Futbol ; Faİr Play, Cesaret, Mücadele ve Zafer...

6 Şubat 2011 Pazar

Fenerbahçe'de Son Durum

Bu blogda uzun bir zaman sonra ilk kez Fenerbahçe hakkında uzun çaplı bir yazı yazıyorum. Fenerbahçe'de bir umut ışığı görene kadar yazmayacağım demiştim. Avrupa'dan çapsız takımlara elenişin ve ligde baş aşağı gidişin verdiği moral bozukluğu yüzündendi bu. Bir şey değişmiş değil. Fenerbahçe biraz toparlanmış gözükse de ileriye dair herhangi bir beklenti içerisine girmiş değilim, taşıdığım bir umut da yok açıkçası. Kayserispor maçındaki gibi rakip taraftardan oley sesleri duymayayayım yeter. Bu yazıyı yazmamın sebebi de bir şeyleri dışarı vurma isteğimdir. O yer de bu blog olsun.

Dün Manisaspor karşısında hayati öneme sahip olan bir geri dönüş yaptı Fenerbahçe. Ligin son zamanlarda en büyük çıkış yapan takımlarından birine karşı en gıcık dakikada geriye düştü. Fakat Alex ve Mehmet Topuz ikilisi maçı kurtardı diyebilmek mümkün. Maçın detayına inecek değilim. Yalnızca aklımda bulunan düşüncelerden bir toplama yapayım…

Fenerbahçe’nin bu temposuyla şampiyon olması çok ama çok zor. İsminden ve futbolcularından bağımsız olarak; Fenerbahçe’ye karşı oynayacak takımlar Trabzonspor, Beşiktaş, Galatasaray ya da Bursaspor’a karşı oynamadan önceki psikolojileri bakımından daha üstün oluyorlar, Fenerbahçe’den daha az çekiniyorlar. Zira Fenerbahçe, büyük takım olma psikolojisini karşısındakine hissettiremiyor. Oyun içerisinde o kadar vahim hatalar, o kadar kritik hatalar yapıyor ki, rakibinin kendisinden çekinmesi için hiçbir sebep olmuyor. Hele gol atması için her türlü ortam müsaitken kendi kendine çelme takan futbolcular yüzünden karşı takıma ekstra bir motivasyon geliyor.

Alex demiştik, devam edelim. Bugün yine takımını kurtardı kaptan. Kurtarmasından ziyade, Fenerbahçe’nin topa sahip olma ve oyun kurma gibi işlevlerini başarıyla yürüttü, oyun içerisinde adeta bir şef gibi takımını yönlendirdi. Fakat kendisine bu anlamda eşlik eden birisi olmadı. Emre ve Cristian ikilisi kağıt üzerinde çok uyumlular. Cristian iyi bir kesici ve ayağına hakim olmasıyla da topu iyi yönlendiriyor. Emre ise malum, tutturduğunda oyuna renk katan, takımı ileriye taşıyan, risk alan bir oyuncu. Ancak Cristian’ın çok fazla geriye çekilip Emre’nin de disiplinsiz presleri ve agresifleşmesiyle beraber düşen performansı takımın merkezinde büyük bir boşluk olmasına sebebiyet veriyor. Bu yüzden toplar genelde uzun yoldan Niang’a ya da direkt olarak Mehmet Topuz- Alex ikilisine atılıyor. Takımda en fazla topla buluşan isimlerin Emre’den sonra Niang ve Mehmet Topuz olması hiç de sürpriz değil.

Ancak Niang’da büyük bir düşüş var. Fiziksel olarak çok ezik durumda. Ve çok basit hatalar yapıyor. Artık adam geçmesine pek rastlayamıyoruz. Mehmet Topuz ise üstün çabasına ve iyi niyetine rağmen olmayan futbol zekası yüzünden birçok pozisyonu harcıyor. Yanlış şut tercihleri ve attığı ya da atmadığı paslar yüzünden takım birçok pozisyondan eli boş dönüyor.

Hal böyleyken bütün takımın Alex’e bakması normal karşılanmadı. Çünkü takımda başka sorumluluk alan futbolcu yok. Geride bıraktığı boşluklar yüzünden hep bir tedirginlik içerisinde olan Gökhan Gönül’ü hesaba katmıyorum.

Alex’le olan sözleşme 2 yıl daha uzatıldı. 2 yıl boyunca Fenerbahçe’nin birçokt ek gollü galibiyetinde Alex’in adının yazılmasına şahit olacağız. Ancak artık Aykut Kocaman’ın top dağıtma konusunda bazı futbolculara görev vermesi gerekiyor. Cristian’ın kaçak oyunu takıma zarar veriyor; o bölgede Gökay İravul denenebilir.

Fenerbahçe’nin oyun kurmaktaki sıkıntısını konuştuktan sonra Niang’ın son zamanlardaki sol kanatta oynatılma sevdasından bahsedelim.

Niang Marsilya’da iken sol kanatta oynuyordu. Ama Fenerbahçe’de olduğu gibi 4-2-3-1′in sol kanadı değil, 4-3-3′ün sol dış forveti idi. Bir nevi Galatasaray’ın geçen seneki Kewell’ı gibi. Savunmayı değil hücumu ön plana çıkaran, sol taraftan ceza sahasına sızan ve golcü özelliklerini orada gösteren bir oyuncu idi. Ancak Aykut Kocaman onu Marsilya’daki rolünde değil, Fenerbahçe’deki özel rolünde oynatıyor. Niang’dan bir Özer Hurmacı olmasını bekleyemezsiniz. Aykut Kocaman’ın Niang’ın geçmişine bakarak böyle bir karar almasına saygı duyuyorum, denenebilir, Allah kelamı değil ya; Niang solda da oynar, kalede de. Fakat futbolun bazı doğruları var. Niang bir orta saha oyuncusu değil. Bir forvet oyuncusu.

Fenerbahçe’de Marsilya’da oynadığı rolde oynayabilir mi? Bunun yanıtını vermek çok zor. Niang’ın geçen seneki performansını tekrarlaması için Fenerbahçe’nin sisteminin de değişmesi lazım. Tutucu 4-2-3-1′den vazgeçip hücumcu ve esnek 4-3-3′e geçilirse, yani Niang kaleye daha çok yaklaşırsa, başarılı olabilir. Bunun için takımın merkezinin ileriye taşınması, orta saha hattının rakip ceza alanına daha çok yaklaşması ve Emre ve yanında oynayacak oyuncunun daha çok sorumluluk alması lazım. Alex’in top rakipteyken yapmadığı presleri ve Lugano – Yobo ikilisinin hantallığını hesaba katarsak, olası bir sistem değişiminde büyük bir ihtimalle başarısız olunacaktır.

Aykut Kocaman’ın Niang – Semih ikilisini aynı anda oynatma sevdasını anlayabiliyorum. Alex’i de hesaba katarsak daha çok hücumu düşünen bir takım yaratması mümkün. Fakat böyle bir düzende orta sahada da bir değişime gitmesi gerekiyor. Niang’ın forvet arkası olduğu, kanatsız bir 4-3-1-2 denenebilir misal. Tıpkı resimdeki gibi:

Çok basit bir Paint uyarlaması olan bu grafik birçok şey anlatıyor aslında. Alex – Niang – Semih üçlüsünün aynı anda kullanılması ihtimali, en çok bu tarz bir dizilişte, dahası düzgün bir sistemde gerçekçi bana kalırsa. İki hücumcu ve topu oyuna sokabilen bek, o koridoru tek başlarına kullanabilirler. Andre Santos ile Niang arasındaki iletişim ise Niang’ın ceza sahasına daha çok girmesine imkan verebilir. Gökay iki yönlü orta saha özelliğini çok fazla kullanmasa da olur; bu sistem kendi hücum planını çizecektir zaten. Defansif zaafiyet vermesi çok muhtemel olan bu diziliş bence denemeye değer. Top rakipteyken Alex’in yarattığı pres yetersizliği de Semih – Alex değişikliği ile giderilebilir. Yani top rakipteyken en uçta Alex, orta sahada Semih olur. Bence ütopya değil.

Velhasıl, Fenerbahçe’de sorunlar devam ediyor. Şampiyonluk ihtimalini çok az görüyorum, toplamda Bursaspor ve Trabzonspor’un ardından bir hayli geride bana kalırsa Fenerbahçe. Sorunları çözebilecek ve takımı şampiyonluk potasına sokabilecek, dahası güzel bir futbol oynatabilecek kişi hem elinde bulundurduğu yetki hem de görevi icabıyla Aykut Kocaman. Bunu başarabilecek mi, pek umutlu olmasam da beklemeye değer…

Şu Futbol Dedikleri - 3


Çin’de Qingdao takımının teknik direktörü Liu Hongwei, Chengdu Blades ile oynadıkları maçta şike yapmak suçundan tutuklandı. Kendisiyle birlikte, rakip takımın başkanı Xu Hongtao ve teknik direktörü You Kewei’ de gözaltına alındılar. Bu maçta Qingdao takımının, maçı satmak için 73 bin dolar aldığı belirtildi. Şikeci Liu, “Çin futbolunda şike yapmak çok normal ama oyuncular o kadar kötü ki, bazen şike yapmanın karşılığını alamayabilirsiniz. Savunma yapmamamıza rağmen bize ilk yarıda gol atamadılar. Ben de ikinci yarıda takımı iyice zayıflattım da 2 gol atabildiler” diyerek ülkedeki futbol kalitesinin ne kadar düşük olduğunu anlatmaya çalıştı.

5 Şubat 2011 Cumartesi

Şu Futbol Dedikleri - 2


Bayelsea United, 2009 yılında ilk defa Nijerya futbol tarihinde şampiyonluğa ulaşmıştı. 2-2 biten Warri Wolves maçından sonra şampiyonluk kupasını kaptan Abiel Tabor havaya kaldırmıştı. Kutlamalar bütün gün sürmüş, Bayelsea’liler kendinden geçmişti.
Ancak orada hayat hiçbir zaman kolay ve sevinçlerinizi doyasıya yaşamanıza izin verecek kadar müsamahakâr değildi. İç isyanlar ve ekonomik darboğaz yüzünden ülke “güçlü olanın haklı olduğu” gerçeğiyle yüz yüzeydi. Ve bir gün önce şampiyonluk kupasını havaya kaldıran kaptan Abiel Tabor, evine giderken silahlı soyguncular tarafından kafasından vurularak öldürüldü. Futbol Federasyonu Başkanı Sani Lulu Abdullahi‘nin ilk sözleri, “Duyduğum bu haberin gerçek olmaması için dua ediyorum” olmuştu...

4 Şubat 2011 Cuma

Borussia Dortmund 0 - 0 Schalke


İlk 10 dakikayı hiç izlemedim, 10 - 25 arasını da kesik kesik izledim. O yüzden bu dakikaları pas geçiyorum.


Muhteşem bir taraftar ve rüzgarlı bir havada oynandı maç. Dortmund'un haklı bir şekilde favori olduğu ve buna uygun bir şekilde mücadele ettiği bir 90 dakika oldu. Oyun çok az durdu ve görkemli bir futbol müsabakası oldu.


İlk yarıda Dortmund savunmayı ileride kurdu, Schalke'yi her koldan tehdit ettiler. Pozisyonları da buldular fakat Barrios'un etkisiz vuruşları ve Neuer'in her zamanki üstün formu sayesinde Schalke gole kapısını kapadı. Savunmayı derinde kurdu Felix Magath'ın takımı. 4'lü savunmaya yardımcı olarak 4'lü orta saha hattı geriye çekildi fakat böylece Huntelaar - Raul ikilisiyle olan hat koptu, bu ikili çok yalnız kaldı. Dortmund'un geriye hızlı dönüşleri yüzünden etkili bir kontr-atak da yapamadılar. Farfan takıma hız kazandırsa da, kendisine pek eşlik eden olmadı ve Jurado'nun pasif oyunu takımın beynini durdurmuş oldu. Duran topları da kaleden bir hayli uzağa attılar. Böylece ilk 45 dakikada Dortmund'un mutlak hakim olduğu bir maç izledik. Schalke'nin ceza sahası civarında bıraktığı boşlukları iyi değerlendirdiler. Götze, Bender ve Blaszczykowski (ey kopi peyst ettiğim, söyle bana; anan baban çok uğraşmış mıdır sana bu ismi verirken?) başta olmak üzere Dortmundlu futbolcular bu boşluklara sızdılar. Ancak gol sesi çıkmadı ve soyunma odasına berabere girildi.



Schalke ikinci yarıya daha riskli bir oyun anlayışı ile girdi. Daha çok ileride bastılar. Orta saha hattı daha ileride kuruldu ve sıkı preslerle Dortmund'un direncini kırmaya çalıştılar. Kısmen de olsa başarılı oldular zira artık Schalke varlığını fark ettirdi. Pozisyonlar buldu. Bekler ileri çıktı, savunma hattı orta sahaya yaklaştı. Özellikle sağ bek Uchida'nın sağ koridordan taşıdığı toplarla etkili oldular. Fakat bu baskıdan bir an önce gol çıkartmaları lazımdı. Zira sezon boyunca bu kadar tempolu hücum futbolu oynamamışlardı ve Dortmund rakibini artık daha eksik yakalamaya başlamıştı. Schmitz'in geri dönüşlerde sıkıntı yaşaması sağdan Blaszczykowski'nin sazı eline almasına neden oldu. Birçok orta yaptı ama Barrios değerlendiremedi. Schalke'nin geride iyi konuşlanmaması çok fazla tehlike arz etti ve belki de mecburiyetten olsa gerek, tempoyu düşürdüler. 45-55 arası karşılıklı pozisyonlar eşliğinde geçmişti. Ardından Schalke'nin geriye çekilmesi ve Dortmund'un da tempoyo yukarıya çekmek istememesi nedeniyle ortada geçen bir maç izledik. Orta sahada geçen ve ikili mücadelelerin çok olduğu bir 20 dakika izledik. Golü atanın kazanacağı bir maç izlenimi veriyordu geçen dakikalar... Yine de her iki takım da golü bulacak pozisyonlar yarattılar. Önce Raul bir serbest vuruşta araya nefis sızan Jurado'yu çok ince gördü ama Jurado topu kaleciye nişanladı. Ardından Lewandowski Schalke defansını eksik yakaladı. Ama kalesinden bir hayli fazla uzaklaşan Neuer, enfes bir vücut hareketiyle topu uzaklaştırdı. Kafası, kolları, bacakları, göğsü... vücudunun her bölümü kullandı ve kalesini bir tehlikeden uzaklaştırdı. Artık Schalke standardının üzerine çıktı Neuer. Bayern Münih istiyor onu fakat yalnızca orada değil Manchester United, Chelsea, Barcelona dahil dünyanın her takımında oynayabilir; zira bunu başarabilecek eşsiz bir yeteneğe sahip. Bugün Schalke bu deplasmandan 1 puanla ayrıldıysa bunda en büyük paya sahip olan futbolcu açık ara Neuer'dir.

Dortmund'un 4-3-3 ile 4-2-3-1 arası esnek futbol tarzı Schalke'nin tutucu 4-4-2'sine üstün geldi. Fakat bu skora yansımadı. Birçok pozisyon buldular ama atamadılar. Ya direğe ya da Neuer'e takıldılar.

Dortmund'un son dakika baskılarından da sonuç çıkmadı ve Ruhr derbisi golsüz berabere bitti. Borussia Dortmund bu sonuçla beraber puanını 51'e çıkardı.

Şu Futbol Dedikleri - 1


Paraguay’da Cerro Porteno’nun Olimpia’yı 1-0 yendiği derbi büyük kavgalara sahne olurken, bir de aile trajedisi yaşandı. 30 yaşındaki Olimpia taraftarı Carlos Sosa, Cerro Porteno’yu tutan 20 yaşındaki kardeşi Elvio Sosa tarafından bıçaklanarak öldürüldü.

Karşılaşma olaylı geçerken FIFA kokartlı hakem Carlos Torres, Olimpia’dan üç, Cerro Porteno’dan iki oyuncuyu kırmızı kartla oyun dışı bıraktı. Gergin maçta saha dışına gönderilenler sadece iki takım futbolcuları değildi. Hakem Torres, iki takımın teknik direktörünü de atarak tribüne gönderdi. 35 bin kişinin izlediği karşılaşmada 25. dakikada kendi kalesine gol atan Dario Caballero henüz karşılaşmanın başında kafasına isabet eden yabancı maddeyle yaralandı ve bu nedenle karşılaşma yaklaşık 10 dakika geç başladı. Maçtan sonra çıkan olaylarda ise birçok kişi yaralandı.

3 Şubat 2011 Perşembe

Yakışır!

İngiltere'de boşa geçen uzun yılların ardından şansını Almanya'da arayacak Tuncay. Hoeness'ın ve Tuncay'ın yüzündeki gülümsemeye bakacak olursak her iki tarafın da beklentisi yüksek sanırım. Umarım başarılı olur ve en kısa sürede tekrar sarı lacivert çubukluyu sırtına geçirir...

29 Ocak 2011 Cumartesi

Everton 1 - 1 Chelsea


Everton ilk 10 dakikaya topa sahip olarak başladı. Soldaki Bilyaletdinov ile en ileri uçtaki Saha değişmeli oynadılar, onları Rodwell destekledi. Merkez Saha idi. Başta Baines olmak üzere tüm toplar havadan Saha'ya gitti. David Moyes'in bu dakikalardaki planı, uzun topların Saha'ya ulaşması, Saha'nın indirdiği topların da orada bomba etkisi yaratıp ikinci toplarla etkili ataklar yapmaya çalışılmasıydı. Saha birkaç top indirse de, bu taktik tutmadı ve Ivanovic-Terry ikilisinin arasında sıkıştı kaldı Saha. Ardından Everton topu yere indirdi ve maç keyiflenmeye başladı. Fellaini'nin önderliğinde Everton topa sahip oldu ve etkili bölgede iyi paslaştı. Baines'in Gareth Bale'i hatırlatan bindirmeleri ile de çok etkili oldular. Her koldan tehdit ettiler Ancelotti'nin takımını. Topun olduğu yerde alanı sıkıştırdılar ve Chelsea'nin rahat top yapmasına imkan vermediler. Ancelotti ise yalnızca seyrediyordu. Chelsea etkisizdi. Saha içi dizilişte takımın bir sağ açığı yoktu. Ramires - Essien - Lampard orta üçlüyü oluşturmuşlardı. Sol kanatta Malouda, en ileride ise tek forvet Drogba vardı. Anelka ise gezgindi. Zaman zaman Bosingwa'nın sağ kanattan ileri çıkışlarında ona yardımcı olmasına rağmen sabit bir yeri yoktu ve bu sarhoşluğu maç boyunca hissetti. Everton'ın sağlam 4-5-1'i karşısında Chelsea top yapamadı. Arteta - Rodwell ve Fellaini, sıkı pres yaptılar ve zaman zaman da şok preslerle Chelsea'nin ileride çoğalmasını engellediler. Maç boyunca gol dışında Anelka'nın kaleciyle karşı karşıya kaldığı pozisyon dışında da kalelerinde tehlike yaşamadılar. Hatta Coleman'ın enfes çalımının ertesinde çok rahat pozisyonda auta attığı top ağlara da gidebilirdi.

Velhasıl; ilk yarıda gol olmamasına ve çok aman aman pozisyonlar yakalanmamasına rağmen Everton'ın kontrolünde geçen bir maç vardı. İkili mücadeleler, tek toplar ve Everton'ın korkusuz futbolu sayesinde zevk aldık 45 dakikadan.


İkinci yarıya iki takım da tempo düşürerek girdi. Ben Ancelotti'den ikinci yarının hemen başında bir değişiklik bekliyordum ancak bunu yapmadı. Oyun planında da değişiklik yoktu. Rakibi şaşırtmaya yönelik uzun toplar yerini bulmuyordu, Drogba ve Anelka'nın iletişimsizliği de bu kısır görüntüye neden olmuştu. Buna rağmen Everton biraz daha defansif bir yapıya büründü. Hücumu tamamen ikinci plana atmasalar da, o ilk yarıdaki güzel futbolları da yoktu. Buna rağmen Chelsea Everton'ı zorlayacak pozisyonlar bulamadı. Maç ortada geçiyordu. Skoru da ya sürpriz bir gol, ya da duran toplar belirleyecekti. Nitekim Baines'ın kullandığı kornere çok net bir kafa vuruşu yapan Louis Saha, etkisiz oyununa rağmen takımını 1-0 öne geçirdi.

Golün ardından Everton daha da baskılı oynamaya başladı. Daha canlı, daha iştahlılardı artık. Kenarlarda Ashley Cole ve Bosingwa'nın yalnızlıklarını onlara baskı yaparak kullandılar. Bu yüzden Ashley Cole hücuma çıkamadı zira Phil Neville ve Coleman kendisine sıkı pres yapıyorlardı ve sürekli hücumdalardı. Keza sağ kanattaki Bosingwa, o kanadı tek başına kullanmaya mahkum olmuştu ve Bilyaletdinov ile Saha ikilisi onu çok zorladı. Chelsea'nin gardı düşmeye yakındı, Everton her an ikinci golü bulabilirdi. Ancelotti'nin takımı defansta Everton'ı karşılamakta zorlanırken aynı zamanda hücumda onları korkutacak bir organizasyon içerisinde de değildi. David Moyes'in takımı tehlikeli bölgeyi iyi kapatmıştı ve defansif anlamda iyi organize olmuşlardı, kendi yarı alanlarında boşluk vermiyorlardı. Bu kapalı defansta Chelsea'nin gol atması da çok zordu. Nitekim oyuna girdikten 5 dakika sonra golü atan Salomon Kalu, bu golü rakibin kornerinden sonra doğan bir kontr-atakta bulmuştu. Zor topları çıkaran Everton defansının yediği bu basit gol, onlar adına çok üzücüydü.

Durumun eşitlenmesinin ardından iki takım da bu skora razı gibiydi. Maçta tempo tekrar düştü ve 90 dakikanın sonuna kadar bu devam etti. Turun galibi Chelsea'nin sahasında oynanacak maçta belli olacak.

Bir not: Sahadaki varlığını yalnızca bonus kafasıyla değil oynadığı futbolla da belli eden Fellaini, biraz daha sağlam oynadığı takdirde Real Madrid, Manchester United seviyesine gelebilir. Bu zekası ve isabetli pasları takımı adına çok yararlı; tek eksiği biraz daha riskli oyun ve rakibe karşı fiziki üstünlük.

28 Ocak 2011 Cuma

O Pazubandı Kutsaldır, Nasip Olmaz Herkese!


Taraftarını zerre önemsemeyen bir kulübün neler yapabileceğinin son örneklerinden biridir bu. Taraftara yalnızca kasaya para aktaran insan grubu gözüyle bakıp onların düşüncelerine değer vermeyen bir yönetimden başkası beklenir mi? Emre gibi bir adama kaptanlık verildi, yetmedi Mehmet Topuz gibi dönekliğin kitabını 2 günde yazmış bir karaktersize daha ilk maçında, dikkat edin, ilk maçında kaptanlık verildi. Aleme nispet olsun diye. Biri Galatasaray'ın çocuğuydu, diğeri de Beşiktaş'ın elinden alındı. Sezon başlamadan ilk gol atılmıştı. Şampiyonluk yarışına psikolojik olarak 1-0 önde girilmişti. Başarı için müthiş hamlelerdi. Peki ya biz taraftarlara sorulmuş muydu bunlar yapılırken? Sarı lacivert renklere gönül vermiş, kulübün efsanelerini, kaptanlarını hala el üstünde tutan; vefaya, mücadeleye, sembollere en az goller kadar değer veren biz Fenerbahçeliler'in görüşü alınmış mıydı? Koca bir hayır! Biz neyiz ki? Biz onlar için maddiyattan öte ne ifade ediyoruz ki? Taraftar kulüp için para harcasın, hiçbir şeyi protesto etmesin, ancak faşist totaliter rejimlerde görülebilecek bir şekilde sindirilsin, sesi kesilsin, onların değer verdiği şeylerin hiçbirine önem verilmesin; her şey ama her şey başarıya giden yolda mübah sayılsın. Bizden istenilenler bu.

Bilica'ya kaptanlık pazubandını takmanın anlamı nedir Allah aşkına? Bu kifayetsiz adama, bu taraftar nezdinde kendini hiçbir zaman kabul ettirip sevdirememiş, kulüp ve takım için hiçbir şey ifade etmeyen vasat futbolcuya neden kaptanlık verilir? Semih'in kaptanlıktan vazgeçmesini kabul ediyorum, fakat verilebilecek başka bir futbolcunun olmadığı bir ortamda tekrar Semih'in koluna geçirilemez miydi o pazubandı? İstemese dahi zorla verilmeliydi. Hadi Semih olmadı; mantıklı bir şekilde en eski futbolcuya verilecekti; Bilica ile aynı sezonda gelmiş olan Özer'e neden verilmedi kaptanlık? Her şeyi geçtim, o kadronun Semih'ten sonra en eskisi Gökay'a dahi verilebilirdi yahu. Sırf Bilica'ya verilmemek için Alex ilk 11'e koyulmalıydı. Ancak tez elden gönderilmek istenen Bilica'ya verilmemeliydi.

Şu takımda forma giyebilmek için her şeyinden vazgeçecek milyonlarca insan var. Onların temsil eden futbolcu asla Bilica değil. Liderlik yapabilecek özellikleri muammada olan ve bu sezonun başından itibaren 18'e girmekte bile zorlanan bir adama sırf yaşından dolayı bu kaptanlık veriliyor. Ne kadar acı bir şey değil mi? Bilica benim kaptanım değil! O, taraftarına kulak vermeyen kodaman yöneticilerin kaptanı! Ve elbette Aykut Kocaman'ın!

Real Madrid, Mourinho, Adebayor


Mourinho'nun her zaman söylediği bir düşüncesi var. Gittiği yere uyum sağlamaya çalışıyor. Ligi ve takımı kendi düşüncelerine göre değiştirmek yerine; kendisi değişiyor. Ligi ve camiaları, ortamı iyi analiz ederek ona göre şeffaf bir yönetim sergiliyor. Ve hiçbir zaman kendi düşüncesinden taviz vermeyen ve kafasında yalnızca bir futbol doğrusu olan; bu futbol doğrusunu takıma monte etmek adına ne olursa olsun hiçbir şeyi değiştirmeyen despot bir hoca izlenimi vermiyor. Kendisi için asıl önemli olan şey; var olan düzenden en iyi verimi almak, var olan oyuncu kadrosuna en uygun oyun şablonunu oynatmaktır. Geçenlerde bu düşüncesini Hürriyet Gazetesi'nden İsmail Er'e de aktarmıştı. Bakın ne diyor: "Ben oyuncuya göre sistem oluştururum. Hep böyle çalıştım ve elde edilenler ortada. Sisteme göre oyuncu modeli benim kafamda hiçbir zaman olmadı ve olmayacak."

Yani diyor ki benim kafamda asla sabit bir futbol fikri, bir futbol sistemi yok. Ortama, lige, oyuncu grubuna göre futbol sistemini değiştirebilirim.

Ve değiştiriyor da... Chelsea'de 4-3-3 ile 4-4-2 arası esnek bir sistemde, dünyanın en hücumcu takımlarından birini yarattıktan sonra Inter'e geçip tek forvetli, kısır ve Avrupa'nın üst düzey takımları arasındaki en defansif takımı yaratabiliyor. Sanırım onu diğerlerinden ayıran en önemli özelliği de bu.

Bu uzun girizgahın nedeni, Mourinho'nun bu özelliğini Real Madrid'de de gösterdiğini anlatmak istemem ve bunun üzerinden bir değerlendirme yapma isteğimdir. Real Madrid şu an oynadığı futbola bakarsak Barcelona'nın çok gerisinde. Barcelona oluşumunu tamamlamış bir yapı; Real Madrid ise kimliğini bulmakla debeleniyor. Ve Jose Mourinho, bir Real Madrid teknik direktöründen bekleneni yapıyor. Inter'de kazanmadık kupa bırakırken bunu en çok sağlam defansına borçluydu. Ve maçların çoğunda oyun rölantide giderdi. Şampiyonlar Ligi'nde kupayı kaldırırken de gollerin haricinde bulduğu pozisyon sayısı çok azdır. Bu defansif sistemi Inter'de uygulayabiliyor çünkü İtalya Serie A çok başka bir lig. Orada oynanan oyundan ziyade alınan skorlara bakılıyor ve takımların neredeyse tamamı zaten büyük oranda defansif takımlar. Bunu Inter'de yapmasının hiçbir sakıncası yok Mourinho'nun.

Ancak Real Madrid'de işler değişik. Takımı şampiyon yapan bir hocanın (Capello) takıma kötü futbol oynatıyor diye kovulduğuna şahit olunabilen bir takım. Dünyanın en şaaşalı takımına defans yapmak yakışır mı? Eflatun-Beyazlılar'a bol gol, bol yıldız, bol çalım, bu aksiyon yakışır. Bunun aksini iddia eden herkes kulübün içinde barınamaz, dışlanır.

Mourinho buraya ayak uydurdu. Real Madrid sezon başından beri belki hücum gücü bakımından Barcelona, Arsenal, Manchester United'ın gerisinde kaldı ama takım hiçbir zaman defansif bir yapıya bürünmedi. Taraftarın istediği futbolu sergilemese de bunun için çabaladı. Belki Mourinho Barcelona karşısında Inter'de oynattığı futbolu Real Madrid'e de oynatabilirdi fakat olası bir mağlubiyetin yanında duyacağı ıslıklar çok daha ağır olurdu. Yapmadı; Barcelona'ya karşı Barcelona gibi oynamaya çalıştı ve geçmişteki maçların aksine bol gollü bir mağlubiyet aldı.

Real Madrid ceza sahasının civarı ve içerisinde çok fazla geziniyor. Di Maria, Cristiano Ronaldo, Mesut başta olmak üzere hem ortadan hem de kanatlardan rakibi tehdit ediyorlar ve gol atmak için Xabi Alonso'nun da şut girişimlerinin içerisinde olduğu birçok yol deniyorlar.

Ancak buna rağmen, bu takımın net bir santrforunun olmadığı ortada gibi. Higuain, muazzam bir son vuruş yeteneğine sahip olmasına rağmen ceza sahasının dışında pek etkili değil ve fiziki olarak rakip stoperlere pek üstünlük sağlayamıyor. Bulduğu 3 pozisyondan birini gol yapsa da, bu yeterli değil ve Real Madrid'in golcüsünün daha başka şeyler yapması lazım. İdi. Higuain sakatlandı. Onun tek alternatifi olan Benzema ile durumlar idare edildi birkaç maç, fakat Mourinho'nun ona pek güvenmediği ortada. Ve yeni bir golcü istiyordu. En sonunda bu isteği yerine geldi ve Manchester City'nin dev santforu Adebayor ile sezon sonuna kadar anlaşıldı.



Adebayor iyi bir forvet oyuncusu. Real Madrid seviyesinde mi, burası tartışılır ama ben daha net bir golcünün alınmasını beklerdim. Real Madrid'in her yönden tehdit eden oyununda Adebayor mutlaka iş yapacaktır. O dev cüssesiyle rakibi her daim korkutacaktır. Biraz yavaş olsa da, bu tolere edilebilir.

Mourinho'nun istemi dışında alındığı sanmıyorum. Ve Adebayor'dan nasıl verim alınacağını da en iyi Portekizli teknik adam biliyor. Real Madrid'in artık golcü sıkıntısı şimdilik bitti. Higuain'in de dönüşüyle birlikte daha güven veren bir hücum gücüne ulaşacaklar. Adebayor'un ikinci, Higuain'in nokta santrfor olduğu bir oyun düzeni de izleyebiliriz. Kiralık olarak alınmasına, 6 aylık bir deneme süreci gözüyle bakılabilir. Mourinho eğer memnun kalırsa mutlaka paraya bakılmadan satın alınacaktır. Hadi hayırlısı.

24 Ocak 2011 Pazartesi

Cavani'nin Yükselişi


Açıkça söylemek gerekirse Edinson Cavani'yi geçen sene yaz döneminde oynanan 2010 Dünya Kupası maçları öncesinde bilmiyordum. Adını duymuş olmakla birlikte, hiçbir maçını 90 dakika izlememiş; dahası kendisi hakkında bir fikir türütecek kadar bilgi sahibi olmamıştım. Geçen sezon Palermo ile yaptığı işler takdire şayandı; bir iki golünü görüp es geçmiş, yeteneğini göz ardı etmiştim. Ardından benim Dünya Kupası'ndaki desteklediğim takımlardan olan Uruguay ile birlikte oynadığı futbol dikkatimi çekmişti. Teknik direktör Oscar Tabarez, ona grup maçındaki Fransa maçı haricindeki tüm maçlarda ilk 11'de görev verdi ve çoğunda 90 dakika sahada kaldı. Uruguay'ın taktik ile mücadele gücünün müthiş karışımında en göze çarpan futbolcuydu Cavani. Forlan ve Suarez'i kanatlardan besliyordu. Ceza sahasına girişleri, top tekniği ve futbol aklı ile farkını belli ediyordu. Ancak bir olumsuz özelliği vardı; çok fazla ofsayta düşüyordu. Buna rağmen kupayı 1 golle kapadı.


Benim Cavani'yi takip edişim de Dünya Kupası'nın hemen ertesine denk gelir. İtalya Ligi'nde Palermo'dan Napoli'ye transfer olurken yanılmıyorsam eşine az rastlanan bir bonservis bedeli ödendi kendisine. Serie A içi transfer çarkında bir futbolcuya 20M £ ödenmişliği pek nadirdir. Cavani'den beklentiler yükseltildi haliyle. Ancak çok kısa sürede yaptıkları ile beklentileri karşıladı demek yanlış olmaz. Napoli'nin ligin tepesini zorlayışında ve Avrupa Ligi'nde gruptan çıkmasında en önemli pay sahiplerinden biriydi.
Serie A'da 18'i ilk onbirde olmak üzere 21 maçta forma giydi ve bu maçlarda toplam 14 gole imza attı. Avrupa Ligi'nde oynadığı 6 maçta 5 gol atarak, belki de "tartışmasız" bir şekilde bu başarıda en büyük pay sahibi oldu. Zira Steau Bükreş maçının 90. dakikasında attığı altın gol, onlara 3 puanı getiren ve aynı zamanda gruptan çıkaran goldü.

Ligde yine attığı son dakika gollerinin yanı sıra Juventus'a attığı 3 gol ile bu sezon gerçekten formda olduğunu kanıtladı. Dünya Kupası'nda parlayıp, kendini pazarladıktan sonra yatan futbolculardan olmadı.

Oldukça uzun boylu olmasına rağmen gayet atletik, çok çabuk aralara sızabilen ve top tekniği çok iyi olan; kafa toplarına hakim, takım arkadaşlarıyla uyumlu ve gayet zeki bir futbolcu izlenimi verdi bana izlediğim maçlar içerisinde. Takımı kötü gitse dahi maç kurtarabilecek kapasitesi var ve bu yönüyle oldukça tehlikeli. Bu çıkışında Napoli'nin birbirine uyumlu futbolcularının da oldukça payı var elbette; başta Marek Hamsik, Gargano ve Lavezzi olmak üzere...


Bu 23 yaşındaki yükselişteki yetenek, takip edilmesi gereken bir yetenek. Ve bu gidişle Napoli'de kalmayacak gibime geliyor. İleride bir Chelsea, bir Real Madrid neden olmasın?..

Ne Aramıştınız

''Hayata dair ne öğrendiysem futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.''
Albert Camus.

Popüler Yazılar

Zİyaretçİler

Futbol Blog. Blogger tarafından desteklenmektedir.