Futbol ; Faİr Play, Cesaret, Mücadele ve Zafer...

20 Kasım 2011 Pazar

Yakışmıyor


Ortamın şike söylentileriyle çalkalandığı bir dönemde Fenerbahçeli futbolcuların buna yeşil sahada nasıl reaksiyon gösterecekleri soru işaretiydi. Her gün yeni bir iddia ortaya atılıyor, kıyamet senaryoları beyinleri sulandırıyor, tüm futbol camiası Fenerbahçe'yi çok kötü günler beklediğine dair inandırılmaya çalışılıyordu. Futbolda motivasyon çok önemlidir. Bir futbolcunun sabah kalkma saati dahi sahadaki oyununu etkileyebilir. Haliyle 3 Temmuz'dan bu yana meydana gelen olayların Fenerbahçeli futbolcuların üzerinde sıfır etki etmesi beklenemezdi. Aykut Kocaman'ın da dediği gibi, ya mücadele gücü perçinlenip sahada varını yoğunu ortaya koyacaklardı ya da sinecek, ezileceklerdi.

Fenerbahçe ligin başından bu yana iyi oynamıyor. Ama maçtan kopmayıp, saha içerisinde hemen hemen her maçta kendine bir lider çıkarıp maçı koparmayı başarıyor. Bazı maçlarda Alex, bazı maçlarda Mehmet Topuz, Volkan, Caner, Bekir... Fenerbahçe ihtimallerden birinci olanını gerçekleştirip taraftarının da desteğini arkasına alarak büyük oranda motiveyle şu an ligin lideri konumunda.

Bu durumun ne kadar devam edeceği ise soru işareti. Mücadele gücü her maçı kazanmanıza yetmez, ayrıca her maça aynı ölçüde motive olmak da zordur. Tüm bu olaylar futbolcuların psikolojisini dağıtabilir, saha içerisinde belki de aşırı motive olmanın getirdiği garip hareketler sergilemelerine neden olabilir.

Ama bir şey var ki, 3 Temmuz'dan bu yana her Fenerbahçeli'nin ağzından düşmeyen, hatta buna bizzat futbolcuların da katıldığı, bir ortak dayanışma bilinci var. "Biz bu sene onurumuz için savaşıyoruz. Şampiyonluğumuzu sonuna kadar hak ettiğimizi herkese göstereceğiz." Ne kadar güzel. Bunu söyleyen bir oyuncu gurubunun buna uygun hareket etmesini beklersiniz. Beraber oynama duygusu. Rakibe psikolojik baskı kurma. Takım içinde olumlu hava oluşturup bunu saha içerisine yansıtma. Yedek kalınca somurtmak gibi şu dönemde yapılacak en son işi yapmama. Galibiyet, mağlubiyetten öte bir şeyleri kanıtlama çabası. Bunun gibi şeyler.

Fakat söylenenlerle görünenler arasında senkronizasyon sorunu var. Fenerbahçe'de ligin başından beri oyunculara bağlı birtakım olaylar oluyor. Stoch'un yedek kaldığı için somurtması, Özer Hurmacı'nın kendine yeterince şans verilmediğine dair ortaya çıkan haberler, Uğur Boral'ın dün akşam oyundan çıkarken üzgün bir halde olması ve Emre - Gökhan rezilliği...

"Biz tek siz hepiniz", "17'ye karşı 1", "Kutsal İttifak" tarzı zihniyeti benimsemiş bir takımın kendi içinde bu denli çatırdaması şaşılacak bir durum. Herkese karşı onur mücadelesi vereceğini söyleyen oyuncular, Türkiye'nin 4'te 3'lük kısmına bu şekilde mi mesaj verecek? Birlik-beraberlik-dayanışma olguları nerde?

Atılacak gollerin, kazanılacak maçların hatta elde edilecek şampiyonluğun bir simgeden öte bir anlam taşımayacağı ortada. O halde neden hala yedek-as ayrımı yapılıp bunlar takım olgusunun önüne geçiriliyor? Ve konuyu Emre'ye bağlayalım...

Ben Emre Belözoğlu'nu bugüne dek hiç sevmedim. Bizim takıma transfer edildiğinde bizim taraftarlar Galatasaray'a çalım esprileri yaparken ben üzülüyordum. Yetmedi, bu adamı bize kaptan yaptılar. Eh, geçmiş dönemdeki kadar da sakatlanmadı Emre. Öyle böyle istikrarlı bir oyun tutturdu, takımda en az Alex kadar önemli bir isim oldu. Taraftar da kendisine çok kısa sürede ısındı. Oyundan çıkarken "Büyük kaptan", "Emre, Emre" diye tempo tutulmaya başlandı. Ben iğrendim ama kimseye anlatamadım. Antu'da efsane sporcular bölümüne açılan Emre Belözoğlu başlığına "İyi futbolcu ama efsane olmak? Yapmayın arkadaşlar" dediğimde epey tepki almıştım.

Ama öte yandan, Emre'nin herkesin tepkisini çeken hareketlerini çoğu zaman savunuyordum. Emre'ye yapılan eleştirilerin büyük bir kısmının Fenerbahçe sevgisizliği nedeniyle yapıldığını düşünüyor, önyargılı davranıldığını hissediyordum. Ve diyordum ki, Emre Fenerbahçe'de Emre olmadı. Yıllardır böyle, karakteri bu. Yaşla, takımla, ülkeyle alakası olmayan, bilimsel bir olay. Emre'yi değiştiremezsiniz. Emre sürekli sinirlenecek, ani tepkiler verecek diyordum. Bir yandan da tepkilerinin sonlanmasını değil ama en azından azalmasını, kendisini biraz daha kontrol etmesini istiyor, gerekirse bir psikolog yardımı alınmasını ve yönetimsel bir ceza verilmesini istiyordum. Yapılmadı. Aziz Yıldırım'ın da üstün desteğiyle, Emre gitgide kontrol edilemez bir adama dönüştü. Sahada kendisine yapılan en ufak bir faule dahi aşırı tepki veriyor, rakibe sataşıyor, hakeme küfürler ediyor, hatta kendi takım arkadaşına el kol hareketleri yapıyordu. Sebebi karakterindendi elbette ama kendisine gösterilen yönetimsel desteği de göz ardı edemeyiz. Emre hiç uyarılmadı. Hep korudu onu başkan Aziz Yıldırım. Haliyle Emre daha da katlanılmaz bir hale geldi.

Eskişehirspor maçında Gökhan Gönül'e verdiği aşırı tepkiyi bugüne kadar belki rakiplere bile vermemişti. Dün tam anlamıyla çığrından çıktı Emre. Deivid'i de dövme noktasına gelmişti. Gökhan "Noldu abi, noldu ya" derken Emre takım arkadaşına karşı küfürler ediyordu. Bu olay yalnızca "Karakteri böyle, yapacak bir şey yok" diye geçiştirilemez. Mutlaka bir ceza verilmeli. Aksi halde Emre bundan daha da kötü şeyler yapabilir. Yakında Aykut Kocaman'a karşı Allah korusun küfürler edebilir. O potansiyel var bu arkadaşta.

Büyük kaptan diyen -mutlaka iyi niyetli ama- iyi futbola tav olan seyirci kitlesi de bir kez daha düşünsün. Kaptanlık, büyüklük, efsanelik yalnızca gollerden ya da iyi futboldan ibaret değil.

14 Ekim 2011 Cuma

Hiddink Başarısız Mı?


Hiddink yönetiminde Türk Milli Takımı bir değişim yaşıyor. Geldiği günden beri Hiddink'in de ağzından düşürmediği bir olay var. Türk futbolcularında müthiş bir iştah, mücadele gücü var fakat ben bunun yanına taktiksel organizasyon da katmak istiyorum diyor. Mustafa Denizli, Fatih Terim, Şenol Güneş taktik vermiyorlar mıydı? Veriyorlardı elbette. Fatih Terim motivatör, Hiddink taktisyen demek olayları kavramak açısından sığ bir görüş olabilir. Ama başarıya giden yolda Terim takımları güçlerini taktiksel organizasyonlardan ziyade abi-kardeş ilişkisi, saha içi mücadele, pres gibi olaylardan alıyordu. Yalnızca o değil milli takımın başına gelen çoğu hocanın da benzer sistemleri vardı. Hiddink de gelir gelmez bu var olan mücadele gücünün yanına taktik katmak istedi. Bu ikisini bir arada yaptı ya da yapamadı, oynanan oyuna bakarsak yapamadığını söyleyebiliriz, ama milli takım oyuncuları kısa sürede buna uyum gösteremedi. Hiddink'le ilgili eleştirilerin de çoğu bu yönde zaten. Oyuncuların yeteri kadar yardımlaşmadığı, hatta yıllarca en büyük kozumuz olan maçı son ana kadar yaşama gücümüzü kaybettiğimiz söylendi ki doğrudur.

Bana göre Hiddink dönemindeki milli takım başarısız değil. Ortada play-off'a kaldığımız gibi bir durum var ki hocaya başarısız demek bu noktada bana biraz acımasız bir yorum gibi geliyor. Ortada Letonya, Bosna Hersek gibi canlı ve yakın örnekler varken hem de. Grubumuzda Almanya gibi bir dev varken grup birinciliği hayali kurmak zaten hiç gerçekçi değildi. Hedefimiz en iyi ikinci olup doğrudan kupaya katılmaktı. Yapamadık. Vasat bir ikinci olarak play-off'a kaldık. Eğer bu eleştiriliyorsa, şöyle bir özet geçeyim ben: Almanya'ya iki maçta da yenildik ki kimseye neden Almanya'ya yenildin diye soramazsın zaten, iki maçtan çıkarılacak 1 puan bile sürpriz sayılacaktı. Kazakistan'ı her iki maçta yendik. Avusturya ve Belçika'yı evimizde yenip deplasmanda her ikisiyle de berabere kaldık. Azerbaycan'ı bir maçta yenip deplasmanda yenildik. Tek sürpriz Azerbaycan yenilgisi sanırım. Almanya deplasmanından 4 gün sonra Azerbaycan'da oynamış, maçın başından itibaren kontrolü elimizde tutmuş, 3-4 tane net pozisyon yakalamış, direk ve kalecilere takılmış, neticesinde kalemizde gördüğümüz nadir pozisyonlardan birinde golü yemiştik. Başarısız bir netice elbette ama grup maçlarında bunlar oluyor. Neyse; demek istediğim şey şu: Biz grup aşamasında kötü puanlar toplamadık. Azerbaycan yenilgisi bütün dengeleri bozdu, ama Hiddink gitmeli noktasına varan eleştirilerin tek nedeni bu eksik 3 puan olamaz. Ne eleştiriliyor? Oyunumuz. Başa dönelim o zaman.

Başta ne demiştik, Hiddink yönetiminde milli takım bir değişim yaşıyor. Oyuncuların taktik disiplinden kopmaması, aklıyla oynamaları, mücadelenin yanına strateji de koymak çabalanıyor. Sistem değişiyor yani. Sistem değişirken de böyle arızalar çıkacaktır. Organize olmak isterken çorba gibi bir takım olmamız Hiddink'in başarısızlığı değil uyum sürecidir. Tabii ortada şike mevzuuları yüzünden mental anlamda gerileyen futbolcular gerçeği de var. Bana göre eğer Hırvatistan'ı eleyip kupaya gidersek çok daha iyi bir takım seyredeceğiz.

Kötü oyunun sebepleri sadece bunlar değil elbette. Ben melek gibi bir Hiddink portresi çizmek istemiyorum. Onun da yanlışları vardı. Oyuncu tercihleri, ilk 11'ler ve oyuncu grubuna uymayan taktiksel şablonlar, ayrıca rakip analizleri ve oyun içi müdahalelerde yanlışlar yapması ya da geç yapması. Bunlar saf gerçekler. Mehmet Topuz, Necip Uysal, Olcan Adın, Serkan Balcı, Serdar Aziz, Tolga Zengin gibi isimler neden milli takımda yoklar? Kazım gibi futbolcu demeye bin şahit lazım gelen bir adam yerine Mevlüt'e neden şans verilmez? Bu gibi sorular benim kafamda mevcut. Ayrıca taktik dedik ama maçları taktik değil oyuncular kazanıyor. Nasıl motivasyonun yanına taktiksel strateji de koymak gerekliyse, tüm duyguları alınmış, yalnızca taktiğe bağımlı bir takımın da başarısız olması sürpriz değildir. Hiddink bence milli takıma iyi bir mentörlük yapamadı. Dengeyi sağlayamadı belki de. Başlarına iyi bir motivatör isteyen oyuncular da sinmiş olabilirler. Burda eleştirileri Oğuz Çetin'e de yöneltmek lazım ama uzatmayalım.

Ama Hiddink, Mehmet Ekici, Gökhan Töre gibi gurbetçilerden maksimum verim almayı başardı, hem günü kurtarmaya çalışırken hem de bir yandan takımın geleceğini kurdu. Şike yüzünden kötü günler yaşayan futbolumuzda ayakta durup play-off'a kalmamızı sağladı. Kötü oynadığımız maçlar oldu ama Fatih Terim de bu takıma Chelsea futbolu oynatmıyordu zaten. Biz kendimizi dev aynasında gördüğümüz için Hiddink'in takımından her maç %70 topa sahip olma, her maç 3-4 gol atma, Almanya'yı yenme gibi şeyler bekliyoruz. Biraz kendimizi bilsek, biraz yabancı komplekslerimizi üzerimizden atsak ortada vahim bir sonuç olmadığını göreceğiz. Ama dünya büyükse biz de büyüğüz (!) ya, Hiddink başarısız, kovun gitsin!

Twitter: http://twitter.com/zarifhareketler

8 Ekim 2011 Cumartesi

Futbol Aşkı


Yıl 1935; hangi ülke, hangi stad, hangi maç olduğu bilinmiyor ama abilerin beleştepe mantığı biraz değişik...

20 Eylül 2011 Salı

20.09.2011


Türkiye'de üç büyükler özelinde derbi maçları haricinde 30 bin civarı kapasiteli stadların asla doldurulamadığını göz önünde bulundurursak, yalnızca kadın ve çocuklardan oluşan 40.000+ kişinin Şükrü Saracoğlu Stadı'na akın etmesinin ne denli büyük bir olay olduğunu anlayabiliriz. Maçın ücretsiz olması sayının artmasına neden olmuş olabilir ama toplamda bu atmosferin dünya futbolunda eşi benzeri yok. 2,5 aydır anormal bir baskı gören Fenerbahçe camiasının erkek taraftarları birçok organizasyon yaptılar ama bayanlar ilk kez seslerini duyurabildiler. Cırtlak sesleri kulaklarımızı tırlamalamadı değil ama tüm maç boyunca susmadılar, klasik tezahüratları büyük bir coşkuyla söylediler, unutulmaz bir akşam yaşadılar/yaşattılar. Bu maç sıradan bir maç değil, bugün sıradan bir gün değil.

Genci yaşlısı, başı açığı kapalısı, sarışını esmeri, şehirlisi taşralısı; halkın her bir kesiminden binlerce kadın stadı doldurdu, bir erkek olarak da beni duygulandırdılar. Küfür etmeselerdi çok daha güzel olacaktı ya neyse...

Şu maçın bu olaydan başka nesi yazılır? Gol, galibiyet, kötü futbol, verilmeyen gol, atılan golün ofsayt olması gibi tartışmalar beni futbola çekmeye yetmiyor. Şu lanet olasıca belirsizlik süreci, sportif anlamda herhangi bir tartışma yapma hevesimi engelliyor. Ne golden ne galibiyetten zevk alabiliyorum. Tribün performansları, oyuncuların mücadelesi gibi detaylar beni heyecanlandırıyor asıl. Bugün de beni en çok sevindiren olay Issiar Dia'nın golü değil 40 bin kadın - çocuğun "Sarı - Lacivert - Şampiyon - Fener" tezahüratı yapmasıydı. Helal olsun sizlere! Fenerbahçe tarihinde size mutlaka özel bir sayfa açılacak.

Beşiktaş'ın Takım Oyunu ve Cenk


Beşiktaş'ın kadrosu ligin en iyilerinden. Her mevkiide birçok alternatif futbolcular var. Sürekli konuşulan "yıldız futbolcuların olacak ama seni başarıya 'savaşçı futbolcular' götürür" klişesini sağlayan bir kadro bu. Egemen, Ernst, Necip, Fernandes'in savaşçılığı; Quaresma, Simao, Guti gibi kaliteli isimlerle harmanlanır, ortaya güzel bir takım çıkar diye düşünüyorsunuz haliyle. Fakat bu beklentiler yerine ulaşmıyor. Beşiktaş takım olmaktan uzak, hücuma az adamla da çok adamla da çıksa organize olamayan, yıldız futbolculara pasların atılıp onların bireysel yeteneklerine bakılan, toplama bir takım görüntüsünde. Geçen haftaki Eskişehir deplasmanında da dünkü zayıf rakipleri Ankaragücü karşısında da benzer bir görüntüdeydiler.

Carvalhal 4-3-3 dizilişini takıma aşılamaya çalışıyor. Sakatlıklar, formsuzluklar kadro seçimini etkiliyor olabilir ama dün akşam orta sahada kullandığı Aurelio - Necip ve Fernandes üçlüsü takımı uzun vadede ve hedef, zor maçlarda sırtlayacak bir üçlü değil. Düşük kalitedeki Ankaragücü karşısında bile orta sahayı kontrol altına almakta zorlandıklarını ve takımı hücuma yeterince organize bir şekilde taşıyamadıklarını gördük. Maçın başında seyircisinin de desteğini arkasına alan Beşiktaş Aurelio ve Fernandes'in toplu, Necip'in topsuz oyunuyla rakibi biraz kontrol altına almış gibi gözükse de bu hücumda bir kalite farkını ortaya çıkarmadı. Takım yine Simao ve Quaresma'nın çalımlarına baktı.


Ankaragücü önde çok adamla basmaya çalışıyor ama beceri eksikliği ve alanı kontrol etmedeki sorunları Beşiktaş'ı durdurmaya yetmiyordu. Ne rakipten top kapabildiler ne de doğru düzgün hücum edebildiler. Bu kötü Ankaragücü karşısında bile Beşiktaş beklentileri karşılayamadı.


Sidnei'in iki duran topu ve oyunun koptuğu anlarda gelen Mustafa Pektemek'in golü 3 puanı getirdi ama Beşiktaş bu oyununu düzeltmezse şampiyonluk çok zor.


Ve son olarak da Cenk... Bir kaleci hata yapabilir, bu son derece normaldir. Petr Cech de yapıyor, Van der Saar da yapıyordu, Türkiye'nin en iyi kalecisi Volkan her sezon en az 2-3 kez bireysel hatasından dolayı gol yiyor, Belediye karşısında Galatasaray'ın yediği ilk gol net bir şekilde Muslera'nın hatası... Yöneticilerin, teknik adamların, futbolcuların, hakemlerin hatalar yaptığı bir oyunda kaleciden kusursuz olması beklenemez haliyle. Fakat bireysel, anlık hatalar vardır; bir de normalin dışında yapılan hatalar vardır. Misal Petr Cech Türkiye - Çek Cumhuriyeti maçında hata yapmıştı ama yapması gereken normal hareketi yapmış, kalesinden açılmış ama topu elinden kaçırmıştı, bu bir insani hataydı. Aynı şeyi Cenk'in dün yaptığı hata için söylemek pek mümkün değil. Cenk anormal bir hareket yaptı. İki stoperin arasına sıkışmış bir forvet, kaleye çok da fazla yakın olmayan bir yerde topa sahip olmuş. Bir kalecinin yapması gereken şey, stoperlerin o topu kurtarmasını beklemektir. Kurtaramazlarsa ve forvet hakikaten tehlikeli bir şekilde kaleye doğru yaklaşmışsa o zaman açılırsın, rakibin açısını kapatırsın. Ama Cenk dün tamamen bireysel, anlamsız bir hareket yaparak kaleye hem uzakta hem de iki stoperin arasında kalan bir forvetin ayağından topu almak için kalesinden bir hayli uzaklaştı. Ceza sahasının dışında topa eliyle dokunamadığı ve defansif refleksleri zayıf olduğu için boşa zıpladı, rakipten çalım yedi ve kalesinde golü gördü. Beşiktaş dün gece kazanamasaydı, Cenk muhtemelen ateş kazanına atılabilirdi. Umarım bu hatasından ders alır, zira her büyük kalecinin kariyerinde yemiş olduğu saçma bir gol vardır...

12 Eylül 2011 Pazartesi

Gecikmiş Bir "Ahmet Çakar vs. Galatasaray" Yazısı


Ahmet Çakar ve türevlerini hiçbir zaman sevmedim. Futbolun güzelliklerini hiçbir zaman anlatmayan, popülerliğini komplo teorilerine borçlu olan, birikimlerini seyirciye bilgi verme ya da futbolu geliştirme adına değil kaos ortamı yaratmak için kullanan, kötü karakterler... Tarzları kanıksandığı için her gün yeni bir iddia ortaya atmalarına şaşırmıyoruz artık. Son bombası 1993 yılında oynanan Galatasaray - Manchester United maçında şike yapıldığı üzerine...

Ahmet Çakar bu şike olayını Sami Çölgeçen'den öğrendiğini söylüyor. Dürüst bir insan, bu olayın ertesi günü bunu tüm Türkiye'ye yayar, yıllardır bu rezilliği görmezden gelmez ve işte o zaman herkes tarafından takdir edilirdi. Şimdi aradan geçen bunca yılın ardından malum nedenlerle çalkantılı olan futbol ortamının içine bu iddiayı atması onun dürüst ya da doğruları söyleyen bir adam olduğunu göstermez.

Bunların ardından geçelim Çakar'ın iddisına... Ahmet Çakar'ın iddiasına göre, 1993-94 sezonunda Manchester United'la oynanan ve 3-3 biten Şampiyonlar Ligi eleme turu maçının rövanşında maçın hakemi Kurt Röthlisberger, Galatasaraylı yöneticiler Sami Çölgeçen ve Adnan Polat üçlüsü maçın Galatasaray'a yaraması için şike yapmışlar. Hatta Ahmet Çakar olayın gerçeklik payını arttırmak için şike yapıldığı iddia edilen geceyi şöyle hikayeleştiriyor: "Ben ve Sami Çölgeçen birlikte bir odaya gireceğiz. Kuran'ı da masaya koyacağız ve göz göze gelip en sevdiklerimiz üzerine yemin edeceğiz. Ben diyeceğim ki; 2 Kasım 1993 gecesini hatırlıyor musun Sami Abi? O soğuk geceyi... Hani Sarıyer Urcan'da yenilen balıktan sonra saat 24:00... Sami gözlerime bakıp 'Eeee' diyecek. Saat 24:00 sularında Kurt Röthlisberger sana "I can help you because tomorrow is very important for Turkey and GS" (Sana yardım ederim çünkü yarın Türkiye ve GS için çok önemli) dedi mi, demedi mi diyeceğim. Elimiz Kuran'da ve en sevdiklerimizin üzerine yemin ederek..."

Ahmet Çakar şikenin hangi menfaatle yapıldığını söylemiyor. Maçın hakemine ne menfaat edildiği, bu menfaatin hangi yollarla maç tarihine yakın zamanlarda Röthlisberger'in himayesine geçtiğinden bahsetmiyor. İddialarındaki en ucu açık nokta bu.Kurt Röthlisberger

Malum maç 0-0 bitti ve Galatasaray gruplara kaldı. Maçın ardından Eric Cantona kırmızı kart gördü ve maçın hakemini "süreyi az uzattığı" gerekçesiyle eleştirdi. Kurt Röthlisberger'in 30 Ekim 1996'da Grasshoppers-Auxerre Şampiyonlar Ligi maçı öncesi Grasshoppers menajeri Erich Vogel'a 100 bin İsviçre Frangı'na hakemi ayarlayabileceğini söylediği gerekçesiyle UEFA'nın soruşturmasına uğradığını ve 11 Nisan 1997'de UEFA ve FIFA faaliyetlerinden ömür boyu men edildiğini de hatırlatalım.

Ahmet Çakar'ın bu iddialarının ardından Galatasaray kulübü kendisine 1 milyon dolarlık tazminat davası açtı fakat Çakar iddialarının arkasında. Hatta mahkeme sürecinde birçok tanığın bu olayı anlatacağını, iddialarının gerçek olduğunu söylüyor. Muhtemelen bu tanıklardan biri olacak olan Eski MHK Başkanı Ahmet Güvener, malum olayla ilgili, “Olayda ismi geçen Sami Çölgeçen, bana ‘Röthlisberger’i parayla bağladım' diye defalarca söyledi” dedi. Sami Çölgeçen'in yakın arkadaşı ve o dönemde kulübe yakın bir kişi olan Fatih Altaylı ise "Sami Çölgeçen ne bize ne de (dönemin yöneticisi) Alp Yalman'a böyle bir şeyden bahsetmedi. Bize söylemediği bir şeyi Ahmet Çakar'a söylediğini sanmıyorum" dedi ki tüm detayları mahkeme sürecinde öğreneceğiz.

Olay kanıtlanırsa ne gibi bir yaptırımlar, cezalar verilir tahmin edemiyorum. Yok kanıtlanmaz Ahmet Çakar davayı kaybederse de yüklü bir miktar tazminat ödemek zorunda kalacak. Bakalım bu sürecin sonunda Ahmet Çakar'ın da dediği gibi "O maç milat mı, şike mi?"

29 Ağustos 2011 Pazartesi

3 Idiots


Mark Twain'in "Okulumun eğitimimi engellemesine asla izin vermedim." diye bir sözü var. Mark Twain şu an yaşıyor olsaydı 2009 yapımı Hint Filmi 3 Idiots'u çok beğenirdi. Filmin ana konusu M.T'nin bu sözüyle paralel. Tek tip insan yetiştiren, duyguları körelten ve düşünüp anlamayı değil yalnızca ezberi ve yarışı dikte eden eğitim sistemine eleştiri getiriyor film. Ülkenin en iyi mühendislik okulu ICE'de okuyan üç arkadaş, nam-ı diğer 3 aptal var. Biri evini geçindirmeye uğraşan; hasta babasınının ilaçları ve ablasının evliliği için bir iş sahibi olması gereken Raju, diğeri babasının dikte ettiği mühendislik uğruna çok sevdiği ve tutkusu olan fotoğrafçılıktan vazgeçen Farhan ve bu ikisiyle birlikte düşünceleri yıkmaya çalışan, sistemi eleştiren ve filmin baş kahramanı olan Rancho. Bir de sistemin somutlaşmış hali olan, okulun müdürü ve onun iyi kalpli kızı. Film bu 5 kişinin etrafında dönüyor kısaca.

Rancho daha okulun ilk günü farklılığını belli ediyor, dersten atılıyor. Sebebi de hocasının istediği tanımı değil, kendi düşüncelerinden oluşan cümleleri anlattığı için. Hocası kitaptaki ezber cümleleri istiyor, tanım istiyor. Rancho ise konuşuyor, örnekler veriyor, açıklıyor fakat sistem bunu kabul etmiyor.

Okulun müdürü Rancho'dan bir ders anlatmasını istiyor, Rancho çıkıyor tahtaya ve tahtaya iki kelime yazıp öğrencilerden bu kelimelerin anlamlarını 30 saniyede bulmasını istiyor ve ilk bulan kim olacak görmek istiyor. Herkes heyecanlı bir şekilde kitapları karıştırıyor, herkes ilk bulan olmak istiyor. 30 saniyenin ardındansa bana göre filmin ana konusunu anlatan şu cümleleri kuruyor: "Kimse cevabı bulamadı mı? Şimdi bir dakika önceyi düşünün. Ben bu soruları sorduğumda sizde merak ya da heyecan oldu mu? Yeni bir şey öğreneceğiniz için sevindiniz mi? Hayır. Hepiniz hemen bir yarışa giriştiniz. Bu yöntemde birinci gelseniz bile ne faydası var ki? Bilgi hazneniz artmış olacak mı? Hayır, sadece üzerinizdeki baskı artacak. Burası bir üniversite, düdüklü tencere değil. Bir aslan bile kırbaç korkusuyla sandalyeye oturmayı öğreniyor. Ama biz bu aslana 'iyi eğitilmiş' diyoruz, 'iyi eğitim almış' demiyoruz."


Rancho karakterine can veren Aamir Khan, sempatik oyunculuğuyla filmi sürüklüyor ve iki arkadaşı Raju ve Farhan'a hayat veriyor. Özellikle Farhan'ın çok sevdiği fotoğrafçılığı sırf baba korkusundan terkedip mühendisliği seçmesine sıkı bir eleştiri getiriyor ve ileride hayatından mutsuz olacağı tehditiyle onu bu yoldan çevirip fotoğrafçı olmasını sağlıyor. Farhan'ın, bu kararını ecel terleri dökerek babasına söylediği sahne filmin en güzel sahnelerinden biri.

Konusu, anlatışı, detayları ve Hintliler'e özgü güzel müzik ve danslarıyla film sizi kendine sarıyor. 2 saat 40 dakika olduğuna aldırmayın ve "uzun film sıkıcıdır" klişesini kafanızda kırın; film bugüne kadar izlediğim en akıcı filmlerden biri. Son zamanlarda bu kadar akıcı, sarsıcı, sıcak ve beni kendine bağlayan bir yapıt izlememiştim. Benden tam puan.

Ve son olarak, Rancho'nun da dediği gibi; hayata her zaman "aal iz uel" penceresinden bakmak lazım...

23 Ağustos 2011 Salı

Andrea Pirlo

Bayrak adam olmak zordur. Taraftarlar herhangi bir futbolcuya çok kısa sürede ısınabilir ama onu efsane mertebesine eriştirmek, kulübün sembol isimlerinden biri yapmak için futbolcunun meşakkatli yollardan geçmesi gerekir. İlk şart uzun yıllar o takımın formasını giymek elbette. Gol sevinçleri, saha içi performansı ve hırsı, liderliği kendisini taraftarın gözünde bayrak adam yapmaya yetebilir. Ama illaki iyi performans gerekir. Pirlo geçtiğimiz haftalarda ayrıldığı Milan için efsane bir isim mi tartışılır ama her futbolsever için unutulmaz bir futbolcudur. "Pirlo" deyince akla Milan, "Milan'dan 3 futbolcu say" deyince ilk akla Pirlo gelir.

Bayrak adam olmanın kendi içindeki en önemli rajonu ezeli rakibin formasını giymemek. Çok iyi performans gösterip giydiği forma altında taraftarlar nezdinde efsane olmayan futbolcular var, diğer futbolseverler tarafından çok sevilse de. Ronaldo en büyük örneği elbette, hem Real Madrid'de hem Barcelona'da unutulmaz performanslar sergilemiş ama ne oraya ne buraya monte olamamış, bayrak adam olamamış bir futbolcu. Inter ve Milan deneyimleri de ha keza. İbrahimovic daha yakın dönemden canlı bir örnek. Juventus, Inter derken şimdilerde Milan formasını terletiyor dev santrfor. Şüphesiz üç taraf için de özel duygularla anılacak bir futbolcu olmayacak.

Pirlo demiştik, konuyu dağıtmayalım. Pirlo deyince akla ilk Milan gelir dedik ama onun Milan'dan önce giydiği forma ezeli rakipleri Inter forması. 1998'de Brescia'dan transfer oldu ama 3 yıllık Inter kariyerinde çıktığı maç sayısı 22. Reggina ve Brescia'ya kiralık gitti, döndü derken 2001'de Milan onu kaptı. Ardından hikaye malum. Eşsiz bir teknik, mükemmel bir zeka, çift yönlü ortasahaların modern başlangıcı. İstikrarlı bir kariyer ve hem Milan'da hem İtalya Milli Takımı'nda kaptanlığa kadar yükseliş. Bir duran top ustası. Frikiklerde "Pirlo gibi attı" denecek kadar bu işin uzmanı olmuş bir futbol sanatçısı. Son iki sezondur temposundaki düşüklük ve sakatlıklardan dolayı istikrarını bozmuş gibi görünse de oynadığı her maçta takımının oyun içi lideri olan bir futbolcu.

Pirlo gibi oyuncuların futbol yaşantısı uzun sürer. En büyük özelliği tekniği ve aklı olan bu tür futbolcuların çok fazla koşmasına gerek yoktur. Pirlo bir Alex değil elbette hız konusunda ama Mehmet Topuz da değil. Del Piero hala futbol oynamaya devam ediyorsa paslarına, duran toplarına borçlu. Pirlo da Del Pierogillerden. Henüz 32 yaşında ve ben en az 3 sene daha istikrarlı bir şekilde futbol oynar diye düşünüyorum. O da öyle düşünmüş olmalı ki futbolu Milan'da bırakmak yerine Juventus'a transfer oldu. Del Neri başarısızlığının ardından koltuğa oturan Conte, kendi futbolculuk stilinin tezatı Pirlo'nun transferinden hoşnuttur kesinlikle, biz de öyleyiz. Kendisini siyah beyaz forma altında görmek garip oluyor, bambaşka bir adammış gibi geliyor insana ama Del Piero ve Pirlo gibi iki ismi birlikte izlemek farklı bir deneyim olacak.

Inter: 22 maç 0 gol
Milan: 284 maç 32 gol
Juventus 1 maç 0 gol

20 Ağustos 2011 Cumartesi

TFF'nin Küme Düşürmeme Kararı Neden Doğru?


Türkiye Futbol Federasyonu yönetim kurulu, savcılıktan kendilerine ulaşan 26 klasörlük seçmece belgeleri Etik Kurulu'na sevk etti. Ardından kurul kendi incelemesini yaparak, "bazı maçlarda şike, şikeye teşebbüs, teşvik primi ve teşvik primine teşebbüs faaliyetlerinin gerçekleştiğine kanaat getirdiğini ancak kanaatlerini kesinliğe götürecek net, somut deliller olmadığını ve gizlilik kararı olan soruşturmada kişilerin savunmalarını da alamadığını" TFF yönetim kuruluna rapor etti. Ardından TFF ellerinde net deliller olmadığını ve aynı zamanda kişilerin savunmalarını alamadığını bahane göstererek, ceza mahkemesinde kabul edilecek iddianameyi bekleyeceklerini, iddianamenin ardından delilleri görüp savunma alacaklarını söyledi.

Bu paragraf geçtiğimiz haftanın kısa bir özeti ve bana göre üzerinde çok da fazla yorum yapmaya gerek olmayan bir durum fakat gözlerini hırs bürümüş, Fenerbahçe nefreti üzerinden sözde hak hukuk edebiyatı yapıp aslında Fenerbahçe'nin düşmemesinden dolayı içlerinde biriktirdiği öfkeyi kusanlar o kadar mesnetsiz, garip yorumlar yapıyorlar ki bloga bir yazı yazmadan edemedim.

Bu kişilerden Serhat Ulueren izleyip gaza gelenleri ve sahiden samimi bir şekilde hukuk ayaklarına yatmayıp Fenerbahçe'nin düşmemesinden dolayı mutsuz olduğunu söyleyenleri bir kenara ayırıyorum. Onlar benim için ikinci kesimden çok daha onurludur. Fakat diğer kesim, sözde hukuki yorumlar yapıp TFF'nin eyyamcılık yaptığını, korktuğunu söylüyor. İçlerinde çok sevdiğim yazarların da dahil olduğu bazı kesimler kendilerinden beklenmeyecek derecede üsluplarını değiştirip Fenerbahçe'nin neden düşürülmediğine, düşürülmesi gerektiğine dair görüşlerini belirttiler. TFF'nin Fenerbahçe'yi ve diğer adı geçen takımları neden düşürmediğini ben anlatmaya çalışayım çok derine inmeden.

Öncelikle şunu söyleyeyim ki federasyonun bu kararı kesinlikle olayın üstünü örtme, takımları aklama kararı değil. Olay daha bitmedi. İddianamenin ardından asıl fırtına o zaman kopacak.

TFF talimatnamelerine göre federasyon bir takımı 2 yolla düşürebilir:

1) Net delillerle, somut bilgilerle, yoruma gerek kalmayan durumlarda düşürür. Bu (birkaç kanıt desteğiyle) itiraf olabilir, suçüstü olabilir, telefon kayıtları olabilir, para alışverişinin yapıldığı anda kaydedilmiş bir görüntü olabilir. Şu an bunlardan herhangi biri var mı ortada? Etik Kurulu'nun raporuna göre 26 klasörde şikenin yapıldığına dair somut bir delil yok. Gizlilik durumundan dolayı savcılıkta olduğu tahmin edilen net delilleri de göremiyor. Yani belgelere göre şu an için ortada şike yok. Haliyle 1. yoldan düşürme kararı alınmasının ihtimali ortadan kalkıyor. Kaldı ki net deliller olsa bile yine de savunma alınmak zorunda...

2) Kanaatle düşürebilir. Telefon kayıtlarından bir iki cümleye bakar, sonra da sahadaki oyuna bakar, şike veya teşvik primi veya bunlara teşebbüs etme faaliyetlerinin olduğuna kanaat getirir, ardından takımları küme düşürür. Ama bir şartla: Tarafların savunmalarını alarak. Zira her ne şartta olursa olsun, bir ceza verilmeden önce tarafların savunmaları alınmak zorunda. Bu durum anayasada da böyle, TFF'nin disiplin talimatlarında da böyle. İşte kanıtı:

TFF Disiplin Talimatnamesi MADDE 72 – SAVUNMA
"(1) Savunma alınmadan ceza verilmez."


Yoruma çok fazla gerek yok sanırım. Bir ceza verilecekse, ilk önce savunma alınmak zorunda. Peki şu şartlarda savunma alma imkanı var mı TFF'nin? Yok. Çünkü soruşturmada gizlilik kararı var ve gizlilikten dolayı kişilerin de savunmaları alınamıyor.

Sonuç: TFF, şu an net deliller olmadığından ve kişilerin savunmalarını alamadığından dolayı eli kolu bağlanmış vaziyette gizliliğin ortadan kalkmasını bekliyor. Şu an hiçbir hukuki gerekçe göstererek herhangi bir takımı küme düşürmesi mümkün değil. Mümkün diyenle tartışmaya hazırım. Bir karar verebilmesi için gizliliğin kalkması ve tüm delilleri görüp kişilerin savunmalarını alması gerekiyor. Gizlilik iddianamenin hazırlanmasının ardından kalkacak. Ardından mahkemece kabul edilecek. Ve TFF delilleri görüp savunma alacak. Olay budur.

Twitter adresim: twitter.com/zarifhareketler

5 Ağustos 2011 Cuma

Babalar ve Oğullar

Baba Diego Armanda Maradona, Barcelona yıllarından bir foto...

Bu da junior Maradona, Diego Sinagra. Şu an 26 yaşında ama foto U-17 İtalya Milli Takımı'ndan... Kariyeri babasına hiç mi hiç benzemese de ismi her zaman var olacak...

Fotolar: http://interleaning.tumblr.com

Pele'nin 1000. Gol Pozu


Sene 1969... Ünlü Brezilyalı futbolcu Pele, kariyerindeki 1000. golün ardından böyle güzel bir aksiyon yaparak poz veriyor.


Foto: http://thefootballarchivist.tumblr.com/

Ne Aramıştınız

''Hayata dair ne öğrendiysem futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.''
Albert Camus.

Popüler Yazılar

Zİyaretçİler

Futbol Blog. Blogger tarafından desteklenmektedir.