Futbol ; Faİr Play, Cesaret, Mücadele ve Zafer...

10 Mart 2010 Çarşamba

Kritik viraj


Real Madrid Şampiyonlar Ligi'nde 9 kez şampiyon oldu. Son şampiyonluğu bundan 8 yıl önce ve son 5 sezondur da 2. turda eleniyorlar. Dünyanın gelmiş geçmiş en başarılı kulüp takımı kendini bu arenada yenilemiş değil. Real Madrid camiası şaşaayı, cümbüşü sever; yıldız futbolcuya aşıktır. Galacticos da kendini ne zamandır yenilemiyordu, nihayet Kaka, C. Ronaldo, Xabi Alonso, Benzema başta olmak üzere birçok yıldızı kadrolarına kattılar. Bu kadar yıldızın olduğu yerde takım olma duygusunun pek olmadığına inanılır ancak Real Madrid bu sezon La Liga'da enfes maçlar çıkarıyor. Barcelona'daki uyuşukluğu da fırsat bilerek lider oldular. Ve işin güzel tarafı, artık şampiyonluk için gereken kompakt oyunu oynayabiliyorlar. Xabi Alonso ve Lass Diarra ortasahaya çeki düzen veriyorlar. Kaka, hem bu ikiliye çok yardım ediyor hem de atılan gollerde rolü büyük. Higuain'i de katarsak, büyüleyici bir hücum hattı var Eflatun-Beyazlılar'ın. Bunun yanına göz zevkine hitap eden enfes hareketleri de katınca, seyrine doyum olmayan bir takım çıkıyor ortaya.

Real Madrid Şampiyonlar Ligi'nde 5 yıldır geçemediği turun ilk maçında Lyon'a 1-0 yenildi. Sevilla karşısındaki oyunlarıyla benim favorilerim bu tur adına. Ben bu sene final göreceklerini zannetmiyorum. Zira hala o olgunluğa erişmiş değiller. Daha organize bir defans lazım bu kulvarda. Ancak takımın üzerindeki bu kara bulutu dağıtmak için bir nefes şart. Lyon'u geçerlerse gelecek sene Avrupa arenasına daha büyük beklentiyle girip daha istekli olabilirler. Maça gelince; Real 2-0 kazanır, golleri Ronaldo ve Xabi Alonso atar.
Edit: Benim tahminler yalan oldu ama yapacak bir şey yok.

9 Mart 2010 Salı

Bu takıma stoper lazım


İşler kötü giderken herhangi bir şeyi eleştirmek kolay. Bu eleştirilerin mantıklı olmasına da gerek yok, onca yaygaranın içerisinde söylediklerinize pek kulak asılmıyor, eleştirilerin uç noktasını göremiyorsunuz. Ancak ligimizde bu sezon bu durum biraz kırılmış durumda. Fenerbahçe 8'de 8 yapmasına rağmen sürüyle eleştiri alıyordu, bu takımın bir gün S.O.S. vereceği konuşuluyordu. Söylenenler gerçek oldu ve Beşiktaş, Kasımpaşa ve Eskişehir maçlarında yenen 8 gol takımın bütün ahengini bozdu.

Söylenenler, Bilica'nın saatli bomba olduğu üzerineydi. Lugano - Bilica ikilisinin hızlı forvetler karşısında zor durumlara düştüğü ve komik goller yendiğinden bahsediliyordu. Ara transfer dönemi bitti, ligin ikinci yarısına da başladık ancak bu bölgeye bir transfer yapılmış değil. 6 yıldır bu takımda olmalarına rağmen kendilerini neredeyse hiç geliştirememiş Önder - Deniz ve ilk 18'e bile giremeyen Bekir İrtegün üçlüsüne bakıyor stoper yedekleri.

Fenerbahçe, ilk yarıda Lugano ve Bilica ikilisinin olduğu 11 maçta 10 gol yemiş. Lugano ya da Bilica'dan herhangi birinin olmadığı 5 maçta 7 gol yemiş. Bilica ve Lugano'dan herhangi birinin olmadığı maçları izlemek bu istatistikten sonra zor olacak. Hele bir de ikisinin de sakat veya cezalı olduğu durumda Önder Turacı - Deniz Barış ikilisini izleme olasılığı rüyalarıma giriyor, uykularımı kaçırıyor.

Transfer dönemi bittiğinde pek sevgili başkanımız Aziz Yıldırım "Dünya büyükleri transfer yapmış mı?" diyordu. Komik. Bizzat Aykut Kocaman çıktı söyledi, "Görüşmelerimiz sonucunda anlaşamadık" diye. Demek ki transfer girişimleri oldu. Bu durumda Aziz Yıldırım'ın böyle bir ifade kullanması ilginç değil mi? Kaldı ki bu girişim Dentinho transferi üzerineydi. Yani yapılması gereken yere bile değil. Bunca imkanı olduğu halde bu takımın iyi bir stopere ihtiyacı olduğu hesaplanmıyor. Ya da bilerek yapılmıyor.

Bu takım sezon sonunda büyük bir ihtimalle şampiyon olacak, stopere ihtiyacı olmasına rağmen hala şampiyon olma ihtimali var. Ancak sezon sonuna kadar ah'lar vah'lar çekmeye devam edeceğiz. Ve bunun böyle sürüp gideceğini bilmek sinirlerimi bozuyor.

8 Mart 2010 Pazartesi

Sabin Ilie


Birçok takım dolaşıp istirarı bir türlü tutturamamış futbolcular tanıyoruz. Ancak Sabin Ilie bu durumu biraz daha ileriye taşıyor. Kariyerinde toplam 19 kez farklı takımların formasını giymiş Romanyalı, 21 kez de takım değiştirmiş. Kendisini bir dönem Türkiye'de de izledik. İlk önce Çin'de yerel bir futbol takımı olan Qingdao Hailifeng'in altyapısına girdi. 18 yaşındayken, bu sefer bir üst seviyedeki takım olan Extensiv Craiova'da oynadı 1 sene. 1 sene lafı fazla gelebilir; uyaralım; toplam 4 maç oynadı bu takımda. Sonra FC Braşov'da 19 maçta 5 gol atıp Romanya devi Steau Bükreş'e gitti ve 54 maçta 33 gol attı, gol kralı oldu ve yolu Fenerbahçe'ye düştü. 21 yaşında gol kralı olup 22 yaşında Fenerbahçe'ye gelmesi elbetteki herkesi heyecanlandırdı ancak dikiş tutturamadı. 12 maçta 3 gol atıp Kocaelispor'un yolunu tuttu. Toplam 7 maçta 2 gol atmasına rağmen Valencia'ya transfer oldu ancak 3 yıl boyunca sürekli başka takımlara kiralandı. İlk önce birbaşka İspanya takımı UE Lleida'ya gitti ve 20 maçta 3 gol atıp Romanya'ya, Steau Bükreş'e geri döndü. Burda da kısa süre durdu, 15 maç oynayıp 3 kez ağları havalandırdı. Daha sonra kısa bir çıkış dönemi yaşadı. FC Progresul'da 24 maçta 14 gol attı ve Alman takımlarından Energie Cottbus'a gitti. 10 maça çıkıp hiç gol atamadı. Ordan da yıldızının parladığı Steau Bükreş'in ezeli rakibi Dinamo Bükreş'e gitti ve 7 maçta 3 gol attı. Progresul'a geri döndü, belki yeniden çıkışa geçer diye düşünüldü ancak 23 maç oynayıp ancak 5 gol atabildi. Ve böylece kiralık oynama serüveni bitti. Valencia'nın 4 yıl boyunca 6 kez kiraladığı Ilie, sürekli oynayabileceği bir takım aradı ve Macaristan takımlarından Debreceni'ye transfer oldu. 1 yıl kaldığı bu takımda 10 maça çıktı, 6 gol attı ancak makus talihi değişmedi ve başka bir takıma, bu kez Romanya'nın Bükreş takımlarından Rapid Bükreş'e şansını denemeye gitti. Başarılı da oldu. 2 yıl bu takımda kaldı, 31 maça çıktı ve 18 gol attı. Başka bir takıma transfer olma hastalığından kurtulamadı, Çin'in yerel takımlarından olan Yatai'de yarım sezon kaldı, 11 maça çıktı ve 14 gol attı. Eski günlerine dönme sinyalleri verirken yine hayal kırıklığıyla sonlanacak olan Vaslui takımıyla sözleşme imzaladı. 4 maça çıkıp gol atamadı. Daha sonra istikrarsızlğı devam etti; yine bir Çin takımı olan Jiangsu Sainti'ye gitti ve 10 maçta 2 gol attı. UTA Arad'da 8 maçta 1 gol, Selanik'te 2 maçta 1 gol attı , ülkesinin takımlarından Dunărea Giurgiu'da 4 maçta hiç gol atamadı ve futbola ilk başladığı Çin takımı Qingdao Hailifeng'e gidip 22 maçta 18 gol attı. Ancak bu attığı gollerin inandırıcılığına kendisi de kanmamış olacak ki 3. sezonun sonunda, 34 yaşında futbolu başladığı takımda bıraktı.

Kariyeri boyunca 21 kez takım değiştirdi, bu takımlarda 297 kez forma giyip 131 gol attı. Baktığımız zaman maç başına 0,44 gol ortalaması var ancak attığı gollerin çoğunu kıytırık alt lig takımlarında attığını varsayarsak pek inandırıcı olmaz bu istatistik. En verimli çağı Steau Bükreş'te oynadığı zamanlar. Ondan sonra habire takım değiştirip bir türlü adından çokça söz ettirememiş. Hem kendisi hem de kardeşi Adrien Ilie ülkemizde forma giydi. İkisinin de hikayeleri ilginç, kardeşi 31 yaşında futbolu bıraktı. Ona da başka bir zaman değiniriz.

6 Mart 2010 Cumartesi

Galatasaray'da vaziyet


4-3-3'ün en büyük özelliği hızlı ve kanat oyunuyla maçı forse eden bir taktik olması. Oyuncular 4-4-2 ya da 4-2-3-1'deki gibi birbirlerine çok fazla yakın olmadıkları için her mevkiinin önemi çok büyük. Oturmamış bir takıma aniden bu sistemi uygula derseniz büyük bir ihtimalle sıkıntı çekilecektir. Galatasaray'ın sezon başındaki muhteşem hücumlarının sonunda gol atması ama her maçta defansif olarak sıkıntı yaşamasının sebebi takım iskeletinin yok olmasıydı. Kewell - Arda - Baros - Keita dörtlüsü olağanüstü bir uyum göstererek her maçta gol atıyorlar, attırıyorlar, veyahut tehlike yaratıyorlardı. Ancak Galatasaray'ın hücumcuları ne kadar güzel şeyler yapıyorlarsa da defans ve orta sahası da o derece geriye gidiyordu. Galatasaray'ın ortasahasına bakalım: Mehmet Topal - Mustafa Sarp (Ayhan Akman) ve Arda. Arda'nın en büyük problemi fiziki olarak tempolu maçlarda sırıtması, takımın defansif ve ofansif anlamda kompakt oyununa uymaması. Mehmet Topal ve Mustafa Sarp ise mücadeleci, topu söküp alan ama bunların dışında zeka pırıltılarının olduğu paslar atamayan, hızlı pas yapan rakipler karşısında sıkıntı yaşayan bir ikili. Hücumda çok fazla gözükmeyen, etliye sütlüye karışmayan, zaten çıksa da pas hatalarıyla saç baş yolduran bir yapıları var. Keza defans dörtlüsünde de durum farklı değil. Servet ve Gökhan Zan'lı stoper ikilisi savruk bir görüntü içerisindeydiler. Özellikle Servet'in topla rakip arasına girip topun auta çıkmasını sağladığı pozisyonlarda kaptırdığı toplar var. Bu ikili hava toplarında ne kadar etkiliyse birebirde o kadar etkisiz. Aynı zamanda defans ile ortasaha arasındaki köprüyü kuracak paslar atmada sıkıntı yaşıyorlar. Hakan Balta da birçok kez kademeye girmekte sıkıntı çekince hep patlamaya hazır bomba görüntüsünde bir defans ortaya çıkıyor. Defanstan top ileriye gitmiyor, ileriye giden toplar hücuma hızlıca ulaşamıyor. Hal böyle olunca Galatasaray sahada kutuplara ayrılıyor. Bir yanda bocalayan bir defans, diğer yanda girdiği 3 pozisyondan birini gole çeviren bir hücum.

Galatasaray'ın ligin ilk yarısındaki attığı gollere bakın. Büyük bir ihtimalle asistleri hücum oyuncuları yapmıştır. Mustafa Sarp ve Mehmet Topal ikilisi hep ortasahanın gerisinde kaldığı için Galatasaray'ın hücumları bireysel çabalarla meydana geliyordu. Keita'nın alkışlık bir çalımı, Arda'nın yaptığı bir ortası, ya da Kewell'ın söküp alıp arka direkten vurduğu bir gol. Hikmet Karaman bu sorunu çözmüş olacak ki Ankaragücü maçında Galatasaray'ın gol atamamasını sağladı. Maçtan sonra verdiği demeçte
"Her maç Galatasaray'la oynasak şampiyon oluruz. Çünkü ne yaptıkları çok belli. Defansımızı önde kurup baskı yaptık. Galatasaray'ı ortasahada sıkıştırdık ve pas trafiğini bozduk. Oyunu 80 dakika 0-0'da tutup 10 dakikada 3 gol bulduk." diyordu.

İyi bir Linderoth ile o açık kapatılabilirdi ancak o da sakatlıktan kurtaramadı kendini. Galatasaraylılar kızmasın ama şu anki Emre Belözoğlu Galatatarasay'da olsa muhtemelen Barcelona benzeri bir takım olurdu Cimbom.

Frank Rijkaard'ın gelmesiyle herkesin ağzında "Total Futbol" lafı dolaşmaya başladı. Sokaktaki 3 kişiden 1'ine sorsan anlamını bilmez. Her futbolcunun her mevkiide oynayabilmesi, gerçek performasını devam ettirmese bile en azından sırıtmaması anlamına geliyor bu sistem. Arda'nın Bursaspor'la beraber başlayan 5-6 maçlık seride forvet oynanması bizzat Galatasaraylılar tarafından eleştirildi. Ve çoğu Galatasaraylı kendi içinde çelişkiye düştü. Total futbolun temsil ettiği değer, bir futbolcunun yalnızca bir mevkiide oynamayabileceğini göstermek. Bunu destekleyen Galatasaraylılar'ın "Arda forvette oynatılır mı yahu! Bu Rijkaard ne yapmaya çalışıyor?" demesi enteresan.

Galatasaray'ın devre arasında yapması gereken bana göre üç transfer vardı: Bir stoper, bir önlibero, bir de forvet. Stoper alındı, forvet alındı ancak anlaşılmaz bir şekilde bir de Giovanni dos Santos transfer edildi. İyidir veya kötüdür tartışılır. Ancak devre arasında, hele de bu kadar ihtiyacın varken ihtiyacın olan yere transfer yapmazsan, sırf taraftarını memnun etmek için ismi güzel birini alırsan, kusura bakma; yanlış yapıyorsun. Galatasaray öyle veya böyle hemen hemen her maçta gol atıyor. Ancak baktığımız zaman bu gollerde önliberoların katkısı yok. İşin kötü tarafı, bu ikilinin defansa ne kadar yardım ettikleri de tartışılır. Galatasaray eğer en azından Linderoth çapında birini oraya koysaydı belki de dünyanın en etkili takımlarından olacaktı. Yapmadılar. Ancak ufak bir çözüm buldular. İkinci yarıyla beraber Elano biraz daha geriye çekildi ancak yapılması gereken bu mu olmalıydı? Artık Elano'yu öldürücü bir pas atarken değil; birinin ayağına kayarken, top çalmakla uğraşırken göreceğiz.

Yalnızca Rijkaard'ı getiririp total motal oynanmıyor işte. Yapılması gereken bazı şeyler yapılmadı. Yine de ligimizin Bursaspor'la beraber en iyi top oynayan takımı şu anda Galatasaray. Ve bir Fenerbahçeli olarak ben kendilerini şampiyonluğun favorisi olarak görüyorum. Geleceğin daha iyi olması adına bir iki işlem daha yapılırsa Galatasaray çok daha başarılı bir takım olabilir.

5 Mart 2010 Cuma

Yiğit İsmail Gökoğlan



Alt liglerdeki transferlere bayılıyorum. Sürekli "Yahu biraz da 2. ligden futbolcu araştırın, ordan transfer yapın" deriz ama 2. liglerdeki transferlerin tamamı yine kendi kategorilerindeki takımlardan. Manisaspor'lu Yiğit İsmail Gökoğlan'ın transferi 2.ligden 2.lige değil, 2. ligden Süper Lige. Filmi biraz daha geriye alalım. Gökoğlan'ın futbolcu olma hikayesi ilginç. İlk önce atletizm ile başlamış spora. 100 metrede Dünya üçüncülüğü var. Ancak bu başarı onu kesmemiş. Atletizmden çok fazla para kazanamayacağını anlamış ve 14 yaşındayken bir gün sıkılıp Göztepe'nin altyapısına girmiş. 15 yaşındayken bir turnuvada o dönemin Manisaspor teknik direktörü yardımcısı Hakan Şapçı tarafından beğenilip Manisaspor'un altyapısına geçmiş. 1 sene PAF'ta oynamış ve Ersun Yanal kendisiyle özel olarak görüşüp henüz 16 yaşındayken A takım formasını ona vermiş. "Fizik olarak hiçbir eksiğin yok, hatta fazlan bile var." demiş Ersun Hoca. Daha sonra takımın başına geçen Levent Eriş de aynı düşünceler içerisindeymiş. "Sezon başında 3. Lig'den bir takıma gitmeyi düşünüyordum. Levent Eriş'in bana inanıp inanmadığı konusunda bir fikrim yoktu. Antrenman ve hazırlık maçlarının ardından Hocam bana, "Çok yetenekli bir oyuncusun. Kafanı sadece buradaki performansına ver. Ben oyuncunun ismine değil, formayı hak edip etmediğine bakarım" dedi. Açıkçası bu sözleri duyduğumda bile içimde "Acaba dediğini yapar mı?" endişesi vardı. Ancak ligler başladığında gördüm ki Levent Eriş gerçekten söylediğini yapan bir teknik adammış." diyor eski bir röportajında. Kendisi sağaçıkta oynamaktan hoşlandığını söylüyor.

Anlaşılmaz bir şekilde Anadolu takımlarımızın Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor ile oynadıkları maçlar dışında hiçbir maçları yayınlanmıyor. Dolayısıyla ben de kendisini çok fazla izlemiş birisi değilim. İzlediğim kadarıyla en büyük özelliği hızı. Atletizm altyapısı olduğu için bu özelliğini çok iyi kullanıyor. Oyun zekası yüksek. Sağ kanattan güzel bindirmelerinin yanısıra cezasahasına girip pozisyonların içinde oluyor. Manisaspor camiası kendisine çok güveniyor. Fazla popüler olmaması ve medyada sürekli hakkında haber çıkmaması onun için bir avantaj. Potansiyel olarak çok daha iyi yerlere gelebilecek düzeyde. Kendisine bakar ve aklını sadece futbola verirse adından çok daha fazla söz ettirecektir.

4 Mart 2010 Perşembe

Bana şans verin ulan


Yılmaz Vural bu toprakların en komik futbol insanı. Canım sıkıldığında giriyorum Youtube'a, yazıyorum Yılmaz Vural, akıtıyorum gerginliğimi. Her açıklamasıyla gündem yaratabilme gibi bir özelliği var kendisinin. Son bombası futbolcuların cinsel hayatlarıyla ilgili. "Pazar günü maç varsa Perşembe'den sonra sevişmeyeceksin." diyor. Ayrıca maçtan hemen sonra da sevişmenin yanlış olduğunu söylemiş. Osman Baydemir'in ünlü vecizesini hatırlatıyorum kendisine. Bilimsel anlamda doğru bir şey söylemiş olsa da üslup bu olmamalıydı.

3 Mart 2010 Çarşamba

Türkiye 2 - 0 Honduras


Milli Takımımız adına önemli bir süreçten geçiyoruz. Beklentilerimiz ne büyük ne de beklentilerimiz hakkında bir tartışma ortamı var. Honduras maçı bu bakımdan tartışma ortamının olmadığı, herkesin merakla beklediği bir maçtı.

Türkiye maça 4-3-3 ile başladı. Her ne kadar Oğuz Çetin bu kadroyu, sistemi ve taktiği kendisinin ayarladığını söylese de Hiddink'in etkisinde kaldığı belli. Şahsen amaçsız bir maçın kadrosu hakkında tartışmanın saçma olduğunu düşünüyorum ancak Mevlüt yerine Tuncay olabilirdi forvette.

Bunların ışığında maça geçelim. Honduras Ulusal Marşı'nın çok uzun olması sebebiyle gergin girdik maça ama her ne olursa olsun ıslıklanması ayıp oldu. Gereksiz böyle şeyler. Bir maç hazırlık maçından başka bir önem taşımıyorsa, hele de bu maçlar ligler devam ederken yapılıyorsa maça temposuz başlamak akıllıcadır. Biz de bu şekilde, yavaş ve temposuz başladık. İlk 5 dakikaya baktığımızda oyun bizim kontrolümüzdeydi ama aşırıya kaçan hazırlık pasları sayesinde adamakıllı bir girişimimiz olmadı. Honduras alanları iyi kapatan bir takım. Topu defansımızdan çıkarırken yerleşmiş bir takım karşımızdaydı ve etkili paslar yapamadık. Honduras iyi savunma yaptı, ama rastgele bir savunma değil. Hakikaten de belirli bir sistemleri vardı. Dünya Kupası'nda birçok güçlü rakipleri olacak ve bu savunma sistemlerini daha da geliştirdikleri taktirde en azından fazla gol yemezler. Biz de bu sıkıntıyı çektik ve ilk tehlikeli atağımız 14. dakikada geldi. Emre'nin uzun pasında Mevlüt nefis vurdu ama kaleci iyi yer tuttu.

Honduras'ın genel oyun planı rakibi bozmak üzerine. Ortasahada baskıyı kurup hızlı ve isabetli paslarla gol aradılar. Tipik bir Fransız takımı yani. Ve biz de buna karşılık veremedik. Rakip bizim atakları karşılarken onlara üstünlük sağlayacak organizasyonlarımız yoktu. Bu dakikalarda Emre Belözoğlu göze çarptı en fazla. Milli Takım'da da Fenerbahçe'deykenki halinden farklı değil. Takımımızın ilk faulünü o yaptı. Ama yararlı şeyler de yaptı elbette. Geriye gelip top aldı ve en büyük özelliğini, ileriye oynama özelliğini kullanarak oyunu açtı, kenarlara pas attı, uzun top attı, tempoyu yükseltti. Dakikalar 30'u gösterirken ataklarımız iyice hız kazandı ve Honduras'ın eksik yönleri yavaş yavaş ortaya çıktı. Uzun toplarda ve yan toplarda sıkıntı yaşayan bir takım Honduras. Mevlüt Erdinç birçok uzun topu aldı ama kendisi golü atamadı; ancak bir korner organizasyonunda Emre Güngör defansın hatasını affetmedi. 1-0 öne geçtikten sonra uzatmalarla beraber yaklaşık 6 dakikada iki tehlikeli atakla karşılaştık. Milli Takımımız'ın en büyük sorunlarından birisi savunmadan kolay adam geçirmesi. Birebirde Servet ve Emre Güngör zor anlar yaşadılar ama Honduras golü atamadı.

İkinci yarıda Mevlüt ve Volkan Şen çıkıp Tuncay ve Halil Altıntop oyuna girdi. Ben daha tempolu bir maç bekliyordum. Nitekim böyle oldu. İkinci yarının ilk 20 dakikasında çok iyi baskı kurduk. Baskının sonucunda pozisyon da bulduk ama pozisyon da verdik. Nihayet Hamit'in kardeşinden alıp nefis vurduğu top gol oldu. Honduras teknik direktörü oyuncu değişikiğini yaptı ama artık geçti; dakika 70, skor da 2-0 olmuştu. 70'ten sonraki 20 dakika oyun çok temposuz geçti. Çok çalışan Emre ve Hamit 'le beraber uzun zamandır oynamayan Mehmet Aurelio'nun da oyundan düşmesiyle Honduras ortasahayı çabuk geçmeye başladı ve ilk yarıya nazaran bizim yarısahamızda daha iyi pas yaptılar. Şunu söyleyelim. Honduras hücumda etkisiz bir takım. Kontrolü ellerine almalarına rağmen etkili bir atak geliştiremediler. Oyuncular birbirlerinin aynısı ve oyuna tempo kazandıracak, takıma sınıf atlatacak, üstünlük kuracak bir oyuncuları yok. Örneğin bir Emre yok onlarda. Bizden fiziki olarak daha üstün olmalarına rağmen bu fiziki kalitelerini futbol kalitesiyle birleştiremeyince, biz de skordan sonra rahatlayıp baskı kurmayınca 20 dakika kısır bir maç izledik.

Milli Takımımız adına olumlu gelişmeler var. Her ne kadar rakip zayıf bir takım olsa da artık daha iyi paslaştığımız bir gerçek. En azından eskisi gibi karışık kuruşuk ataklar yerine bilinçli ataklar geliştiriyoruz. Savunmadaki arızalar bana göre devam ediyor. Birçok kez araya top gönderdiler ve ayak koyamadık bu toplara. Üstte de dediğim gibi, yetenekli futbolcuları az olduğu için bu topları kaleye etkili bir şekilde gönderemediler.

Oğuz Çetin çok farklı duygular içerisindedir herhalde. Yanılmıyorsam ilk defa tek başına takımı hazırladı ve sahada o taktik verdi. Umarım bu moralle ileriki maçlarda daha da iyi oluruz.

Son olarak şunu söylemek gerekir: Honduras kötü takım, Guevara iyi oyuncu.

Profesyonel


Futbolcuların tuttuğu takımların pek önemli olmadığı, önemli olan şeyin futbolcunun takımı için gereken mücadeleyi göstermesi olduğu söylenir. Mario Balotelli'nin açıklamaları bu durumu 2 adım ileriye taşıyor. Bir süre önce Inter'in ezeli rakibi Milan'ın alışveriş mağazasından çıkarken görüntülenmiş ve Milan'lı olduğunu açık açık söylemişti. Şimdi ise "Milano denince aklıma yalnızca Milan geliyor." diyor. Çocukluğundan beri koyu bir Milan'lı olduğunu, Ronaldinho'nun gelmesiyle bu sevgisinin daha da arttığını, odasında Ronaldinho'nun posteri olduğunu ve hatta son Milan-Manchester United maçını tribünden büyük bir heyecanla izlediğini söylemiş. Bu kadar açıksözlülüğe pes. Mehmet Topuz'dan benzer bir açıklama gelse Türkiye yıkılır.

1 Mart 2010 Pazartesi

Bayern Münih lider


Van Gaal sezon başında takımın sistemi konusunda oldukça uğraşmıştı. İskelet bir kadro ve sistem oluşturamamıştı. İstikrarsız devam ederken Bayern Leverkusen fırtınası esmişti. Bu hafta Bayern Leverkusen berabere kaldı ve Bayern Münih Hamburg'u 1-0 yenerek yaklaşık 2 yıl aradan sonra Bundesliga'da lider duruma geçti. En son 17 Mayıs 2008 tarihinde şampiyon olarak lider durumdaydılar ve bu tarihten sonra diğer takımların liderliklerini izlediler. Bu sezon Bundesliga'da heyecanlı bir yarış olacağı kesin...

Ankaragücü ve Ümit Özat


Gençlerbirliği ve Bursaspor'da stoper iken Fenerbahçe'de Daum'un sayesinde oynamadığı yer kalmamıştı. İlk önce önliberoda kullandı Daum kendisini, daha sonra stoper, sağ bek, bazen oyunkurucu bile oynadı. En son da ters ayaklı olmasına rağmen uzun yıllar sol bek oynadı. Bu takımda kaptanlık yaptı. Sağ ayağının dışıyla yapıp tribüne gönderdiği ortaların sayısı 100'ün üzerindedir ancak taraftar kendisini hep sevdi, destek çıktı. Genç futbolcularla yakın ilişki kurması, efendiliği ve liderliği Fenerbahçe'de uzun yıllar hizmet etmesini sağladı. Son maçında gol attı Fenerbahçe'de. Daha sonradan papaz oldukları Daum ile Köln'e gitti Ümit Özat. Önceden gol attığı Mondragon'un kaptanlığını yaptı. Geçtiğimiz Ağustos ayında üzdü bizleri. Dili boğazına kaçtı ve bugün bile hatırlamaktan korktuğum görüntüleri televizyondan üzülerek izledik. Rahatsızlığı nedeniyle futbolu orada bıraktı. Kısa bir yardımcı antrenörlük deneyiminden sonra boşta kaldı ve kendisine talip olan Ankaragücü ile sözleşme imzaladı.

Lemerre'nin yardımcısı şu anda. Biz de kendisine destek olduk. Ümit Özat farklıdır dedik, oyunun teknik-taktik yönüyle de kafa yoran biridir dedik. Ancak Alex için söylediği "2. sınıf bir yabancı" sözleri kendisine yakışmadı. Ayrıca uzun bir başka röportajında Fenerbahçe yönetimi hakkında verdi veriştirdi. Ben kendisini defterden sildim. Galatasaray için Hakan Ünsal'ın pozisyonu neyse, Ümit Özat için de durum farklı değil bende.

Dün gelen birbaşka haberle daha üzüldüm. Her ne kadar artık gözümden düştüyse de dünkü olayla beraber kendisi hakkında kafa yordum. Stres yüzünden bayılmış. Bu kaçıncı yahu... Doktorlar kalbiyle ilgili bir problemi olmadığını söylemişler ancak korkmamak elde değil. Aman ha... Sen lazımsın Türk futboluna. Lazımsın şu karmaşık futbol ortamına. "Hücum maç kazandırır, defans şampiyon yapar." demene rağmen lazımsın... Geçmiş olsun.

28 Şubat 2010 Pazar

Geçen seneye dönüş


İlginç bir ligimiz var. Her türlü sürprizin, saçmalığın ve ahlaksızlığın yer aldığı bir kaos ortamındayız. 2009-2010 sezonunun başında Galatasaray'ı favori görüyordum şampiyon olarak. 8'de 8'e rağmen bu fikrim değişmemişti. Ligin ikinci yarısının başında da benzer düşüncelerim vardı ancak birden her şey değişti ve Fenerbahçe biraz toparladı. Galatasaray sorunlarla boğuşuyordu ve Fenerbahçe mücadele ediyordu. Ben de fikrimi değiştirip şampiyonluk için Fenerbahçe'yi ön plana çıkartmıştım. Ancak gelinen nokta şu ki; Galatasaray ligimizin en iyi takımı şu anda. Şampiyonluk için maç kazanmak gerekiyor, mücadele detay. Galatasaray baktığımız zaman favori çıktığı maçların tamamını kazandı. Fenerbahçe ise ızdırap çektirmeye devam ediyor. Takımda iyi oynayan bir Emre var, bir de nispeten Gökhan Gönül. Kendisine sabredilmesini her fırsatta söylediğim Andre Santos dahil bu iki futbolcu dışında takımın tamamı formsuz. Bitse de gitsek havasında tüm futbolcular. Şampiyonluk böyle gelmez.

İstatistiklere göre Cristoph Daum, takımın başındaki en kötü sezonunu geçiriyor. 2003-2004 sezonunun ilk 22 haftasında 58 puan toplamış Fenerbahçe. Bu rakam 2004-2005 sezonunda 59. 2005-2006 sezonunda ise yine 59. Şu an Fenerbahçe'nin topladığı puan ise 45. Yani bu sezonların çok çok altında. Tabii bunlardan bahsederken diğer takımların puanlarına da bakmak lazım, ancak bu Fenerbahçe'nin kötü bir sezon geçirdiği gerçeğini değiştirmiyor.

Galatasaray benim şampiyonluk için favorim. En yakın onlar duruyorlar. Puan farkı 5'e yükseldi. Bursaspor erteleme maçında Kasımpaşa'yı yenerse onlarla da puan farkı 4'e yükselecek. Her ne kadar Bursaspor'un bu sene şampiyon olabileceğini düşünmesem de büyük bir avantajları var. Fenerbahçe'nin silkinmesi lazım. Önümüzdeki 5 maçı da kazanırsa Fenerbahçe tekrar dirilişe geçebilir. Galatasaray maçı da dahil bu 5 maça. Zaten o maçı da kaybettiğin zaman ihtimal falan kalmıyor ortada. (Galatasaray ile puan farkının korunduğunu varsayıyorum elbette.)

Yine de yukarıdaki 3 paragraf Fenerbahçe'nin şampiyon olamayacağı anlamıına gelmiyor. Fenerbahçe yine şampiyon olur. Hem de belki de 3 sezon boyunca üst üste. Ancak bir Fenerbahçe taraftarı olarak her sezon aynı ızdırabı çekmek gücüme gidiyor. Bu takım 1 ay boyunca güzel günler geçiremez mi yahu? Taraftarı istikrarlı bir şekilde gülmez mi hiç? Benim gibi her şeyi şampiyonluktan ibaret görmeyenler için çok sıkıcı bir durum bu. Geçen seneden pek bir farkı kalmadı takımın...

Ne Aramıştınız

''Hayata dair ne öğrendiysem futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.''
Albert Camus.

Popüler Yazılar

Zİyaretçİler

Futbol Blog. Blogger tarafından desteklenmektedir.