Futbol ; Faİr Play, Cesaret, Mücadele ve Zafer...

20 Mayıs 2010 Perşembe

En Sevdiğim 3 Fenerbahçe Futbolcusu

Her iyi futbolcu sevilecek diye bir şey yok. Kendi değerlerine yakın görmüyorsan sevmezsin, ısınamazsın. Bununla paralel olarak, her kötü futbolcuyu sevmeyeceksin diye bir şey de yok. Selçuk'u severim misal, aynı maçta 50 tane pas hatası yapsa da, benim için değerli bir futbolcudur. Adı hiçbir zaman kötü şeylerle anılmamış, yedek kaldığı için somurtmamış, oynadığı her maçta elinden geleni yapmaya çalışmıştır. Emre Belözoğlu iyi bir futbolcu olmasına rağmen, bana Selçuk'un hissettirdiği hiçbir duyguyu hissettirmemiştir. Ya da Mehmet Topuz. Ne kadar iyi futbolcu olurlarsa olsunlar bunlara hiçbir zaman ısınamayacağım.

2010-2011 sezonu geride kaldı. Bu sezon ve diğer sezonlarda her zaman favorim olmuş, kötü oynasalar bile benden hiçbir zaman kötü söz işitmemiş, kredileri bende oldukça fazla olan 3 futbolcu var.



1) Alexsandro de Souza

O'nun bana hissettirdiği duygular, bir futbolseverin hissedebileceği en uç duygulardandır. Kötü oynadığı çok fazla maç olmuştur ancak her zaman skor tabelasına katkıda bulunmuş, Fenerbahçe tarihinin en üretken futbolcularından biri olmuştur. Liderlik özellikleri yok belki, takım kötü giderken takımı ateşleyici bir unsur olmadı hiçbir zaman ama eleştirmemek lazım, herkes doğuştan lider değil. Koşmuyor bir de, varsın koşmasın. Sakat olduğu zamanlarda bile locasında maçı bir taraftar gibi izleyen, içimizden biri. Maç kadrosunda Alex'i gördüğüm zaman içime bir ferahlık geliyor, kendisini görenlere müthiş bir güven duygusu aşılıyor. Bu takım eğer son hafta Trabzonspor'la oynadığı bir maçta iddaalı konumdaysa, şüphesiz en büyük sebebi Alex'tir. Kaç maç kurtardığını ben sayamadım, yoruldum. 1977'de Curitiba'da doğmuş müthiş solak, futbolcu olmasaydı dinbilimci olabileceğini söylemiş. Dinine düşkün ve maçtan sonra röportaj verirken adeta konferans salonundan çıkmış bir bilim adamı gibi konuşuyor. Onu dinlemek büyük keyif veriyor. Büyüksün Alex!


2) Gökhan Gönül


Türk futbol tarihinin belki de en hızlı yükselen futbolcularından biri. Ozan İpek de bu listeye dahil edilebilir. Kariyerine Gençlerbirliği Oftaş'ta başlamış, 4 sezonda 3 şampiyonluk görüp Süper Lig'e tırmanmış, Fenerbahçe'ye transfer olmuş, daha takımla çıktığı henüz ilk maçlarından birinde Şampiyonlar Ligi'nde PSV'ye karşı oynayıp Farfan'ı durdurup onun kanat değiştirmesine sebep olmuş, milli takıma seçilip Norveç maçında oyuna sonradan girip asist yapmış ve takımı EURO 2008'e taşımış, UEFA'nın manşetini "Turkish Cafu" başlığıyla süslemiş, taraftarın en sevdiği futbolculardan biri olmuş.

Spor gazetesi haberi tadında bir giriş oldu ama başka türlü açıklamak mümkün değil. Mücadelesi, hep bir şeyler yapmak istemesi, kaçan pozisyonlardan sonra en az bizim kadar üzülmesi, bir sürü Avrupa kulübü tarafından istenmesine rağmen Fenerbahçe ile 5 yıllık sözleşme yenilemesi ve takımın hala en az para kazanan futbolcularından biri olmasına rağmen bunu yapması. Takım ne kadar kötü oynarsa oynasın, rakip ne olursa olsun, hiçbir zaman konsantrasyonunu bozmaması. Ve rakipler hakkında ortamı geren açıklamar yapmaktan hep kaçınması, çirkef bir futbolcu olmaması. Gökhan Gönül'ün benim için en değerli futbolculardan biri olmasının en önemli nedenleri. Kolay kolay çalım yediğini de görmedim. Bir tek Twente maçında omzundaki problem nedeniyle Stoch karşısında çok zorlanmıştı, onun dışında birebirde rakip geçirmiyor. Ters kademelere girişi, her topa sakatlık pahasına olsun korkmadan atlaması beni hem taraftar olarak hem de bir futbolsever olarak çok mutlu ediyor. Bu sezona iyi başladı, ortalarda bocaladı, sonra yeniden çıkışa geçti. Hem de çıkık omzuna rağmen. Ameliyat teklif edildi kendisine ama o takımını şampiyonluk yolunda yalnız bırakmak istemedi, Rıdvan Dilmenlik yapıp sakat sakat oynadı ve müthiş de oynadı. Trabzonspor maçında sahanın en iyisiydi. Şampiyonluk gelse belki bizden bile daha çok sevinecekti ve kendi adıma Gökhan Gönül için çok üzüldüm. Gökhan Gönül umarım bu takımdan bir daha hiç gitmez, Alex'ten sonra kaptanlık pazubandını takar ve 77 numaralı formasıyla efsanemiz olur.


3) Diego Alfredo Lugano Moreno

Alper Öcal'dan bir alıntıyla girelim konuya. Türkiye’ye geldiğinde ikinci ligde bile kaç tane var bundan denildi kimlerin transfer etmek istediğine, okyanusun öteki tarafında neler yaptığına filan bakılmaksızın. Ama nedense hiçbir zaman Servet'in önüne geçemedi. Onun sertliğinin yürek ve özveri, Lugano’nunkinin kasaplık olmasını da anlamış değilim. Luciano ile birlikte izleyebilseydik keşke, bıktırırdınız duran top golleriyle. Bu Fener de başka birşey yapmıyor dedirtiniz. Galatasaray'a ikiniz birden sıralardınız. Hiç olmadı Dereli'ye beraber posta koyardınız.

Mağlubiyeti kabullenemesi, üst düzey konsantrasyonla rahat rahat adam geçirmemesi, tıpkı Gökhan Gönül gibi bacağa kafa atışı, takımı sahiplenişi, onun şimdiden efsane olması için yeterli. Teknik değil belki, evet hızlı rakiplere karşı da zorlanıyor ama savunmadaki tatlı sert oyunuyla, hele de kendisine yardım eden iyi bir önlibero varsa bu eksilerini nötrlüyor. Mücadeleden hiçbir zaman kaçınmıyor. "Çirkef" yakıştırması yapanlara da bu sezon hangi çirkeflikleri yaptığını hatırlatmalarını isterim. Lugano kendisini çok fazla düzeltti bu konuda, bu sezon cezalardan dolayı hiçbir maçı da kaçırmadı. Uzun yıllar bizde kalman dileğiyle...

Sizin en sevdiğiniz 3 futbolcuyu da yorumlara alalım.

(Konuyla tam alakalı değil ama
Flying Dutchman blogunda "Türk futbolunun en sevilen figürü" adlı bir oylama var, sol taraftaki anketlere bakıp oy verebilirsiniz.)

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Aykut Kocaman ve Fenerbahçe


Her şeyden önce Türkiye sportif direktörlük gibi bir göreve ne kadar hazır, bunu konuşmak lazım. Bizim millet kulüplerimizde başkanın her zaman en ağır basan kulüp yetkilisi olduğu konusunda hemfikirdir. Bütün kararları o verir, istediği zaman hocayı gönderebilir, gerekirse soyunma odasına iner, takım başarılı olduğu zamanlarda hocadan ve futbolculardan çok başkan konuşulur, Ali Şen başkan, Fener şampiyon'dur.

Sportif direktörlük görevi aynı ya da başka isimler altında uzun zamandır Avrupa'da var olan bir sistem. Avram Grant Portsmouth'ta bu görevi görüyor misal. Ya da Rafael Benitez... Torres'in gidip kalacağı ile ilgili Torres'le ilk konuşan kişi kulübün sahibi değil Benitez oluyor. Ya da Alex Ferguson. Futbolcuları barda eğlenirken basan kulübün yetkilileri değil bizzat menajer Ferguson.

Bizim ülkemizde belki de çok radikal bir karar alınarak Aziz Yıldırım tarafından göreve getirildi Aykut Kocaman. Görevinin ne olduğu belirtilmedi ve sınırlar çizilmedi. Aykut Kocaman gerçek anlamda bir sportif direktör olabilir mi? Takıma katkı sağlayamayan bir futbolcuyla masaya oturup başkana ve hocaya rağmen o futbolcuyu gönderebilir mi? Gerekirse hoca kovup yerine başkasını getirebilir mi? Şüphesiz hiçbirini yapamaz. Bunları yapması için de getirilmedi zaten. Evet görevler ve sınırlar çizilmedi ama medyaya verdiği röportajlardan ve bizzat medyadan öğrendiklerimize göre, işi başkanın bilgisi dahilinde olan futbolcuların transfer görüşmelerini yürütmek. Masaya oturmak, pürüzleri halletmek. Bir de yeni transferler izlemek. O da başkanın seçtiği futbolculardan.

Aslında bu görevin şekli dünyada da tam olarak çizilemedi. Bana göre bir sportif direktörün yapması gerekenler şunlardır. Bazı teknik direktörler yeteri kadar liderlik özelliklerini sahip değildirler, esip gürleyemezler ve işin büyük bir kısmını teknik-taktikle hallederler. Takımı bu şekilde hazırlarlar. Geriye kalan bazı işler vardır. Futbolcu izlemek, transfer görüşmeleri, rakip analizleri, kulüp içi organizasyonlar ve daha birtakım taktik harici şeyler. İşte bu durumda devreye sportif direktör girmelidir. Kendi ekibini kurup futbolcu izlemeli, ekipten birilerine rakibi analiz ettirmeli, transfer görüşmelerini bizzat kendisi yapmalı ve gerektiğinde kendisi başkanın karşısına çıkıp bir futbolcuyu göndermek istemelidir.

Aykut Kocaman bu sezon bunlardan hangilerini yapmıştır? Yalnızca Andre Santos ve Cristian Baroni'yi izlemeye Brezilya'ya gidip transferi sonuçlandırmıştır, Dentinho transferini ise halledememiştir. Bunun haricinde bu sezon takımda kendi istediği bir şeyi yaptığını veyahut yaptırdığını düşünmüyorum. Kazım ve Önder'in kadro dışı kalmalarında Aykut Kocaman'ın rızasının alındığını da sanmıyorum. Buna imkan vermiyor Aziz Yıldırım ve ekibi çünkü.

Benim güzel başkanım önce teknik direktörü getirip sonra sportif direktörü göreve aldı. Artık kendisinin yükünün hafiflemesi gerekirken, bazı işleri Aykut Kocaman'a devretmesi gerekirken, onun yapması gerekenleri kendisi yaptı ve Aykut Kocaman'ı da yanında süs niyetine gezdirdi. Aslında kendisinin Şekip Mosturoğlu adında bir sportif direktörü var, asbaşkan olmasına rağmen sesi Aykut Kocaman'dan daha çok çıkıyor. Aykut Kocaman, görevinin belki de yarısını oluşturduğu basınla ilişkide sınıfta kaldı ya da kaldırıldı. Takım adına ortaya iddialar atılırken, kendisinin Daum'la anlaşamadığı söylenirken ve takım kötü giderken hiçbir kere çıkıp camiaya bir mesaj vermedi. O mesajları da kendisini kulübün sahibi sanan Aziz Yıldırım ve arkadaşı Mosturoğlu, basının karşısına çıkarak verdi.

Aykut Kocaman ezildi. Taraftara gaz vermek amacıyla göreve getirildi ama eline hiçbir yetki verilmedi. Daum'un kovulup yerine Aykut Kocaman'ın getirileceği konuşuluyor. Adım gibi eminim ki Aziz Yıldırım bu kulübün başkanlığını yaptığı sürece böyle bir şey yapmaz. Aykut Kocaman'a güvenmiyor çünkü, böyle bir risk almaz.

Bana sorarsanız Aykut Kocaman'a bir şans verilmelidir. Belki bu işte çok yeni ve henüz ortada hiçbir başarısı yok ama, "Bu taraftar ne zaman 7'de 7 gördü" diyen bir adamdan daha değerlidir gözümde. Benim için kredisi sınırsızdır. Belki de bağarırız ha eskiler gibi, "Nasıl koydu Aykut Kocaman" diye...

18 Mayıs 2010 Salı

Yeşil Yol


Bursaspor ligi geçen sene Ertuğrul Sağlam'la 6. bitirince bu sene en azından 4.lüğü hedeflemişti. Sezon başında konan hedef buydu. Başkan İbrahim Yazıcı'nın "Şampiyonluğu istiyorduk" demesine bakmayın, bu kadar büyük düşünmüyorlardı, Avrupa Ligi'ni istiyorlardı. Sezona kötü başladılar. İlk 5 maçta 2 mağlubiyet 1 beraberlik aldılar. Ancak ondan sonra oynadıkları maçlarda çıkışa geçtiler. İlk beş maçtan sonra oynadıkları 12 maçta 9 galibiyet bir beraberlik aldılar. Kayserispor'un kendilerinden daha iyi performans göstermelerinden dolayı hep ikinci planda kaldılar. Ancak Kayseri'nin, Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş'ın hepsinin birden tepe taklak gitmeleriyle beraber zirveye yavaş yavaş yaklaştılar. Sezonun ikinci yarısında yalnızca bir kez mağlup oldular, 4 kez de berabere kaldılar. Muazzam bir başarı.

Belediye'ye yenilip Galatasaray'la berabere kaldıkları bölümde Fenerbahçe üst üste galibiyetler alıyordu ve zirveyi kaptırmışlardı. Ancak 10 maç boyunca gol yemeyen Fenerbahçe, son maçta Trabzonspor'dan gol yiyip bir daha da gol atamayınca, Beşiktaş'ı 2-1 yenip tarihlerinde ilk kez şampiyon oldular.

Kolay değil. Direk rakipleri olan Beşiktaş'tan 6, Galatasaray'dan 4 ve Fenerbahçe'den 3 puan aldılar. Beşiktaş ve Fenerbahçe'ye deplasmanda 3 gol attılar. Şampiyonluklarının tesadüf olmadığını gösterdiler.

Ve bunu yaparken de Galatasaray gibi Milan Baros'a, Fenerbahçe gibi Alex'e, Kayserispor gibi Makukula'ya, yani tek adama bağlı kalmadılar. Kadrolarında en az 1.000 dakika oynamış futbolcuların neredeyse tamamından verim aldılar. Koca takımda en az 10 maç oynamış olan ama gol atamamış yalnızca 4 futbolcu var. Onlar da zaten defans oyuncuları; stoper İbrahim Öztürk, sol bek Mustafa Keçeli, önliberolar Hüseyin Cimşir ve Bekir Ozan Has. Düşünün, kaleci Ivankov'un bile 5 golü var. En golcü isimleri 10 gol atan Turgay Bahadır. Onu 9'ar gol atan Ozan İpek ve Batalla takip ediyor.


Ertuğrul Sağlam'ın bu başarıda çok büyük payı var şüphesiz. Bülent Uygunluk yapmadı, takımı her zaman soğukkanlı tuttu, çabuk havaya sokmadı ve mücadeleden bir an olsun vazgeçmediler. Ortamı geren açıklamalar yapmadılar. Belki çok büyük taktik deha değil ama takımı motive etmesini ve futbolcusundan en iyi şekilde verim almasını iyi bilen bir hoca.

Bursaspor ligin büyük bir bölümünü tek forvet Turgay Bahadır'la oynadı. Sercan'ın uzun süren sakatlıkları ve elde vasatın altında Iglesias'ın olması Ertuğrul Sağlam'ın başka bir alternatif üretmesini de engelledi. Teoride bu bir sıkıntı gibi gözükebilir ama pratikte hiç de öyle olmadı. Volkan Şen ve Ozan İpek gibi hızlı ve çok kolay adam geçip içeriye kat edebilen, ikinci forvet rolüne bürünebilen futbolcular olduğu için bu sorun ortadan kalktı. Volkan Şen'in 6 golü var.

Hem savunmada hem de hücumda dengeli bir takımlar. Yalnızca defans da yapmıyorlar, defansı boşverip yalnızca hücum da yapmıyorlar. Kadıköy'de Fenerbahçe'yi yendikleri maçta bu özelliklerini kaybetmişlerdi. Maçın başlarında yalnızca defans yapmışlardı, hücuma çıkarken de aceleci davranıp çok fazla pas hatası yapınca geride az adamla yakalanıp 2 gol yemişlerdi. 2. golden sonra bu sefer Fenerbahçe'nin geriye çekilmelerini fırsat bilmişler, etkili olmuşlardı. Belki attıkları son iki golü şansla açıklamak mümkün ama maçın yarısını domine ettikleri de bir gerçek.

Başardıkları şeyler az buz şeyler değil. Belki medyada sevinçlerini çok fazla abartmışlar gibi gözüktüler ama bunu da normal karşılamak lazım, futbolun çok fazla hayatımızın içine girdiği bir dönemde tarihlerinde ilk kez şampiyon oldular. Şu an kadro değerleri 35 milyon euro civarında. Şampiyonlar Ligi'nden de bir bu kadar gelecek. Bütçeleri Trabzonspor'u bile geçecek belki de, akıllıca kullanırlarsa 2. kez şampiyon olmaları zor değil. Yeter ki çok para geldi diye çok para harcamasınlar. Neredeyse tamamı yanlış yönetilen Türk kulüplerinin arasından sıyrılıp daha iyi bir yapılanmayla çok daha iyi yerlere gelebilirler.

Tebrikler Bursaspor.

Anadolu'dan Marmara'ya



Şampiyonluğun kaçışından sonra hiçbir şeyin tadı kalmıyor. Hiçbir şeyden zevk alamıyorum dünden beri. Uykum aralanıyor, karnım aç ama iştahım yok, televizyonda Bursa yalakaları var. Kendi takımları zirvenin onlarca puan gerisinde kalınca, kupadan da çoook erken elenince, hepsi birden Bursaspor'u yalamaya başladılar. Anadolu devrimiymiş... Sevsinler... O devrimi Trabzonspor yıllar önce yaptı yahu, aynı devrim iki defa yapılır mı... Bu olsa olsa müthiş bir başarı olur, devrim falan değildir gözümde. Hele de Ercan Güven'in dediği gibi, bu ülkedeki bu medya ortamı devam ettikçe...

Peki efendim başlığı neden böyle attık? Son haftada Gençlerbirliği Galatasaray'ı yendi. Bursa Beşiktaş'ı yenip Trabzonspor da ölümüne oynadığı maçta Fenerbahçe'den puan alıp Bursa'yı şampiyon yaptı da ondan. Yılmaz Vural zevkten dört köşe olmuştur şimdi, muradına erdi.

Bursaspor'un başarısı müthiş bir başarıdır, yanlış anlaşılmasın, ileriki postlarda söyleyeceklerim de var.

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Sevinenler ve Üzülenler: Ligue 1


Fransa'da Marsilya 18 yıl aradan sonra şampiyon oldu. Lyon üst üste ikinci kez şampiyon olamadı.

Güle güle denilen takımlar ise Le Mans, Boulogne ve Grenoble.

Sevinenler ve Üzülenler: La Liga




Barcelona 99 puanla Real Madrid'in 3 puan önünde ligi şampiyon bitirdi. 99 puan bir rekor. Messi 34 golle gol kralı oldu. Pellegrini'ye güle güle.

Üzülenler ise Valladolid, Tenerife ve Xerez.

Sevinenler ve Üzülenler: EPL


Chelsea Ancelotti ile müthiş bir hücum takımı oldu. 103 gol atarak şampiyon oldular ve toplamda 4. kez mutlu sona ulaştılar. Eski dost Anelka şampiyonluk maçında da golünü yazdı.

Sene Championship'te mücadele edecek takımlar ise Burnley, Hull City ve Portsmouth.

Sevinenler ve Üzülenler: Serie A



Adamım Mourinho'nun takımı Inter üst üste 5., toplamda 18. şampiyonluğunu alarak ezeli rakibi Milan'ın önüne geçmeyi başardı. Kaptan Zanetti ve Milito gemilerini kurtardılar. Mourinho bir sene daha kalmaz Inter'de.

Düşen takımlar ise Atalanta, Siena ve Livorno.

Sevinenler ve Üzülenler: Bundesliga



Bayern Münih Hertha Berlin'i deplasmanda 3-1 yenerek tarihindeki 22. şampiyonluğuna ulaştı. Bundesliga'da düşen takımlar ise Nürnberg, Bochum ve Hertha Berlin.

Tanrı İstemezse



Şampiyonluğu belirleyecek son maçta ezile ezile 5-0 yenilmek mi yoksa tonlarca gol pozisyonuna girip 1-1 beraberlikle ayrılmak mı? Şüphesiz herkes ilk seçeneği işaretleyecektir. Sezonun, yalnızca Fenerbahçe açısından değil, en tempolu maçıydı. Heyecan hiçbir saniye alçalmadı. Fenerbahçeli futbolcular şampiyonluğu istemişler belli ki ama sezonun tamamına yaydıkları soğukkanlılığı bu maça yayamadılar. Çok fazla pas hatası yaptılar.

Kafam çok karışık. Çar çur bir yazı olacak, dağınıklık için şimdiden özür.

Bütün maç boyunca 15 pozisyona girilmesi, 2 topun direkten dönmesi, Onur'un şimdiden kariyerinin en iyi maçını çıkartması ama sadece bir gol atabilmek ve verilen tek pozisyonda gol yemek. Gerçekten de Tanrı istemezse yaprak düşmüyormuş. İlahi güçler girdi devreye. Başka bir açıklaması yok.

Bu maçın herhangi bir dakikasında 2. golü bulabilseydi takım, işte o zaman yüzler gülecekti ve Fenerbahçeliler açısından hep hatırlanmak istenen, efsane bir maç olacaktı. Olmadı. Maçtan sonra sahaya girenleri ve sevinenleri görünce ne olduğunu anlamadan havaya uçtum. Bir yandan da kulağım spikerdeydi. "... ama Bursaspor şampiyon" lafını duyunca yıkıldım. En az Denizli'deki kadar. Bu maç ve kaçan şampiyonluk, asla hafızalarımdan silinmeyecek.

2 ay boyunca sürekli suçlu aranacak. Kimi Güiza'yı suçlayacak, kimi Daum'u, kimi ise yönetimi. Gökhan Ünal biraz daha erken girse golü bulabilirmiydi bilmiyorum, Daum'un da hataları olmuştur ama tek suçlu da asla Daum değil. Tek suçlu yönetim de değil.

Bu maça bakıp şampiyonluğun bu maçta kaçtığını söylemek hiç inandırıcı değil ve sadece kendimizi kandırmış oluruz. Bursa'ya
2-0'dan 3-2 verilen maçta düşünecektin bunu. Kaybetseydi 4.lüğü kovalayacak takımı, şampiyonluk yarışına ortak ettin ve elindeki şampiyonluğu kaptırdın.

Ve ve ve 2-2 anonsu yapan adi herif, Allah'ından bul. Şampiyonluk kaçırılır. Bu lig yarım asırdır devam ediyor ve 17 kez şampiyon oldu Fenerbahçe, defalarca kaçırdı. Ama bu çok dramatik oldu. 2008'de Nonda'nın bize kaybettirdiği şampiyonlukta bile bu kadar üzülmemiştim misal. Ama takımın Belediye maçından sonra toparlanması, şampiyonluk için kenetlenmesi ve bilmem kaç maçtır gol yememesi, hakikaten de şampiyonluğun habercisiydi. Şansa bakın ki, deplasmanda Galatasaray'dan, evinde Beşiktaş'tan gol yemeyen takım, şampiyonluk maçında evinde Trabzonspor'dan yiyip 60 dakika boyunca bir daha da gol atamıyor. Çok acı, çok...

Ama en çok da neye üzülüyorum biliyor musunuz? Galatasaraylı ve Beşiktaşlılar'ın, bizden 10 puan geride olmalarına rağmen bizimle alay etmelerine. 10 puan gerimizdeler, yenilmedikleri takım kalmadı, biz Şampiyonlar Ligi'nde, onlar Avrupa Ligi'nde boy gösterecekler, ama sanki ligi bizim önümüzde bitirmişler gibi gülüyorlar, eğleniyorlar, çalıp oynuyorlar.

Yönetim sanırım hafta içi bir basın toplantısı düzenleyecek. Yine "Fenerbahçe büyüklüğü ne şampiyonluk büyüklüğü ne de kupa büyüklüğüdür" diye bizi kandırmaya niyet ediyorlarsa siktirsin gitsinler.

Daha söyleyeceklerim var ama bir yerde bitirmek lazım. Yine bir Fenerbahçe ve yine dökülen, hafta hafta ağaran saçlar. Fenerbahçe bizi sürekli üzüyor. Belki de bu yüzden vazgeçilmez ya...

Tebrikler Bursaspor.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Nuri Fatih Aydın

Eskişehirspor'un Diyarbakırspor'u 2-0 yendiği maçta ilginç bir şey oldu. 1 Ocak 1995 doğumlu Eskişehirspor futbolcusu Nuri Fatih Aydın, maçın 89. dakikasında oyuna girerek Türkiye'nin bir maçta oynayan en genç futbolcusu oldu. 15 yaşında kendisi ve oldukça golcü. Coca-Cola Akademi U15 finallerinde toplam 9 golü var. Rıza Çalımbay'ın da dikkatini çekmiş olacak ki, 18 kişilik kadroya, dahası maça girdi. İnternette bir resmini bile bulamadım. Bakalım bu şansını değerlendirebilecek mi...

Ne Aramıştınız

''Hayata dair ne öğrendiysem futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.''
Albert Camus.

Popüler Yazılar

Zİyaretçİler

Futbol Blog. Blogger tarafından desteklenmektedir.