestirmek güç değil. Bana da kulüp binasındaki güvenliğin amcasının kuzeninin yeğeni aktardı (bu tarz moda ya).


* Devre arasında beş transfer yapılacak. İlk hedef yakın zamanda ciddi sakatlık yaşamış oyuncular. Transferde başka kriter sezon sonu sözleşmesi biten oyuncuya yüksek ücret verip bir sonraki sezon tazminatla yollamak olacak. Gelir-gider tablosuna hareket gelir. Hareket iyidir, nerede hareket orada bereket.
* Devletle görüşülüp yeni bir stat yapılması sağlanacak. Oradan gelecek kombine gelirleriyle felekten bir sezon yaşanacak.
* Her yönetici vatandaşlık numarasını bankaların kredi sağlayan sms sistemlerine atacak. Bayram-seyran kredileri takip edilecek.
* Acilen yeni bir sihirbaz bulunacak. David Copperfield çok pahalıysa Sermet Erkin’e teklif götürülecek.
* Adnan Sezgin’in transfer ettiği oyuncular gol atar ya da asist yaparsa genel müdüre ayrıca prim verilecek. Başarılı taç, korner, serbest vuruşlar için de prim sistemi düşünülebilir!
* Resmi siteden yalanlamaları daha da aktif hale getirilecek. Örnek: Dün akşam oynanan Ankaragücü maçının skoru ulusal basınımızda 2-4 olarak gösterilmiştir. Galatasaray bu tip çirkin oyunlarla yıkılmaz. Taraftarımız lütfen bu tip haberlere itibar göstermesin. Aslında maçı 4-2 biz kazandık.
* Üniversiteler önüne bürolar kurulacak. Tabela şöyle olacak: İtinayla tez yazılır!
* Bu aralar Aziz Yıldırım’la aramız iyi. Kadıköy’de makul bir yenilginin yolları aranacak.
* Rijkaard’ın kovulması kamuoyuna şu şekilde aktarılacak: Hepiniz Ferguson modeli istiyorsunuz. Biz buna izin vermeyerek Galatasaray’ı büyük bir mali külfetten kurtardık. Rijkaard yıllık 4 milyon eurodan 30 yıl çalışsa ne eder, 120 milyon euro!

Bu maddelerden birini önümüzdeki günlerde duysanız şaşırır mısınız?

Bener Onar/Radikal

17 Ekim 2010 Pazar

Lokumdu, Dinamit Lokumu Oldu!


Arda’nın gözyaşları, bu mağduriyet ve “Türkiye’de çok sıkıntı var” cümlesi nasıl izah edilir? Arda sadece kendisi için mi yoksa “susturulanlar” adına da mı ağladı?

Sanki sigara dumanı altında illegal bir kumar masası etrafında futbolun patronları, medyanın büyük göbekli, kalın enseli yorumcuları oturmuş, Arda’nın üzerine bahse giriyor. Arda jokey de olsaydı kaderi bu olacaktı. Manken olsaydı podyumda en iyi o yürümeliydi, şarkıcı olsa Sezen’den şarkı alabilmeliydi. Doğuştan böyle bir çocuk zira, belli ki ne yapsa dikkat çekecekti. Ne yapsa hedef olacaktı, ne yapsa sıradışı olacaktı. Arda ne yaparsa yapsın günün birinde ağlatılacaktı.

MAHALLE BASKISI

Belki de senelerdir, mahalle baskısı denilen şeyin yeşil sahalar için tasarlanmış versiyonunu en çok Arda yaşıyordu. Sık sık kendini hatırlattı: “Ben bu memleketin öz çocuğuyum. Yani bu mahalledenim!” Lakin, Arda mahallede otobüs bekleyendi, antrenmanlara trenle, otobüsle gidendi. Gençti, herkesin gözbebeğiydi. Arda’yı önümüzden kovmadan önce kalpten kovmak gerektiğinden, düğmelere basıldı. Önce Facebook’tan genç bir kızla öpüşürken çekilen fotoğrafları sızdırıldı; Arda öpüşemezdi! Arda’nın genç bir erkek olduğu daha o günlerde kabul görmüyordu.

Medyanın tüm yorumcuları Arda’nın altındaki ateşi harladı, Arda ısındıkça güleryüzü gitti yerine kıvılcımlar saçan gergin Arda geldi. Bir FB maçı esnasında Semih’in boğazına yapıştı, antrenmanda takım arkadaşı Caner’le yumruklaştı, bir Bordeaux maçında rakibi Jurietti’nin göğsüne kafa attı.

BU YÜKÜ KALDIRAMAZ MI?

Zamanında türlü pisliğe bulaşmış, ne sağlığına ne ahlakına dikkat etmemiş futbolcular tahtaya çıktı ve Arda’ya ders vermeye çalıştı. “Arda bu, ne uzar ne kısalır”, “ denildi. Halbuki tam da Arda’nın yaşlarında göbekleri yüzünden geri geri koşamayanlar da onlardı... Şimdi yorumcu koltuğuna oturunca, oradan yıldızlar başka mı görünüyordu? Ülkede herkes tef gibi gerilmişken, Arda’nın sakin olması, ağzından çıkanı kulağının duyması istendi. Gözümüzün önündeki çocuğa, aklında gitmek yokken, Arda da yıldız mı?”“Git” denildi. O “Gideceğim” dediğinde, “Giderse bir halt beceremez” denildi. Bomba kuruldu, kuruldu, patlayınca herkes bir şaşırdı. Lokum gibi çocuk, dinamit lokumuna döndü. Halbuki sezon böyle başlamamıştı, o takımın kaptanıydı, takımı sırtlayacakken kendisini ayaklar altında buldu.

NİYE AĞLAYACAĞIM?

Arda, Florya kokuyordu. Arda terini Galatasaray için, Milli Takım forması için akıtıyordu. Arda’nın iki ailesi vardı, biri Florya’da sahip çıktıklarıydı. Kız arkadaşına sinema kapatan da ona iki çay getiren öksüz çocuğa 500 TL veren de Arda’ydı. 11 yaşından beri “Galatasaray”dan başka bir şey demeyen, yeşil sahada koşmaktan yorulmayan Arda; konuya bir şekilde cinsel organdan giren, belki de “pubis”i “penis” anlayan yorumcular sayesinde sonunda isyan etti. Arda için kurulan tüm cümlelerde “marka değeri” bir şekilde yer aldı, marka markaj oldu. Bu kadar sert markajı hak etmedi.

Arda “Konuşturmuyorlar” derken kim bilir daha neler söylecekti ama yine de takımının “marka ve borsa değerini” düşünüp sustu. Sonunda topa sert girdi, ülkede bir şekilde susturulan herkes için konuştu. Onunla yaptığım röportajda, “Kaptanlık senden alınırsa üzülür, ağlar mısın?” diye sorduğumda, “Yoo, hiç ağlamam. Niye ağlayacağım” demişti. Şahsen ben de onun bir gün ağlayacağını hiç düşünmemiştim. Ama şimdi ailesini üzdüğü için, kız arkadaşıyla tüm bunların ortasında kaldığı için çıkıp isyan edip ağlıyordu. “Şerefsizlik diz boyu” dediği an tarihe geçti. Belki de ona sahip çıkmanın vakti geldi. Bu isyan onarılmazsa, Arda’nın kasığı gibi yırtık kalbi dikilmezse, herkes onun lafını önüne alıp düşünmeli: “Türkiye’de büyük sıkıntı var!”

Elif Key / HT Pazar

15 Ağustos 2010 Pazar

Kov Şu Adamları Moratti!


Fenerbahçe'de işler kötü gitmeye başladığı andan itibaren işin teknik-taktik boyutuyla ilgilenmeyen, maç analiz etmeyi bilmeyen bazı medya kalemleri genelde şu eleştiriyi dile getirirler: "Bu takımda neden bu kadar çok Brezilyalı var yahu?"

Fenerbahçe'de bir ışık görene kadar yazmayacağım dedim ama bu konu Fenerbahçe ile doğrudan alakalı değil, daha çok bir medya eleştirisidir.

Inter'in 23 kişilik kadrosundaki Güney Amerikalı futbolculara bakalım...

Julio Cesar, Javier Zanetti, Maicon, Ivan Cordoba, Lucio, Walter Samuel, Thiago Motta, Cambiasso ve Diego Milito.

23 kişilik kadronun 9'u Güney Amerikalı. Ve bu takım daha 3 ay önce Lig Şampiyonluğu ve Lig Kupası'nı kaldırırken bir hafta sonra da Şampiyonlar Ligi Şampiyonu oldu.

Inter'in Şampiyonlar Ligi finalindeki kadrosuna bakalım:

Julio Cesar, Maicon, Lucio, Samuel, Chivu, Zanetti, Cambiasso, Eto’o, Sneijder, Pandev, Milito.

Inter, futbolcuların pasaportuna bakmadan 11 kişilik kadronun 6'sını Güney Amerikalı futbolculardan kurarak Şampiyonlar Ligi'ni kaldırıyordu.

Ve tek bir İtalyan medya mensubu çıkıp da "Bu takımda bu kadar Brezilyalı, Arjantinli'nin ne işi var? Kov şu adamları Moratti" diye köşelerini doldurmuyordu.

Acaba doğru olan nedir? Her ülkeden yalnızca bir tane adam almak mı yoksa hangi ülkenin vatandaşı olurlarsa olsunlar o futbolcu grubunu verimli olacak şekilde kullanmak mı?

Gel de anlat Sergen Yalçın ve Ahmet Çakar tarzı yorumculara...

4 Ağustos 2010 Çarşamba

30 Mayıs 2010 Pazar

21 Mayıs 2010 Cuma

Yeter Ömer Üründül


Futbol yorumculuğunun revaçta olmadığı bir dönemde çıkıp kimsenin anlamadığı şeyler söyledin, o gündür bugündür millet seni futbol biliyor sanıyor. Bir maçın analizini toplam 3 kelimeyle yapmak gibi doğaüstü bir gücün var, bir cümleyi her maçın analizini yaparken araya sıkıştırıyorsun, laf kalabalığı yapıyorsun. Maçın analizini de yapmıyorsun aslında, sokakta herkesin ağzında olan bir iki şeyi okumuş birisi olarak yontuyorsun ve yorumcuyum diye ekranlara çıkıyorsun.

Futbol değişti, gelişti sayın Üründül. Futbolda tek bir doğru yok, yapılan ekstra hamlelerin sonuçsuz kalması o hamlelerin yanlış olduğunu göstermez. Keita gidip forvette oynayabilir, ya da Emre Belözoğlu sol açıkta orta açabilir. Ama senin kafanda tek bir doğru var. İkinci bir alternatifi düşünmüyorsun. Futbol değişti Sayın Üründül. Sen de değiştir, geliştir kendini artık.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Gazetedeki Anılar 2

Gazetedeki Anılar'ın devamı


HUYUM KURUSUN

Engin Atay, Spor Servisi’ne yeni başlayan Şirin Berber’i şöyle işletti:
- Şirin Abi kimseye söyleme, bende çok kötü bir tik var. Karşımdaki ne yaparsa ben de onu yapıyorum.
Şirin Berber, “Kimseye söyleme” tembihini hemen yerine getirdi ve:
- Milleeet toplanın! Engin’e bakın şimdi, dedi.
Herkes toplandı.
Şirin başını kaşıyor, Engin “Yahu yapma şunu” diyerek yalandan başını kaşıyor! Şirin hoop kazağını çıkarıyor, Engin kazağını çıkarıyor. Şirin masanın üstüne çıkıyor, Engin masanın üstünde… Şirin takla atıyor, Engin takla atıyor.
Her şey iki kere oluyor! Tek fark var:
Şirin Engin’e, geriye kalanlar Şirin’e gülüyor!
...

KONUŞUYO LAN BU!

Cahit Eroğul, bir başka gazeteden muhabir arkadaşı Raşit ile birlikte Beşiktaş – Gaziantepspor maçının bitiminde soyunma odalarına gidiyordu. Birden yanlarından G.Antep’in G.Afrikalı esmer futbolcusu Kompela’nın geçtiğini gördüler. Türkiye henüz siyahi oyunculara alışmamıştı.
- Anaa, yamyama bak, simsiyah!
Cahit, sonrasındaki şaşkınlığı bugün hâlâ unutamıyor.
- İnsanları tenlerine göre değerlendirmek biraz ayıp olmuyor mu, demiş tertemiz bir Türkçe ile Kompela….
...

BİR MAHSUN MOR MENEKŞE

Özkan Eminoğlu her zamanki gibi, kendi tabiriyle “İndira Gandi” yapmış. “Cebe indirmekten” mülhem bu tabir, beleş eşyaya konmak anlamında kullanılır. Özkan’ın bu kez “indir” yaptığı şey, mor bir atkı…
Ferhan Dinçer’le birlikte Almanya’da dolaşıyorlar. Almanya Ferhan Ağabey’in ikinci vatanı…
Arada bir Özkan’ı uyarıyor:
- Çıkar şu atkıyı…
Özkan oralı değil:
- Niye abi, ne güzel yakışıyor işte…
Bir iki derken ertesi gün tek başına Hamburg’u gezen Özkan, bazı kötü bakışlı insanların, etrafında dolaştığını hissediyor. Akşam Ferhan Dinçer’e soruyor:
- Abi bana niye tuhaf tuhaf bakıyorlar?
Ferhan Bey ölçülü bir kahkaha eşliğinde izah ediyor:
- Özkancığım, iki gündür sana söylemeye çalışıyorum. Mor renkli atkıyı buralarda eşcinseller kullanır.
...

SUİKAST

Kabul etmek gerekir, kötü bir şakaydı. Sabancı Center’a suikast düzenlenmiş. İstanbul gergin bir gün yaşıyor.
Hasan Sarıçiçek sapsarı bir vaziyette müdürün odasına dalıyor:
- Yahu abi olmaz böyle şey! Bu benimki ne şanssızlıktır!
- Hayırdır, ne oldu?
- Polisten aradılar. Sabancılar’a suikast saatinde güya benim arabam o binanın önünde görülmüş! Ben sabah evden çıktım, buraya geldim. Şimdi beni karakola çağırıyorlar!
- Bir yanlışlık vardır hocam, biraz otur, sakinleş.
Ne gezer… Hoca yerinde duramıyor… Müdür şakayı kimin yaptığını merak ediyor, kızgınlıkla… “Şakadır” bile diyemiyor Hasan Sarıçiçek’e…
Şakayı yapanı sonradan öğrendik ama burada bile yazamayacağız, çünkü Hasan Hoca’nın siniri hâlâ geçmiş değil. “O şaka yüzünden sarılık oldum” diyor.
Ama telsiz efektleriyle, ciddi komiser rolüyle kusursuz bir şakaydı.
...

TÜRKLER’E VİZE YOK

Sadık Söztutan ve Hasan Sarıçiçek, İstanbul’daki patlamalar sebebiyle Gelsenkirchen’e alınan Beşiktaş – Chelsea Şampiyonlar Ligi maçına gitmişti. İki arkadaş oradaki akrabalarında geceyi geçirdikten sonra ertesi gün maçın oynanacağı Schalke Auf Arena’nın önünde buluştular. Ama Sadık Söztutan maç biletini gece kaldığı Dortmund’daki evde unutmuştu!
- Kısmet hoca, sen gir maça…
Skandal… Türkiye’den kalk gel, burada maça gireme… Hasan Sarıçiçek içeri girerken Sadık Söztutan bari bir televizyon bulup maçı oradan izleyeyim diye stadın etrafında dolaşmaya başladı.
Sürpriz!
Kapı görevlilerinden biri bir Türk kızıydı; ve Şampiyonlar Ligi tarihinde belki de ilk kez birisi bir maça biletsiz giriyordu!
...

AH ORHAN AH!

Bir dönem televizyonlarda “reality show” formatında şaka programları yapılıyordu. Olmayacak bir haber olmuş gibi kurgulanıyor, şahitler dinleniyor, tartışmalar yaşanıyordu. Öyle ciddi yapılıyordu ki, bazıları bu olayların gerçek olduğunu sanıyordu.
“Mermiyi havada yakalayan adam” haberi yapılıyor, çekim sırasında güya adam kurşunu ıskalayınca vurulup ölüyordu. Bu gizli şakayı anlamayanlar “Haber için insan öldürülür mü?” diye isyan ediyordu.
Ya da Haliç’in dibinde Bizans’tan kalma hazinelerin bulunduğu belirtilip canlı yayında suya giriliyor, sandıklar çıkarılıyordu.
Bunlardan biri de, “Beşiktaşlı Orhan’ın bir Avrupa maçında İtalyanlar karşısında penaltı kaçırdıktan sonra hayata küsüp otuz yıldır yer altında yaşadığı” haberiydi. Golcü, gençliğinde gollerini hep doksandan attığı için “Doksan Orhan” diye ün salmışmış.
Televizyonda olayı ballandıra ballandıra anlattılar, “Ah Doksan Orhan zamanında müthiş adamdı” diyen bazı şaka ortağı spor yazarlarını konuşturdular, hatta -güya- “Doksan Orhan”ın penaltısını kurtaran İtalyan’ı bile buldular! Altobelli Mazaralli filan gibi İtalyan’a benzeyen bir isim uydurarak! Programın sonunda da hayali “Doksan Orhan”ı yer altından çıkardılar!
Ertesi sabah serviste Hasan Sarıçiçek, akşamki programın etkisindeydi:
- Arkadaşlar Doksan Orhan’ı gördünüz mü, ne kadar çökmüş ve yaşlanmış…...
...

DİREKLER ARASI

Serviste Fenerbahçe – Galatasaray derbisini seyrediyoruz. Hakan Şükür’ün şutunda top direkten dönünce Cimbomlular heyecanla ayağa fırlıyor. Ama iflah olmaz Fenerli Yılmaz Akay sakin:
- Zaten top Rüştü’nün kontrolündeydi…
...

BİR SORU

Servisin yenilerinden Hüseyin Köksal merak etti:
- Bu Franz Beckenbauer, Fransız’dı değil mi?
...

OYUN KURUCU

1996 yılının aralık ayında Galler Milli Takımı ile Cardiff’te oynadık. Müsabaka golsüz bitti. Maçtan sonra Galler’in hem kalecisi hem de yardımcı antrenörü pozisyonundaki ünlü oyuncu Neville Southall medyanın karşısına çıktı. Kendi basınına öfke doluydu:
- Hepiniz gübresiniz! İnsanlara b.k atmaya bayılıyorsunuz. Bizden Forrest Gump gibi koşmamızı bekliyorsunuz. (Forest Gump, Tom Hanks’e Oscar getiren ünlü film.)
Basın toplantısı sonrasında Sadık Söztutan, Hasan Sarıçiçek, Ahmet Bilici ve İngiltere muhabiri Bilgin Çaklı’dan oluşan ekibimiz Southall’in sözlerini değerlendiriyor. Sadık Söztutan diyor ki:
- Ben bu yabancı futbolcuların konuşma üslubuna bayılıyorum. Bizimkiler kazanınca “Çok iyi oynadık”, kaybedince “Önümüzdeki maça bakacağız”dan başka söz bilmiyor.
Burada adını vermek istemediğimiz bir arkadaşımız olaya farklı bakıyor:
- Ben Forrest Gump’ı tanıyorum, orta sahada oynuyor.
...

MERKEP ŞAKASI

Sadık Söztutan ile Hasan Sarıçiçek, Milli Takım kafilesi ve kalabalık bir gazeteci grubuyla yurt dışından dönüyordu. Atatürk Havalimanı Dış Hatlar pasaport kontrolünden önce Sadık Söztutan geçti. Geliş salonunda Hasan Sarıçiçek’i beklemeye başladı.
Söztutan, kendisinin hemen arkasından pasaport kontrolüne giren Sarıçiçek’in bir türlü gelmemesinden sıkkın… On dakika, yirmi dakika, yarım saat; ı-ıh!
Bir saat gibi bir zaman geçmişti; Sadık Söztutan, cep telefonu kapalı durumda bulunan Sarıçiçek’in kendisini görmeden geçip gittiğini düşündü.
Tam o anda Sarıçiçek sapsarı bir suratla çıkageldi:
- Böyle şey olmaz, diyerek…
- Hayırdır? Nerede kaldın?
- Pasaportumu uzattım, polis evirdi çevirdi, gel benimle deyip beni havalimanı karakoluna götürdü. Bir terör örgütüne mensup olabileceğimden şüphelendiklerini söyledi! Bu şakayı Faik Gürses yapmış olabilir.
Kimse ile bir düşmanlığı olmayan, Türkiye’de bir terör örgütüne mensup olabilecek son insan Hasan Sarıçiçek, kendisini çok sarsan bu şakanın şüphelisini sonraki günlerde habire değiştirip durdu; yazılarında eleştirdiği Ali Şen’den, Fatih Terim’e, Faik Gürses’ten Faik Çetiner’e…
Olay hâlâ muamma…...
...

BEN BÖYLE KILIBIK GÖRMEDİM!

Serviste sürüp giden bir kılıbıklık tartışması var ki, ayrı bir kitap konusu… Herkesin ortak favorisi, kılıbıklık kürsüsünün birinci basamağında Tahir Kum var. Eşi telefon ettiği zaman çayını yarım bırakıp koşan adam…
İki numara Naci Arkan… Hatta bazı arkadaşlar ona “Naci-ye” diyor, birçok kadından daha iyi yemek yapıyor, her türlü hamur işi, en olmadık etli yemekler… Çamaşır, bulaşık, ütü… Eşine iş bırakmıyor!
Ve üç numara… İki aday var, Selami Özsoy ile Yılmaz Akay… Ama Yılmaz Akay şu olayla fark atmış. İddiaya göre bir sabah öfke ile servise gelmiş:
- Bugün hanıma öyle kızdım ki… Vurdum, parçaladım… Derken anne evine…
- Bi dakka, bi dakka, nasıl yani?!
- Kızınca telefonumu yere vurdum, kırıldı. Kızgınlıktan geceyi sokakta geçirdim. Dünden itibaren de annemin evinde kalıyorum.
- Çok kötü dağıtmışsın Yılmaz Abi, aman elini kana bulama…
...

GAZETECİ SORAR

1990-91 sezonunda G.Saray maçını galibiyetle bitirmiş ve ligin ilk yarısının bitimine bir hafta kala puan farkını 4’e çıkarmış. Mustafa Denizli’nin basın toplantısında Özkan Eminoğlu sorusunu sormuş:
- G.Saray ilk yarıyı lider bitirdi diyebilir miyiz?
Bütün gazeteciler gibi Denizli de gülümsemiş:
- Olur… Diyelim istersen. ...
...

SEVİYELİ BİR ELEŞTİRİ

Güreşte Olimpiyat ve Dünya Kupası şampiyonu olmuş yazarımız İsmet Atlı’dan güzel bir anekdot:
1960 Roma Olimpiyatları’ndayız. Atletlerimizden Ekrem Koçak biz güreşçileri biraz küçük görüyor. Elimizle yemek yiyormuşuz, kibar değilmişiz filan… Epey kırılmıştım.
Biz olimpiyat şampiyonu olduk. Ekrem Koçak’ın yarışını izlemeye gittik. Sonuncu oldu.
Akşam otelde Ekrem Koçak dahil bütün sporcular bir arada iken bir sandalyenin üstüne çıkıp dedim ki:
- Ey millet! Bir Türk olarak bugün Ekrem’le gurur duydum. Bütün gavurları önüne katmış, kovalıyordu!
...


RAUL’E BRAVO

Mustafa Karagöl akşam televizyonda Real Madrid’in maçını izlemiş. Kafası biraz karışmış olarak sabah servise geliyor. Karagöl’ün kafa karışıklığının sebebi şu; Real Madrid’in ünlü golcüsü Raul’u tanıyor ama defanstaki Raul Bravo’yu tanımıyor:
- Bu spikerleri anlamak mümkün değil, adam Raul’ün her hareketine “Bravo” diyor yahu. Top kaptırıyor “Raul bravo”, faul yapıyor “Raul bravo.” Bu kadar yalakalık olur mu?!
...

ŞEKER ŞEY…

Aralarında bizden de iki kişinin bulunduğu gazeteci grubu, Milano’da, İtalya – Türkiye milli maçına gitmek üzere otellerinden çıktı.
Çıkar çıkmaz da otelin hemen önünde, kaldırım kenarında genç bir satıcı ile karşılaştılar.
Motosikletli delikanlı, bütün gazetecilerin rüyası olan Nikon marka süper bir fotoğraf makinesini kutusundan çıkarmış, elinde tutuyordu:
- İlgilenmez misiniz?
Bizimkiler hemen ilgilendi. İşin daha ilginci, kibar delikanlı, piyasa değeri dört bin dolar civarındaki makine takımını iki bin beş yüz dolara veriyordu.
Bizimkilerden birisi ciddi şekilde talip oldu ve her Türk gibi, adamın yarı fiyatına satması yetmezmiş gibi:
- Bize son kaça olur, diye sordu.
Genç adam bir süre düşündü:
- Hadi son iki bin diyelim.
Bizimki hemen elini cebine attı, kaçırmaya niyeti yoktu. Motosikletli genç parayı aldı, doğal olarak, açılmış ve “ellenmiş” makine yerine, motosikletin arkasındaki “sıfır” kutuyu bizimkine uzattı.
Bizim muhabir kutuyu açmakla uğraşırken, motosikletli genç teşekkür edip uzaklaştı.
Arkadaşımız kutuyu açtığında iki bin dolara iki kilo toz şeker satın aldığını büyüyen gözlerle gördü!
...

BUYUR BURDAN YAK!

1992 yılıydı. Türkiye Kupası’nın finalinde Bursaspor’la Trabzonspor buluşmuştu.
Finalin ilk ayağını 3-0 gibi net bir skorla kazanan Bursaspor’da sevinç büyüktü. Futbolcular, teknik heyet, yöneticiler bu zaferin sonrasında sabahlara kadar eğlenmiş, içkiler içip sarhoş olmuş, taraftarlar şehirde sevinç turları atmıştı.
Spor yazarlarımızdan İrfan Özfatura o günkü köşe yazısında, “Kendinizi bu kadar kaybetmeyin. Finalin rövanşı var. Bugün siz 3 attınız, yarın Trabzon 5 atar, kazandığınızı sandığınız kupa elinizden gider” diye yazmış, Bursa’daki bir yerel gazete de bu satırları alıp “Bursaspor düşmanı” diye yayınlayınca hepimiz için zor günler başlamıştı.
Bursalı taraftarlar gazeteyi telefon yağmuruna tutuyor, öfke kusup, hakaret ediyorlardı.
İçimizde en çok üzülen de İrfan Özfatura’ydı. Bir yandan “Beni yanlış anladılar” diyordu, öbür yandan gazetenin zarara uğramasından korkuyordu. Kalbi çok kırılmıştı.
Ertesi hafta rövanş oynandı; Bursaspor Trabzon’da (1-0 öne geçmesine rağmen) 5 gol yiyerek kupayı rakibine kaptırdı!


- THE SON -

14 Mayıs 2010 Cuma

Gazetedeki Anılar

Türkiye Gazetesi yazarı Ömer Söztutan'ın "Gözlüğümü ararken burnumun ucunda buldum" adlı kitabı, bir zamanlar spor servisinde çalışan gazetecinin yaşadığı ve gördüğü komik anılardan oluşuyor. Gayet keyifli bir kitap olmuş. Birkaç anıyı buraya yazalım.



EBOLA FENER’E

Servise yeni gelen, hele de gazeteciliğe yeni başlıyorsa yanmış. Alişirin Gültekin onlardan biriydi. F.Bahçe’nin stajyer muhabiri… Mesleğe ve habere aç…
Bir akşam saati…
Ekipten biri ortaya bir laf atıyor:
- Enteresan… Fenerbahçe Ebola’yı alıyormuş.
Bir başkası:
- Yapma yahu… Süper… Adam iki ayağını da çok iyi kullanıyor.
Öteki:
- Ben Fener’in o kadar para verebileceğini sanmıyorum.
Bir köşede kulaklarını dikmiş pür dikkat konuşmaları dinleyen Alişirin dağılmış durumda… “Haberim yok” dese olmayacak, Fener muhabirinin Fenerbahçe’deki gelişmeden haberi olmaz mı? Ne yapsın, biliyormuş gibi yapıyor:
- Taşra gitmiştir, şehir baskısı için müdüre söylesek mi?
- Tabii ki söyle olum, sonra haber atlarsın daha kötü olur.
Alişirin müdürün kapısını tıklatıp giriyor. Bütün ekip kapı arkasında…
- Abi Fener’in Ebola işi ciddileşmiş. Taş olayım on beş gün önce yazmıştım.
Müdür safça işletilen Alişirin’in durumuna üzülüyor; onu kolundan tutup odanın kapısına kadar geliyor, dışarıda keyifle bekleyen kalabalığa:
- Şakalarınız bu odanın eşiğinden içeriye girmesin, diyor.
Çünkü Ebola o günlerde Afrika’yı kasıp kavuran ölümcül bir virüsün adıydı.

...

DUR YOLCU!

Ali Sami Alkış, yoğun kar yağışına teslim olmuş İstanbul’da, yola arabasıyla çıkmış ender insanlardan biri olarak Maslak’tan geçerken durakta ve soğukta bekleyen bir adama işaret etti:
- Buyurun, sizi de götüreyim.
Adam bizim Alkış’ın yanına oturdu, yol boyunca kitabını okudu, bir süre sonra kafasını kaldırıp etrafa baktı, Mecidiyeköy’e geldiklerini görünce:
- Burada ineyim, dedi.
Araba durdu, adam indi ve gitti. Ne bir teşekkür, ne bir ses, işaret.. Ali Sami Alkış aracından indi:
- Bakar mısın?
Adamı geri çağırdı, arabaya bindirdi ve geri dönüp Maslak’ta aldığın yere bıraktı!

...

DAUM

- Şirin Bey, hocamız Daum’un selamı var. Türkiye’de en beğendiği yazar sizmişsiniz. Beşiktaş’ın maçını çok iyi analiz etmişsiniz. Daum sizinle bir yemekte tanışmak istiyor.
Şirin Berber, spor yazarlığına daha yeni başlamış. Daum’un yardımcısı Bülent Albayrak’tan aldığı bu davetle ayakları yerden kesilmiş. Müdürün odasına koşuyor.
- E-hee, yazarınla övünebilirsin. Daum’dan davet aldım.
Müdür içinden “Hoş geldin Şirin, demek sana da yaptılar” diye geçirdi. “Seni işletmişler” diyemedi. Çünkü Şirin öyle heyecanlıydı ki:
- Ben biraz Almanca çalışayım. Eski yazılarımı kesip götüreyim. İyi oldu bu davet!
Şirin odadan çıkınca müdür, Bülent Albayrak’ı taklit eden bizim gazetenin avukatı İrfan Hattatoğlu’nu aradı:- Ben söyleyemedim, kendin temizle…

...

RANDEVU

Türkiye ekibi 2000 Avrupa Şampiyonası için Hollanda’da… Muhabir Ahmet Bilici Milli Takım’la birlikte bir hafta önce gitmiş. Ekip Schipol Havalimanı’na inince, randevulaştığı Ahmet Bilici ile buluşmaya çalışıyor. Hasan Sarıçiçek cepten arıyor:
- Biz indik Ahmet, sen neredesin?
- Havaalanındayım. Bekliyorum.
- Tamam, nereye gelelim?
- Kuleyi görüyor musunuz?
- Evet.
- Onun dibindeyim.
Kulenin dibine gidiyorlar. Ahmet yok. Bu kez müdür konuşuyor:
- Yahu Ahmet, neredesin? Bizi görüyor musun?
- Abi kulenin dibindeyim.
- Şu Marlboro reklamını görebiliyor musun?
- Evet, o reklamın yol tarafındayım.
- Tam karşında ne yazıyor?
- Düsseldorf Airport.
- Düsseldorf mu?? Yahu kardeşim siz nasıl randevulaştınız, biz Amsterdam’dayız!
Ahmet, Hollanda’ya inen ekibi Almanya’da bekliyordu!

...

POZ VER… BOŞ VER…

Ali Sami Alkış, bütün Anadolu’yu takmış peşine sürüklüyor. İstanbul takımlarına karşı Anadolu futbolunu –ve aslında adaleti- savunuyor, dolayısıyla gittiği her Anadolu stadında büyük ilgi ve sevgi görüyordu.
Trabzon’da da aynısı oldu. Yirmi beş bin kişi “Ali Sami buraya!” diye tezahürat yapıyor, Alkış da yeni transfer edilmiş yıldız futbolcu gibi bütün tribünleri dolaşıyordu.
Maç bitti, bizimkiler araca bindi.
Ali Sami “Tribünleri selamladığım fotoğraflar nasıl?” diye sordu.
Sordu da…
O maçta bütün foto muhabirleri Ali Sami’nin resimlerini çekmişti, bizim iki fotoğrafçı Mustafa Karagöl ile Ahmet Bilici hariç!
(İddialarına göre o sırada birisi tuvalette imiş, diğeri fotoğraf odasından İstanbul’la bağlantıyı kuruyormuş. Ali Sami elini kana bulamasın da ne yapsın?)

...

GOLCÜ MANAV ALİ

Spor Servisi’ni arayan telefon yanlışlıkla gazetenin “Bizim Sayfa” bölümüne bağlanmıştı. Telefondaki:
- Ben Beşiktaşlı Ali’nin eşiyim. Bir şey soracaktım.
Sporla zerrece ilgisi olmayan Mehmet Oruç soruyor:
- Kocanız ne iş yapıyor Beşiktaş’ta?
- Nasıl?
- Yani manav mı, bakkal mı, ayakkabıcı mı? Ne iş yapıyor?
Nalan Hanım şaşkın, kapatıyor telefonu…


...

ERGUN GÜRSOY İYİDİR!

Tahir Kum ve Engin Atay, TGRT FM’de program yapan muhabirimiz Ömer Faruk Ünal’ın konuğu…
Engin Atay, o sıralar G.Saray’ın futbol şube sorumlusu olan Ergun Gürsoy hakkında ağır eleştiriler yapıyor. Gürsoy’un sert beyanatları ile ortamı gerdiğinden dem vuruyor.
Ömer Faruk araya giriyor:
- Şimdi telefonda Ergun Gürsoy var, canlı yayına bağlanacak.
Engin kulvar değiştiriyor:
- Bi saniye, sözlerim bitmedi. Ergun Gürsoy’un G.Saray’a verdiklerini de inkâr etmemek lazım. Senelerdir Cimbom’a karşılıksız olarak hizmet ediyor.
Oysa telefonda Ergun Gürsoy falan yok, Ömer Faruk ile Tahir’in muzipliği var.


...

STÜDYO KONUĞU

Hasan Sarıçiçek TGRT FM’de her pazartesi Hülya Aksu’nun konuğu…
- Hoş geldiniz Hasan Bey.
- Hoş bulduk İpek Hanım.
- Hülya efendim… Yine karıştırdınız.


...

YOL ARKADAŞI

Ümit Aktan, Hasan Sarıçiçek, Engin Atay ve Mustafa Karagöl Adana’daki G.Saray maçından dönüyordu.
Uçuş kartlarına göre üç kişi yan yana üçlü koltuklarda, bir kişi ekipten ayrılıp arka sırada başkalarıyla oturacaktı.
Eldeki koltuk numaralarına göre Engin Atay’ın arka koltukta oturması gerekiyordu. Engin, Hasan Sarıçiçek’e dedi ki:
- Hocam, şimdi gıcık bir tip gelip yanıma oturacak, ben Ümit Ağabeylerle oturayım, sen arkaya geç, ha?
- Tamam, dedi Sarıçiçek.
Biraz sonra arka koltukta Hasan Sarıçiçek’in yanına, dönemin en ünlü mankeni Tuğba Özay gelip oturdu!


...

İYİ GÜNLER HANIMEFENDİ

Ömer Söztutan Malatyaspor haberi için kendisine verilen kartvizitteki kişiyi aradı:
- Berna Hanım?
- Ben Berna Süer, Malatyaspor basın sözcüsü, hanım değil bey. Buyurun?


...

ANADOLU AJANSI

Ahmet Bilici normalde foto muhabiri… Ama o gün güzel ve özel bir haber yakalamıştı.
Sayfalar bağlanmıştı. İstihbarat Şefi Mazlum Uluç dedi ki:
- Ahmet eğer bu haber senden başka kimsede yoksa yarın kullanalım. Bugün sayfalar bağlandı. Ama başkasında varsa biz de sayfa değiştirip haberi girelim.
Ahmet’in cevabı Türkiye Gazetesi Spor Servisi tarihine geçti:
- Yok abi… Bir bende bir de Anadolu Ajansı’nda var.
(Ajansın görevi elindeki haberleri bütün gazetelere geçmek!)


...


KAZMA HAGİ

Orta sahadan, taç çizgisinden, kornerden, frikikten attığı sayısız golü bulunan Galatasaraylı Gheorghe Hagi bir lig maçında ceza yayı üzerindeki frikiği üstten auta atınca, serviste televizyondan maçı izleyen iflah olmaz Fenerbahçeli Yılmaz Akay’ın tepkisini çekti:
- Oradan kaç golün var be kazma?!


...

BAYRAMLIK


Mübarek bir bayram arifesinde bir belediye başkanı gazete haberlerinde ismi geçen herkese çikolata göndermişti. Çikolataların içinden çıkan kartlarda bayram mesajının altında “Kadirşinas okurunuz” yazıyor.
Sayfa sekreteri Cem Başaraner adamı takdir etti:
- Ulan bu Kadir Şinas kim ise amma gönlü zengin adam, herkese çikolata göndermiş!


...

ŞİFO ANA OCAĞINDA


Bildik dalgınlıklardan biri sayılabilir ama yine de ilginç… Çünkü sen muhabir olarak zorla randevu aldığın Şifo Mehmet’i annesiyle buluşturup sarmaş dolaş resimlerini çek, gazete bu röportaj için sayfa ayırsın, ama makineye film koymayı unut!
Cahit bunu “başardı!”
İşi bitirip keyifle gazeteye döndüğünde makineye film koymayı unuttuğunu gördü ve neyse ki bin bir rica ile Şifo’yu Beşiktaş’tan tekrar Ataköy’e annesinin yanına gitmeye razı etti.


...

KİMİNLE GÖRÜŞÜYORUM?

Madem kitap yazıyoruz, hiçbir şeyi saklamayalım. Engin Atay, Mustafa Denizli ile ilgili bir haber yapmış. Haber özetle Denizli’nin “Kariyerini tehlikeye atmaktan korktuğu için gelen teklifleri reddettiği” üzerine…
Telefonda öfke kusan bir ses:
“Engin Atay ben senin….” Ağzına gelen bütün küfürleri sayıp döküyor. Engin tedirgin:
- Ben sizin Mustafa Denizli olduğunuza inanmıyorum. Şu anda bulunduğunuz telefon numarasını alabilir miyim?
“Al ulan şe…. Bekliyorum!”
Engin numarayı çeviriyor:
- Kiminle görüşüyorum?
- Ben Mustafa Denizli… Bak Engin…
Engin’in “Keşke başkası olsa” temennisi boşuna… Gerçekten de o küfürleri o kariyerdeki bir hoca etmiş!


Devamı az sonra...

13 Mayıs 2010 Perşembe

Gürcan Bilgiç ile Röportaj


Sabah ve Fotomaç gazetelerinde yazan Gürcan Bilgiç'le, konuların detayına girmeden güzel bir soru-cevap şeklinde röportaj gerçekleştirdik. İnternet üzerinden olduğu için daldan dala atladık ama olsun. Kendisine teşekkür edip hemen röportajı sunalım.

...

- Mesleğe nasıl adım attınız? Neden spor medyasında çalışmayı seçtiniz?

Aile mesleği diyebilirim. Babam Necati Bilgiç yılların spor yazarıdır. Onunla işe gide – gele mesleğe çok ısındım. Lise bittikten sonra da, üniversite ile beraber mesleğe başladım. Çok usta hocalarım oldu. İyi arkadaşlarım oldu. Klasik deyimle “alaylı” gazeteciyim. Muhabirliğin virüsünü taşımaya başladıktan sonra, atlatma haberin tadını alınca, bu işten de kopmak zor.


- Futbol yorumluyorsunuz, bunun için zaman harcıyorsunuz. Peki zamanında futbol oynamışlığınız var mıydı? Ve futbolcu olmak ister miydiniz?

Herkes gibi amatör oynadım. Çekmece genç takımında lisansiye olmuştum. Ama çok yetenekli değildim. Futbolcu olmayı elbette isterdim. Fakat bunun için gerekli şartlara sahip değildim :))

- Spor medyasında örnek aldığınız ve zevkle okuduğunuz, görüşlerine değer verdiğiniz isimler kimlerdir?

Bizim nesil şanslıydı. İslam Çupi’ler, Şansal Büyüka’lar, Attila Gökçe’ler vardı. Hepsi kalem ustası. Kelimeleri dans ettirirlerdi. Hele rahmetli Orhan Aldinç. Şarkıcı Ayşegül Aldinç’in de babasıdır. Tadına doyamazdınız. Şimdi yazılar daha teknik oldu. Edebi değeri olmayan, düz yorumlar. Gazetelerin bir an önce basılma telaşı içinde, çok özenli yazamıyoruz maalesef.

- Avrupa'da bu sezon çekişmeli ligler yaşandı. Chelsea gol rekoru kırarak şampiyon oldu, Marsilya 18 yıl aradan sonra şampiyon oldu, Bayern Münih beklendiği gibi yine şampiyon oldu. Inter ve Barcelona ise kalan liglerin favorileri. Sizce Avrupa'da nasıl bir sezon geçti? Ve size göre sezonun en keyif veren maçı hangisiydi?

Çekişme mi var, yoksa rekabet mi azaldı. Barcelona ile Real Madrid en yakın rakiplerine 30 puan fark yaptılar. İngiltere’de de heyecan haftalar önce iki takıma kaldı. Artık beklenmedik şekilde sonuçlanan maç neredeyse yok. İki takımın birbirini sarsarak, dişe diş oynadıkları maç hatırlamıyorum. Ama Ali Sami Yen’deki Galatasaray – Bursaspor karşılaşması Türkiye’de bu sezon oynanan en kaliteli maçtır bence.

- En keyif aldığınız lig, en keyif aldığınız takım ve en keyif aldığınız futbolcular hangileridir?

En keyifli lig tartışmasız İngiltere’de. Hiçbir takım rakibe göre oynamıyor. Çıkıyorlar, güçleri neyse ortaya koyuyorlar. Sekiz ya da yedi yemişler umurlarında değil. Futbol için sahadalar. Takım ise herkes gibi Barcelona, futbolcu da Messi’dir. Geçen gün Delgado Fox TV’ye yaptığı röportajda, “O’nun oynadığı futbolsa, bizim ki nedir bilemiyorum” dedi. Haklı çocuk.

- Tribünde izlediğiniz ilk maç hangisidir?

Ercan Aktuna’nın jübile maçıydı. Fenerbahçe ile Romen Milli Takımı İnönü Stadı’nda karşılaşmışlardı. 2-0 Fenerbahçe kazanmıştı. Yılını hatırlamıyorum ama 1975 olabilir.

- Dünya Kupası'nda ülkemizi izleyemeyeceğiz. Sizce turnuvayı kim şampiyon bitirir?

İki favorim var, İspanya ve İngiltere… Brezilya hayal kırıklığı yaratacak. Arjantin’in performansı ise belirsiz.

- Milli Takımımız'da Guus Hiddink dönemi başladı. Bizim en önemli özelliğimiz her zaman "mücadele"dir. Sizce futbolcularımız bu mücadelelerinin yanına taktik zekalarını da ekleyebilecekler mi? Guus Hiddink döneminden beklentileriniz nelerdir?

Hiddink elindeki kadro yapısına göre sistem oluşturuyor. En büyük şansımız bu. Kalıpçı bir hoca değil, değişebiliyor, araştırıyor. Zeka konusunda sıkıntılar var. Bu kadar yetenekli oyuncuların, başarısız olmasının temel nedeni de bu zaten. Yabancı meslekdaşları bizimkilerden daha zeki. Ben baskılı ve coşkulu bir milli takım yaratılmasını bekliyorum.

- Yavaş yavaş Türkiye'ye gelelim. Galatasaray'da da Rijkaard dönemi başladı. Benim kişisel görüşüme göre de doğru bir karar alındı. Siz bu sezonu Rijkaard ve Galatasaray açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Reijkaard’dan kimse beklediğini bulamadı. Farklı bir şey de yapamadı. Benim için değer ölçüsü budur. Bu kadar önemli bir teknik adam, bize farklı ve iyi bir şeyler göstermeliydi. Bunun ölçüsü şampiyonluk değil. Sahadaki farklılıklardır. Hollandalı hocalar genelde önce bir sistem peşine düşerler. Bu yüzden başta bocalarlar, sonra takım toparlanır. Bu da olmadı Galatasaray’da. Van Gaal ise Bayern’de başardı bunu. Reijkaard devam ederse bize bu farklılığını gösterebilir mi? Ben inanmıyorum, yanılacağımı da sanmıyorum.


- Fenerbahçe'yi konuşalım. Sezon başında Aykut Kocaman sportif direktörlüğe getirildi ama bu görevin içi boş bırakıldı. Sizce Aykut Kocaman bu sezon takıma nasıl bir katkı sağlamıştır? Daum'dan sonra Aykut Kocaman takımın başına geçebilir mi?

Muhtemelen plan buydu. Ama bu düşünce Daum – Kocaman ikilisinin ilişkisine bomba koydu. Takımın bu hale düşmesinin temel nedeni de budur. Başkan gelip işlere el koyunca, ikisinin de hükmü kalmadı. Fenerbahçe’de profesyonel planlamanın hayalden öteye gidemeyeceğini hep birlikte anladık. Ancak başka bir başkan ve yönetim anlayışı ile olabilir.

- Daum genelde "hedef teknik direktör" olarak tanımlanır. Kendisinden çok fazla bir şey beklemezseniz, iyi kötü sizi ülke sınırları içerisinde başarılı yapar. Ama iyi futbol oynanan maç sayısı da bir elin parmaklarını geçmiyor. Sizce Fenerbahçe Daum'u tekrar getirerek hedef mi küçülttü?

Bu kadar iyi açıklanabilir. Küçük vizyona uygun teknik adam…

- Baktığımız zaman Fenerbahçe son 10 lig maçında gol yemedi ve Ankaraspor maçını çıkarırsak toplam 9 maçta 12 gol attı. Ama atılan gollerin tamamı puan getirdi. Fenerbahçe'nin bu kadar iyi defans yapmasını ama hücumda kısır gözükmesini neye bağlıyorsunuz?

Sistemin gereği. Zaten Guiza gibi bir santrafor ile fazlası mümkün değildi. Daum da hedef hocası. Önce gol yemeyeyim, nasılsa atarım diye düşünüyor. Uzaktan şutlarla, pozisyona bile girmeden maç kazandılar. Umarım sezon bittiğinde yönetim kazanan haklıdır diye düşünmez.


- Gelecek sezon Fenerbahçe'nin daha iyi bir sezon geçirmesi için hangi mevkiilere transfer yapması gerekiyor?

İyi uç adamları ve arkası dönük oynayabilen, en azından kaleci ile karşı karşıya kaldığında gol atabilen bir santrafor bulmaları lazım. Semih Şentürk gibi bir yetenek var ellerinde ama bunu da heba ettiler.

- Yalnızca beni ilgilendiren bir soru sorayım ve Fenerbahçe konusunu geçelim. Emre Belözoğlu'nun bu takımda 2. kaptan olmasını ben şahsen içime sindiremiyorum. Mehmet Topuz da Çaykur Rizespor'la yapılan hazırlık maçında, hem de ilk maçı olmasına rağmen kaptanlık pazubandını takmıştı koluna. Sizce bu konuda biraz daha titiz davranılması gerekmez mi? Bu kadar kolay mıdır bu iş?

Hangi gelenek kaldı ki, bunları eleştirelim. 100. yıl şampiyonluğundan sonra üç kaptan; Tuncay, Rüştü ve Ümit Özat takımdan ayrılıp gittiler. Niye gittiler? Şampiyon takımı kim bırakır, Şampiyonlar Ligi’nde oynamaktan kim – neden vazgeçer? Fenerbahçe kalitesini paraya endekslediler. Artık forma veya gelenekler kimsenin umurunda değil.

- Bursaspor, ligin başında hedeflemediği şampiyonluğun peşinden koşuyor. Geçen sene de Sivasspor lige renk katmıştı. Bursaspor'un bu başarısını nasıl değerlendiyorsunuz?

Müthiş bir iş başardılar. Gurur duydum. Şans da yanlarındaydı, iyi organize oldular ve iddialarını korumayı bildiler. Bursa bir futbol şehri, gelecek sezon da bu iddiayı taşıyabilecek transferler yapmaları ve kalitelerini yükseltmeleri lazım. Yoksa onlar da geçici olurlar.

- Gelecek sezonda da Bursaspor gibi lige damga vuracak bir Anadolu takımı olabilir mi? Olabilirse size göre hangisi olabilir?

Çıkış beklenen iki kulüp kaldı; Kayseri ve Gaziantep. Ancak kentlerin heyecanı, bu sinerjiyi takımlarına aktaramıyor. Kayseri’de de, Gaziantep’te de taraftarların ikinci takımları var. Futbol seyircisi değiller. Başarının yanındalar. Bu yüzden değişmeleri lazım.

- Futbol bahsini kapatalım. İşiniz dışında günlük hayatta nelerle uğraşırsınız, hangi aktivitelerden zevk alırsınız?

Ben bahçe işlerinden büyük keyif alırım. Domates – biber ekerim. Çapalarım, sularım. İki oğlan var; onlar da lisanslı yüzücü. Büyük vaktimizi eşimle beraber onlara harcıyoruz. Teniz oynamaya başladım. Herkese tavsiye ederim. Yıllarca halı sahalarda haybeye tekmeler yemişiz. Büyük keyif.

- İnternet medyasını takip eder misiniz? İnternetle aranız nasıldır?

Ancak birileri uyardığında bakabiliyorum. Daha önce
antu.com’u takip ederdim ama çok boş fikirler ve katılımcılar olduğunu gördüm. Artık bakmıyorum. Sporx’e girerim her gün. Bir de genç arkadaşlar yazdıkları yazılar için mail ile link attıklarında, onlara bakarım.

- THE SON -

11 Mayıs 2010 Salı

Daha Çok Maç


Çok kez şemsiye kullandım ama onlara asla itibar etmedim. Tam bir bencillik örneği; etrafındaki her şey yıkansın ama senin o değerli bedenin kuru kalsın. Farkındayım, hepimiz biraz benciliz. Kendi iyiliğimiz için bazılarının kötülüğünü istediğimiz çok defa olmuştur, bazı durumlarda sırf kendi çıkarlarımız için hareket etmişizdir. Ancak öyle konular var ki, kendi hareket alanımız başkalarının çizgilerinin içinde. Futbol bu konulardan biri. Kendi başarısı için çalışan bir takım, diğer takımların hakimiyet alanına girmemek zorunda. Başka bir takımın hakkını yememek zorunda.

Girebileceği tek alan, o takımın oynadığı futboldur. Rakibini incelersin, maça hazırlanırsın, çıkıp yenmek istersin. Yapabileceğin en fazla bu. Ancak ülkemizde bunu da yapamıyoruz. Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor'dan başka hiçbir takımın maçını canlı olarak izleyemiyoruz. Tüm takımların izlenebildiği, analiz edilebildiği bir ortam isterim. Herhangi bir takımın ne yapmak istediğini, haftaya neler yapabileceğini tahmin etmek isterim.

Bunun yanında Anadolu'daki futbolcuları da yakından tanıma fırsatı buluruz. En iyi 11 yap derseniz birisine, büyük bir ihtimalle ağırlıklı olarak Fenerbahçe ve Galatasaray'dan, belki bir iki tane de Bursaspor'dan oyuncu seçecektir. Ancak bunun dışında bir ilk 11 yap diye sorduğunuzda ise saf saf bakan birisini görürsünüz. Anadolu takımlarını İstanbul takımlarına ve Trabzonspor'a karşı oynadığı maçlarda görebiliyoruz yalnızca, kendi aralarındaki rekabeti, o ortamı göremiyoruz. Tabii büyüklere karşı oynarken çekingen olan futbolcular, kendilerini gösteremeyen futbolcular, kendi denklerindeki takımlara karşı belki çok iyi oynuyorlar ama maalesef bu sefer kendilerini izleyenler olmuyor.

Milli Takımımız'a bakın. Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor takımlarında oynayan futbolcuların haricinde hiçbir futbolcu yok. Son zamanlarda kadroya giren Volkan Şen, Ozan İpek ve Sercan Yıldırım da zaten şampiyonluğa oynayan Bursaspor'un kadrosundalar. Daha geniş havuzdan seçme imkanı vermeliyiz yetkililere. Böylece transfer dönemlerinde de daha çok Türk futbolcunun adı geçer medyada.

Anadolu takımlarının yöneticileri bu duruma nasıl ses çıkartmıyorlar anlamıyorum. TFF ve ortağı LİG TV her takıma karşı ortak uzaklıkta olmalı. Tamam, daha çok popüler kulüplerin maçları ve haberleri daha çok verilsin ama diğer takımların maçları da lütfen yayınlansın.

Gürcan Bilgiç ile Röportaj


Sabah ve Fotomaç gazetelerinde yazan Gürcan Bilgiç ile bir röportaj gerçekleştirdim. Blogdan yorumlarla soru da alabilirdim ama sonradan aklıma geldi, iş işten geçti. Yarın ya da en geç Perşembe günü burda olacak röportaj, benden hatırlatması.

16 Nisan 2010 Cuma

Çılgın Haftasonu


Derbilerin yoğunluğu oluşturduğu keyifli bir haftasonu bizi bekliyor.

İlk önce bugün, hafta sonu olmasa da, Inter ile Juventus kapışacak. Yarın Manchester derbisi var. Alex Ferguson'ın öğrencileri tamam mı devam mı maçına çıkıyorlar. Ardından Manchester Unitedlılar Tottenham'ın Chelsea'yi yenmesini bekleyecekler. Sezonun en kritik maçlarından birine çıkıyor Chelsea. Onun ardından Espanyol ile Barcelona yine bir derbide buluşacaklar. Barcelona'ya çelme çakmakla ünlü Espanyol, Real Madridliler'i mutlu edecek mi bakalım. Şampiyonlar Ligi'nden elenen Bordeaux, Lyon'dan intikamını almak için kendi evinde galibiyet arayacak. Pazar günü ise 3 derbi birden var. İstanbul derbisi! Ligin şüphesiz en kritik maçında Fenerbahçe Beşiktaş'ı ağırlıyor. Bu maçın oynandığı sırada İtalya'da başkent derbisi var. Lazio, Roma'yı sahasında konuk edecek. Ve Brezilya! Santos-Sao Poulo derbisi de merakla bekleniyor. Alper Öcal'dan güzel bir yazı beklerdik ama ne zamandır bloguna yazmıyor.

Derbilerin olduğu, kritik maçların oynandığı ve fazlasıyla heyecan vaat eden bir hafta sonu bizi bekliyor. Benim planlarım şu şekilde:

Bugün
20.00 Bursaspor – Gaziantepspor (LiG TV)
21.45 Inter – Juventus (NTVSPOR)

Yarın
14.45 Man. City – Man. United (SPORMAX)
19.30 Tottenham – Chelsea (SPORMAX)
22.00 Bordeaux – Lyon (KANAL A)

Pazar
16.00 Sampdoria – Milan (NTVSPOR)
19.00 Fenerbahçe – Beşiktaş (LİG TV)
19.30 Lazio – Roma (NTVSPOR - Banttan)
22.00 Real Madrid – Valencia (NTVSPOR)

Keyifli seyirler.

25 Mart 2010 Perşembe

Komedi Sitesi


Çok zamandır gülmek için Fenerbahçe'nin resmi web sitesi Fenerbahce.org'a giriyorum. Bakıyorum, gülüyorum. Eğlenceli oluyor. Pankarttaki GFB imzasını paintle silerek Cem Yılmaz'a bile taş çıkartıyorlar. Helal olsun...

22 Mart 2010 Pazartesi

Messi adam değil


Türkiye'de yıllardır tartışılan ve hala uzlaşma ortamının sağlanamadığı bir konu var. Fenerbahçe'nin Alex'e bağlı olduğu konuşulurken suçlunun Alex olduğuna karar veriliyor. "Koşsana biraz birader" diyorlar, Özdenaklar, Enginler, Uluçlar ve daha niceleri... İspanya'da da hafif buna benzer bir durum var. Barcelona La Liga'da Real Madrid'in arkasında ve son zamanlarda takımın yalnızca Messi'ye bağlı olduğu konuşuluyor. Toplam 68 gol atmış Katalanlar ve maç başına 2,51 gol ortalaması tutturmuşlar. Messi'nin attığı 25 golü çıkarınca bu oran maç başına 0,68'e kadar düşüyor. Ancak İspanyol medya mensupları bir suçlu ararken hedef olarak Messi'yi değil, Barcelona'yı gösteriyorlar. Messi'ye sormuşlar dün gece bu konuyu, o da "Bu yanlış, ben gol atıyorum ama takımın çok büyük katkısı var." demiş. Ağzına sağlık. Alex'ten duyamadık böyle bir laf.

Konu Türk futboluna gelince medyanın rolü hep tartışılır ve hiçbir medya grubunun başındaki kişi özeleştiri yapmaz, kendilerine çeki düzen vermez. Gazete sütunlarında hala Arda'nın Messi'den daha iyi bir futbolcu olup olmadığı tarışılıyor. Bunun yerine Fenerbahçe'nin neden daha hızlı top çeviremediği, ileriye top taşırken neden bu kadar sıkıntı çektiği tartışılmıyor misal. Ya da Arda'nın uygun pozisyonda pas vermek yerine çalıma girip ezdiği topların istatistiği çıkarılmıyor. Güzel grafikler, betimlemeler, istatistikler, okuyucuyu doyurucu güzel bir haber yok koca Türk medyasında. Biz de hala takip edilecek bir iki yorumcuyu ve blogları takip ederek bu açığı kapatıyoruz. Sonra da "Hani nerde marka değeri?" diye sorarsın. Kendine baktın mı hiç, senin değerin ne?

21 Mart 2010 Pazar

Hayırdır Lugano Ne Arıyorsun?




Luuuugaaaanoooooooo...
Güzel olmuş. Kamera arkasındakileri tebrik etmek lazım.

15 Mart 2010 Pazartesi

Bordo


Yarın akşamki Chelsea-Inter maçını vermeyip Çarşamba gecesi Bordo-Olympiakos maçının tekrarını veriyor STAR TV. Web sitelerindeki yayın akışı bölümü hazırlayan eleman kimdir bilmiyorum ama kırdığı potların sayısı 5 elin parmaklarını geçti. Kolaya kaçmış adam. Bordo hangi ligin takımı yahu? Ne ara katıldı Şampiyonlar Ligi'ne?

16 Şubat 2010 Salı

7+

Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi'nde bugün ve yarın şahane maçlar var. Ülkemizde Şampiyonlar Ligi'nin yayın haklarını elinde bulunduran kanal Star TV. Bugünkü oynanacak Şampiyonlar Ligi maçlarına bakıyoruz; Lyon-Real Madrid ve Milan-Manchester United. Bir futbolsever olarak benim çok fazla ilgimi çekiyor bu maçlar. Ancak Star TV'nin bugünkü yayın akışında bu maçlar yok. Yayınlamayacaklar. Aynı grubun ücretli kanalı olan Futbol Smart yayınlayacak maçları... Sloganı "Şampiyonlar Ligi heyecanı Star TV'de" olan bir kanal için bu durum biraz ilginç değil mi? Bari birini siz verin, diğerini ücretli kanaldan verin.

Bundan daha da ilginci ise şu: Star TV'nin Perşembe günündeki yayın akışına bakıyoruz ve Lille-Fenerbahçe maçını yayınlayacağını görüyoruz. Ancak ilginç olan bir şey var; Star TV 7 yaş sınırlaması koymuş bu maça. Bir gün önceki yayın akışına bakıyoruz; Porto-Arsenal maçında böyle bir sınırlama yok. Kaldı ki bu tür bir sınırlamanın maçlarda koyulmasının bir mantığı da yok. Ben bir futbolsever olarak kendilerine e-mail attım. Gerçekten merak ediyorum, nasıl bir açıklamaları olabilir...

Star TV iletişim adresi:
izleyicitemsilcisi@startv.com.tr

Edit: Sanırım benim (ya da bir başkasının) uyarımdan sonra düzeltmişler. Şu an sorun yok.

Ne Aramıştınız

''Hayata dair ne öğrendiysem futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.''
Albert Camus.

Popüler Yazılar

Zİyaretçİler

Futbol Blog. Blogger tarafından desteklenmektedir.