Futbol ; Faİr Play, Cesaret, Mücadele ve Zafer...

7 Haziran 2011 Salı

Ne Desen Eksik


28 Mayıs 2011 Cumartesi

Lazio'yu Lazlar Kurdu!


Şimdinin spor bakanı, zamanının Trabzonspor başkanı Faruk Özak'ın, bir Trabzonspor - Lazio maçından önce söylediği vecize. İçimden gülmek bile gelmiyor.

Foto: vursamgol.com

24 Mayıs 2011 Salı

Diriliş! (Şampiyonluk Yazıları - 1)


Benim sezon başında Fenerbahçe'den beklentilerim çok yüksek değildi. Bir kez daha son maçta kaçan şampiyonluk, heyecanımı bir hayli azaltmıştı. Daum'un ardından göreve getirilen Aykut Kocaman ise geçmişiyle gurur duyduğumuz fakat teknik direktör becerileri açısından soru işareti taşıyan bir hocaydı. Yeni sezonda Fenerbahçe'de nelerin değişeceği, sezonun neleri getireceği tam bir muammaydı.


Aykut Kocaman takımın başına gelir gelmez fırsatını bulduğu her yerde benzer şeyleri söylemeye başladı:
"Hızlı, sahanın bütününü kullanan, enerjisini 90 dakikaya yayan kollektif bir ekip." Bu teoride gayet güzel, büyük camialara yakışan, heyecanlandıran bir ifadeydi. Daha da güzeli, bu düşünceye uygun transferler yapılmasıydı. Aykut Kocaman önderliğinde transfer komitesi üç hızlı kanat oyuncusu olan Stoch, Caner ve Dia'yı, ardından iyi bir bitirici olan santrfor Niang'ı takıma dahil etti. Ayağına top yakışan, hücumcu takımlarda olması gereken bir de stoper (Yobo) alındı ki benim sezonun başında heyecanladığım ilk an budur. Aykut Kocaman, vaad ettiği oyun tarzına uygun oyuncular aldı, bilinçli transferler yapıldı ve sezonun geri kalanı için teknik direktör açısından benim beklentilerim yükseldi. Bununla birlikte sezonun doğal akışında hocanın da tutarsız davranışları oldu ve beni de ters köşeye yatırdığı anlar oldu ki bunu yazının ilerleyen bölümlerinde değineceğiz.

Fenerbahçe sezona Avrupa maçlarıyla girdi. (Hazırlık maçlarındaki o rezilliklere değinmek istemiyorum.) İlk maç Young Boys deplasmanıydı ve skor olarak iyi fakat oyun olarak rezalet denecek kadar kötü bir sonuç oldu. 2-2 tur için iyi bir skordu fakat görünen şuydu ki, Fenerbahçe'nin bu futbolla Avrupa'da ilerlemesi çok zordu. Ki nitekim öyle oldu, avantaj kullanılamadı. Fenerbahçe önce Şampiyonlar Ligi'nden, sonra da Europa Cup'tan elendi. Bu 4 maç içerisinde Fenerbahçe'nin en iyi oynadığı maç 1-1'lik Kadıköy'deki PAOK rövanş maçıydı. Takım sürekli topa hakim olmuş, pozisyonlar bulmuş fakat sonuca gidememişti. Uzatmalarda gelen gol de Avrupa macerasına son vermişti.


Fenerbahçe lige vasat bir giriş yaptı. İlk 5 haftada 2 mağlubiyet 1 beraberlikle 8 puan kaybetmişti ve sıralamada 9.luğa kadar gerilemişti. Puan tablosu şöyle dursun, Fenerbahçe bu durumu toparlayacak gibi de durmuyordu. Sezonun kalanı için karamsar olmaya yetecek kadar sebep vardı.


Ardından Fenerbahçe ilk kez üst üste 3 maç kazandı. Kasımpaşa, Gençlerbirliği ve Konyaspor maçları 13 gol atılarak kazanılan maçlardı. Ancak Fenerbahçe kazanmasına rağmen tat vermiyordu. Takımın oyununda kopukluk, defansında delik, orta sahasında başıboşluk vardı. Ve de Fenerbahçe'nin yıllardır üstünlük kurduğu büyük ya da diğer bir deyişle "hedef" maçlardaki durumu değişmişti. Takım kendi evinde yıllar sonra Galatasaray'a puan verirken Beşiktaş'la berabere kalıyordu.



Ve belki de sezonun da hikayesini değiştiren, sürekli konuşulan o konu: Alex ile Aykut Kocaman arasındaki husumet, belki puan kayıplarına neden oldu fakat ilerisi için gayet güzel bir ilişkiydi. Aykut Kocaman'ın oynatmaya çalıştığı hızlı futbol, hızlı oyuncularla oynanacaktı. Hızlı oyunun bir dezavantajı da top kayıplarının fazla olabilmesiydi. Top kaybedildiğinde de ilk baskı ileride, ardından geride yapılmalıydı. Alex'i yıllardır izliyoruz. O hiçbir zaman böyle bir oyuncu olmadı. Pres yapan, takımın alan savunmasına katkı yapan ya da rakibin ayağına kayan bir orta saha değildi. Top rakipteyken haliyle Fenerbahçe orta sahası 1 eksikle oynuyordu. Geçmiş yıllarda Fenerbahçe orta sahasının defansif elemanları bu açığı giderirken (Aurelio, Selçuk, C. Baroni, Emre), bu sezon o açık kapatılamadı. Zira kötü girilen sezonda futbolcular da kötüydüler ve özellikle Fenerbahçe orta sahası defans yapamıyordu. Emre tek başına yetmiyordu. Haliyle top rakipteyken pres yetersizliği bu sezın daha net gözüküyordu. Aykut Hoca bunun faturasını Alex'e kesti. Onun takımın defansına yardımcı olmasını, en azından oynadığı alanı genişletip koşu mesafesini arttırmasını istiyordu. Ve bunu başardı. Alex değişti. Artık daha çok fiziki mücadelede bulunan, adam kovalayan, hatta rakibin ayağına kayan bir adam haline geldi. Buna ileride taktiksel anlamda da değineceğiz. Şimdilik burda keselim.

Ligin ilk devresi bittiğinde şöyle kötü bir tablo vardı Fenerbahçe adına: Fenerbahçe ligin üst sıralarındaki takımların hemen hemen hepsine boyun eymişti. Trabzonspor, Bursaspor, Gaziantepspor gibi takımlar Fenerbahçe'nin galip gelemediği takımlardı. Keza Ankaragücü mağlubiyeti de son derece kötüydü.
Fenerbahçe her anlamda istikrarsız (skor ve oyun) gidedursun, Trabzonspor ligde almış başını yürümüştü. İkinci yarıya başlamadan evvel Fenerbahçe ile Trabzonspor arasındaki puan farkı 9 idi. Ancak ne olduysa oldu, Fenerbahçe ikinci yarıya bambaşka girdi, bugün sürekli övülen o "takım" olma olgusunu yarattı ve üst üste galibiyetler geldi.


Ligin ikinci yarısının ilk maçı olan Antalyaspor maçı, Fenerbahçe'yi bu günlere sürükleyen maçtı bana kalırsa. Hem skor olarak hem de oyun olarak. Neden oyun olarak diyeceksiniz? Zira genelde Fenerbahçe'nin oynadığı futbol beğenilmemişti, hatta 1-0'ın ardından skoru koruma adına takımın defansa çekilişi de yadırganmıştı. Ancak ben olaya diğer boyutundan bakmıştım. Fenerbahçe en azından defans "yapabilmişti." Ve bu defans anlayışı, bilinçli bir davranıştı. Takım en azından bir şeyi yapmayı "becerebiliyordu." Bir şeylerde değişim, gelişim vardı. İlerisi adına umut verici şeyler! Neydi bu? Fenerbahçe ligin ilk yarısında ne defansı ne hücumu net olarak beceremeyen, oyunun genel akışına kapılan, bilinçsiz bir takımdı. Top kaybedildiğinde takımın ceza sahası ile orta sahası arasında bir kara delik oluşuyordu. Takım savunması denen bir şey yoktu; alanlar kapatılmıyor, pres yapılmıyor, rakibin top yapmasına izin veriliyordu. Antalyaspor maçında değişen şey ise tam olarak buydu. Fenerbahçe rakibine önlem almıştı. Tita ve Necati'nin kanatlardan içeri sızmamaları için kanat beklerine yardımcı olarak orta sahalara görev verilmişti. Rakibin iki tehlikeli oyuncusunun verimi böyle düşürülmüştü. Ve top rakibe geçtiğinde artık Fenerbahçe 10 kişiyle topun arkasına geçiyor, alanı daraltıyordu. Gökhan Gönül'ün sürpriz golü, bu defans anlayışını iyice bilinçli hale getirdi ve Fenerbahçe 1-0'ın ardından bu anlayışı daha güzel bir biçimde devam ettirdi ve galibiyet serisinin ilk ayağını tamamladı.

Ardından yapılan 16 maçla ilgili çok şey söylenebilir fakat uzatmayalım. Trabzonspor maçındaki muhteşem atmosfer çok güzeldi misal. Taraftar ve futbolcu bütünleşmesiyle birlikte bir camianın bir maçtan nasıl galip çıkabileceğinin güzel, canlı bir örneğiydi. Rakipleriyle aralarındaki puan farkının inmesi için müthiş bir çaba gösteren Fenerbahçe, maçın tamamında oyuna hakim oldu ve maçı 2-0 galip tamamladı. Artık ilerisi adına daha umutla bakılabilirdi. Ki, hem skor hem de oyun olarak Fenerbahçe ilk yarıya göre biraz daha düzelmişti. Orta saha oyuncularının gayretleri Alex'i itelemiş, Alex ikinci yarının yıldızı olmuştu. Gitti denilen maçları aklıyla çevirmişti. Beşiktaş maçı, Galatasaray maçı, Buca maçı; onun geride olan takımın seyrini tümden değiştirdiği maçlardı.


Alex'e yardımcı olan oyuncular ise Gökhan Gönül, Andre Santos, Mehmet Topuz, Emre Belözoğlu, stoperler, biraz Niang ve sonlara doğru Stoch'tu. Hatta Buca maçını skor olarak çeviren adam Güiza dahi aldığı minik sürelere 1 gol sığdırıp maç çevirmişti.

Fenerbahçe'nin ikinci yarıda aldığı sonuçların yanında oynadığı oyunu eleştirebilirsiniz, ki ileriki yazılarda buna detaylarıyla değineceğiz, takımın çoğu maçta iyi oynamadığı gerçeği var. İyi oynuyormuş gibi olan ama aslında hep diken üstünde gittiği maçlar var. Ama sürekli kazanan takımda bunlar çok konuşulmadı. Fakat...


Üstün çaba, gayret, motivasyon, adanmışlık... Adına ne derseniz deyin; Fenerbahçe ligin devre arasından yenilenmiş olarak çıktı, birçok şeyi düzeltti ve şampiyonluk için kenetlendi. Ve nitekim sezonu galip tamamladı.

Benim Fenerbahçe hakkındaki ileriye dair görüşlerim ise son derece karamsardı. Hatta çeşitli yerlerde yazdığım yazılarda hep aynı şeyi söyledim, sürekli temkinli oldum. Trabzonspor maçından sonra dahi benim şampiyonluk beklentim pek yoktu. Zira Fenerbahçe aslında çok da iyi oynamıyordu. Alınan puanlar güzeldi fakat ben takımın bir yerde tökezleyeceğini tahmin ediyordum. Şu maçta olur, şu maçta olur diye diye sezon sonuna geldik. Ben de bir kez daha Fenerbahçe adına tahmin yapmanın ne kadar zor, dahası ne kadar boş olduğunu anladım. Belki de bu yüzden seviyoruz ya biz bu takımı... Tahmin edilemezliği, bünyesinde sürprizlere çoğu zaman yer vermesi, bitti denilen yerlerde dirilip, favori olmadığı maçları kazanması, "son 20 yılın en kötü sezonunu geçirecek" (Mehmet Demirkol'a selam olsun) diye tahmin yaptırıp sezonu şampiyon tamamlaması... Şusu busu. Fenerbahçe bu yüzden güzel. Fenerbahçe bu yüzden büyük. Fenerbahçe bu yüzden rakiplerinin en büyük korku, en büyük nefret kaynağı. Maçlar ya da şampiyonluklardan daha başka bir şey bu: Rakibinin en güzel sezonunda, en güzel oynadığı maçta, sana pozisyon vermediği maçta bir frikikle (Johnson'a saygılar) galip gelmektir Fenerbahçe. Ve sürekli kazanmaktır!


Not: Şampiyonluk yolunda sezon içerisinde nelerin olup bittiğine dair yazılar devam edecek. Yazılacaklar listesinde Aykut Kocaman'ın taktiksel ve psikolojik katkısı, Alex'in hikayesi, gelecek sezona dair beklentiler ve TS ile ilgili konular olacak. Yakında.

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Öyleyse Bağırın Ulan Fenerbahçe Çok Yaşa Diye!

Andre Santos perdeyi açtı, Selçuk ipten aldı, kaptan rahatlattı. Tüm sezon boyunca Türkiye'nin 4'te 3'ünü karşısına alan koca takım, herkese ve her şeye rağmen şampiyon oldu. Hem de ne şampiyonluk!..

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Fenerbahçe Şampiyo...


Ankaragücü'nün -haliyle- ekstra motivasyonu, Kadıköy'de pek görmeye alışık olmadığımız bir başlangıca neden oldu. Çok adamla ileride bastılar, seri oynadılar ve Fenerbahçe'nin oyun kurmasını zorlaştırdılar. Zaman zaman da faullerle oyunu soğuttular. Ankaragücü'nün kadrosu, potansiyel bakımından bunu ve bundan daha fazlasını yapabilecek tarzda bir ekip. Yalnızca biraz beceri eksikliği nedeniyle sonuca gidemediler. Fenerbahçe'nin, önceki Kadıköy maçlarında gördüğümüz baskılı oyunu oynayamaması, pozisyona girmekte zorlanması, Trabzon'dan gelen erken gol haberleriyle birleşince taraftarların kafasında "Acaba" diye bir soru işareti belirdi. Ancak durumun farkına erkenden varan Alex, ceza sahasına ikinci dalışında takımına penaltıyı kazandırdı. Bilerek, isteyerek, farkında olarak yaptırdığı bir penaltıydı bu. Takımını öne geçirdi, yetmedi Niang'a bir penaltılık daha pas atınca hem rakibi 10 kişi bıraktı, hem de skoru 2-0'a getirip sarı-laciverte gönül verenleri rahatlattı.

Ard arda gelen şok dezavantajlar olmasa Ankaragücü Kadıköy'den puan çıkarabilir miydi, bilemem. Fakat Fenerbahçe'nin bilinçli ve iştahlı oyunu, zaten golün geleceğini bildiriyordu. Bu sezon gol atılmadan tamamlanan maç sayısının -hele ki Kadıköy'de- çok az olduğu düşünülürse, bu ihtimal biraz hafif kalıyor sanki. Fakat maçın zorluk derecesinin 2-0'dan sonra yüzde 80 oranında azaldığı da bir gerçek.

İkinci yarıyla birlikte Fenerbahçe oyunu rolantiye aldı, rakip de maçı bırakınca boş alanlar çoğaldı; Fenerbahçe pas oyununu çok iyi oynadı ve güzel bir 45 dakika geçirerek maçı tamamladı.

Sahadaki 22 futbolcunun arasında hem oynadığı oyunla, hem attığı gollerle hem de hal ve tavırlarıyla en farklı, en göze çarpan oyuncu her zaman olduğu gibi yine Alex de Souza'ydı. İlk önce tehlikeyi sezip takımını rahatlattı, ardından futbol cambazlığını gösterip saha içerisinde hünerlerini gösterdi, şovunu yaptı kaptan. 4'ü duran toptan olmak üzere 5 gol attı Brezilyalı. 5 golün estetik güzelliği ayrı ayrı tartışılır, hepsinin de yeri ayrıdır. Duran topların hepsini büyük bir soğukkanlılıkta, hiç tereddüt etmeden, aynı köşeye gönderdi. Artık bu tip topları ayağıyla değil resmen zekasıyla atıyor. Hele o ilk penaltının tekrar gösteriminde, Alex'in golü aslında topa vurduktan sonra değil, daha topa vurmadan önce attığını görüyorsunuz. Kalecinin sağ köşeye yatacağını birinci ağızdan öğrenmiş gibi kararlıydı. Topu sol köşeye gönderirken abanmadı, ya da gol olsun diye ölü noktaya göndermedi, dokundu; adeta bıraktı oraya... Bir penaltı ancak bu kadar güzel atılır!

Bana göre bu sonuçla birlikte Fenerbahçe şampiyon oldu. Artık daha önceden 2 kez tecrübeli olsak da, bu takımın Sivasspor'a puan vereceğini sanmıyorum. Hadi oldu diyelim; bir mucize daha gerçekleşti üçüncü kez... Yine de benim için değişen çok şey olmayacak. Sezon başındaki yıkık dökük takımın toparlanıp bu işi buraya kadar taşıması dahi şampiyonluk kadar değerli. Son 17 maçta 16. galibiyetten bahsediyoruz...

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Yolun Sonuna Yaklaşıldı


Fenerbahçe'nin iştahlı hali, tribünlerin coşkusu ve rakibin konsantrasyon eksikliğini birleştirince, ortaya zorlanmadan alınan bir galibiyet çıktı. Fenerbahçe maçın büyük bölümüne hakim oldu, rakibi sindirdi ve sağlı sollu ataklarla taraftarını mesh etti. Maçla ilgili yazılacak çok şey yok. Fakat Aykut Kocaman'ın bazı tercihlerinın ve oyuncuların performansının kalan 3 haftada neler getirip getirmeyeceğine bakalım.

Kanat akınları

Gökhan Gönül ve Andre Santos, hücumdaki esnekliklerini, teknik becerilerini ve zekalarını kullanarak fark yaratıyorlar. Gökhan Gönül zaten kendini de aşmış durumda; Alex'e yaptığı ortadan önceki o çabasını Daniel Alves yapsa 2 gün konuşulur. Mehmet Topuz'un yapması gereken işleri dahi kendisi yapıyor; artık ben ona "hücumcu sağ bek" yerine "defansif sağ açık" diyorum. Top Fenerbahçe'deyken her zaman için bekler ileri çıkıyor, orta sahadaki adam sayısı çoğalıyor. GG Topuz'la anlaşmasa da oluyor; her zaman için sağ kanatta fark yaratıyor, defansif anlamda ise maç kaybettirecek kadar bir eksiği yok. Fakat aynı şeyi Andre Santos için söylemek biraz zor sanırım. Bir sol bekten beklenecek kadar hızlı değil, fiziğini de en azından defansif anlamda iyi kullandığı söylenemez. Hücumdaki farklılığını aklıyla yaratıyor. İkiye birler, çalımlar.. bir şekilde ileride aksiyon gerçekleştiriyor. Fakat top kaybedildiği anda görev bölgesine dönüp o defansif direnci gösteremediği de bir gerçek. Pazar gecesi sol stoper Yobo, sol bekliğe evrilmişti neredeyse. Andre Santos bu hantallığını bir an önce düzeltmeli; çok adam kaçırıyor zira.

Defansif Zaafiyet

Yalnızca o mu hatalı geride? Hayır! Fenerbahçe takım olarak topun arkasına geçmesini biliyor; fakat rakibi karşılamayı tam olarak beceremiyor. Oyuncu grubu topun olduğu bölgenin gerisine atıyor kendisini, rakip için de top çevirmek kolaylaşıyor. Rakip ancak ceza yayının civarına geldiklerinde gözleri açılıyor Fenerbahçeli oyuncuların. Alan daraltılmıyor, rakibin pas yapmasına izin veriliyor. Bu sıkıntı şampiyonluğa giderken pek belli olmadı belki. Ve de Pazar gecesi ligin kontratak deyince akla gelen ilk takımı olan; topu rakibe veren, pas yapmayı pek de düşünmeyen takımı İBBspor'a karşı pek tehlike arz etmedi. Ancak ligin pas yapma konusunda vasatın üzerinde, pozitif takımlarından biri olan Karabükspor takımına karşı büyük sıkıntılar çekilebilir.

Stoch'un Güzel Oyunu

Şampiyonluğa giderken ekstra adamlar iyidir. Başrol oyuncularına yardım ederler, oyun sıkışınca devreye girerler, bazen maçı kurtarırlar, bazen de takımları adına en etkili isimlerden biri olurlar. Fenerbahçe bu sezon bunun sıkıntısını çekti. Belli başlı oyuncuların haricinde gol yükünü çeken futbolcu bulamadı takım. Dia'nın hücumdaki alkışlık aksiyonları güzeldi fakat Senegalli'nin bir sorunu vardı: Gol üretemiyordu. Formayı mevkiidaşı Miroslav Stoch'tan alış nedeni büyük oranda daha iyi fiziğe sahip oluşuydu. Çok koşuyor, çabalıyor, ikili mücadelelerde top çalıyordu. Stoch da sürekli kulübede bekliyordu haliyle. Ancak Dia sakatlandı, Stoch'a gün doğdu. Uzun bir aradan sonra ilk kez ilk 11'de sahaya çıktı. Bunca zaman sonra takıma küsmemiş, heyecanını yitirmemiş olması sevindirici. Attığı golün ardından yaşadığı sevinç gösterisi de onun takıma olan aidiyetini gösterir derecedeydi.

Stoch'un Caner ve Dia'dan farklı olan özelliği ne? Her şeyden önce hücumda daha zeki oluşu. Fırsatları daha iyi değerlendiriyor, şut atılacak yerde şut, pas atılacak yerde pas atıyor. Dia'nın bu anlamda bir eksiği vardı. Topu aldığında hem kendisini hem de topu koşturup kalenin dibine kadar götürüyordu fakat o meşhur son hareketi bir türlü yapamıyordu. Sezon boyunca Stoch'un İBB'ye attığı golün pozisyonlarını birçok kez yakaladı, fakat sonuca gidemedi. Ben bu anlamda Stoch'un kalen 3 haftada sürekli oynamasını istiyorum. Her pozisyonun çok değerli olduğu şu haftalarda, bulduğu pozisyonları en iyi değerlendiren sol kanat oyuncusu Stoch'tan başkası değil.

Bir diğer önemli, fark yaratan özelliği de taktiksel olgunluğu. Bu yaşına rağmen pozisyon alma bilgisi ve koşu yeteneği muazzam. Misal uzak forvet oyununu başarıyla yerine getiriyor. Sağ kanattan yapılan akınlarda Stoch'u birçok kez ceza sahasının sol kanadından içeri girmiş vaziyette görüyoruz. Anlamsız koşular, gereksiz hareketler yapmıyor. Görselde güzel bir örnek var:

Burada Fenerbahçe atakta, Stoch ceza sahasının sol kenarında. Şöyle bir pozisyonu sezon boyunca ne Caner'den ne de Dia'dan görebildik. Artı hanesine yazılsın.

Ve son olarak Stoch'la ilgili şunu söyliyeyim. Yaklaşık 3 ay önce "Miroslav Stoch'un Performansı" başlıklı yazının son bölümünde şöyle bir şey demiştim:

"...Ayrıca kontr-ataklardaki bariz bir şekilde görülen sıkıntı var. Rakip boş yakalansa dahi bunu değerlendirecek bir planı yok takımın. Yanlış pas ve şut tercihleri takımın farkı açmasını engelliyor. Aykut Kocaman Stoch'u bu şekilde de değerlendirebilir. Boş alanlarda Stoch etkinliğini gösterebilir."

İBB maçında Stoch etkinliğini bu şekilde gösterdi. İkinci yarının ortalarında Semih'e yerden soldan gönderdiği muazzam bir pas vardı, hatırlarsanız; Semih vurmuş top kornere çıkmıştı. O pozisyon gelecek maçlar için bir umut ışığıdır bende.


Santrfor Alex ve 4-3-3

Ve son olarak da maçın büyük bir bölümünde gördüğümüz 4-3-3 dizilişiyle ilgili bir şeyler söylemek lazım. Aykut Kocaman Stoch - Alex - Semih üçlüsünü ileride kullanıp orta sahada Cristian - Emre - Topuz üçlüsüne görev verdi. Maçın genelinde sırıtmadı bu diziliş, gördüğüm kadarıyla hocayı Rıdvan Dilmen'den başka eleştiren de yok. Fakat temel noktada bir yanlışlık var. Bu takımın oyun kurucusu Alex'tir. Alex'i ileride son adam olarak kullandığın zaman geriden oyun kuracak iyi bir orta saha elemanına ihtiyaç var. Ne Emre, ne Cristian ne de Topuz bu tarz oyuncular değiller. Bu üçü de presçi, defansif özellikleri ön plana çıkan, uzun vadede hücumda takımı sırtlayacak isimler değiller. Haliyle Alex'in mevkiisinde yapılacak bir değişiklik, pozisyon kısırlığını da beraberinde getirebilir. Muhtemelen Aykut Kocaman Alex'i sahte 9 numara rolünde oynatıp onun sırtı kaleye dönükken yapacağı aksiyonlardan faydalanmak istiyordur. Fakat Alex kendi defansının içerisine kadar gelip top alacak değil ya; topun oraya bir şekilde taşınması, birilerinin Alex'le paslaşması lazım. Bunu 90 dakika boyunca yapabilecek tarzda bir orta saha yapısı yok Fenerbahçe'nin.

Sonuç

Fenerbahçe yoluna emin adımlarla devam ediyor. Bazı sorunları olmakla birlikte, şampiyonluk yolunda artık bunların çok fazla bir önemi yok. Şampiyonluğu daha çok isteyen taraf kazanacak. Bana göre şanslar eşit; genel kanı Fenerbahçe'nin bir adım daha önde olduğuna dair olsa da bana göre durum böyle değil. Karabükspor deplasmanı çok zor geçecek, aynı hafta Trabzon Buca'yla oynuyor. Ankaragücü'nün son 1 yıldır bize karşı olan husumetleri var, onlar da Kadıköy'de savaşacaklardır; o hafta da ligden çekilmiş olan İBB ile oynuyor TS. Tabiiki Fenerbahçe'nin her maçı kazanması halinde kazanacağı şampiyonluk var, fakat top tuvarlak, maç 90 dakikadır. Ne olacağını şu son 3 haftada hep beraber göreceğiz. Umarım mutlu sona ulaşan taraf sarı-lacivert renklere gönül vermiş olanlar olur.

28 Nisan 2011 Perşembe

Mourinho'nun Seçimi


3 maç içerisindeki en sönük, en beklentilerimin altındaki, en sevimsiz maçtı. El Classico'dan, daha doğrusu büyük rekabetlerden benim beklentilerim bellidir. Benim için o gerginliği sahada görmek yeterlidir, güzel futbol ikinci plandadır. Real Madrid - Barcelona eşleşmelerinde de, henüz ilk maçtan itibaren ben safımı belli etmiştim. Real Madrid'den yana olacağımı, bol gol beklemediğimi, yalnızca Mourinho'nun o sanatsal defansif kurgusunu tekrarlamasını, mümkünse de tüm maçlarda bir tık ileri götürmesini beklediğimi söylemiştim. Bu blogda değil ama sohbet ortamlarında...

İlk iki maç bu anlamda kötü değildi. İlk maçta 5-0'ın acısını dindirmek ve diğer 3 maçın öncesinde takıma özgüven kazandırmak için Mourinho Real Madrid'i geçen senenin Inter'ine çevirdi. Top rakipteyken C. Ronaldo en ilerideydi, geri kalan 9 oyuncu ise geride alanları kapatarak, rakibin tehlikeli bölgeye inmelerini engellemişti. 7-2-1 gibi bir dizilişle oynamışlardı. Kırmızı kart ve gelen golün ardından Mesut oyuna girmiş, son 20 dakika Real Madrid toparlanmış, maç 1-1 sona ermişti.

İkinci maç olan Kral Kupası maçında ise defansif anlamda Mourinho bir değişime gitmedi. Yine savunma önünü kapamışlar, yine hücumda dikine paslarla etkili olmuşlardı. İlk maçta yapamadıkları şey olan net pozisyon bulma konusunu ise bir nebze olsun çözmüşler, pasları hücum bölgesinde daha verimli kullanmışlardı. Di Maria'nın C. Ronaldo'ya attırdığı gol de, tam bir kontr-atak takımı golüydü.

Real Madrid, ya da serinin ilk iki maçı için konuşacak olursak; "Real Mourinho", bu iki sınavdan başarıyla geçti. Serinin ikinci bölümünün ilk ayağı olan Şampiyonlar Ligi ilk maçında benim beklentilerimin yükselmesinin sebebi de buydu. Mourinho Madrid'e ŞL kupasını son olarak kaldıran adam olarak geldi. 10 yıldır bu arenada kayda değer bir başarısı olmayan Real Madrid'i, yıllar sonra kupa sahibi yapmak istiyor. Bu alana daha çok yüklenmesi gerekiyor haliyle.

Geçen sezon Inter'in başındayken Barcelona'yı 3-1 yenmişler, bu maçta gayet güzel, hücum-savunma dengesini tutturmuş bir takım görüntüsü vermişlerdi. Barcelona'ya 3 gol atabilme başarını göstermişlerdi. Mourinho ikinci maçta ise popülaritesini bir kat daha arttıran o enfes savunma taktiğini uygulatmış, Camp Nou'da final biletini kapmıştı.

Yani Barcelona'yı yenebilme potansiyeline sahip bir teknik direktör olduğunu göstermişti. Ve Barcelona'nın nasıl mağlup edilebileceğini de en iyi o biliyor, bunu kanıtlamıştı. Ancak geçen gece kendi sahalarında Barça'ya karşı aldıkları 0-2'lik mağlubiyet, Mourinho'nun hanesine bir eksi olarak geçmeli bana kalırsa. Ama mağlup olduğu için değil; Messi o iki güzel golü atamayadabilirdi. Fakat maç 0-0 bitse dahi söyleyeceklerim değişmeyecekti. Hatta Messi ilk golü atmadan önce bu yazıyı kafamda kurgulamış, Mourinho ile ilgili eleştirilerimi sıralamıştım.

Sebep ? Elinde bu denli imkan varken sen hala yalnızca defansı düşünüyorsun. Şampiyonlar Ligi gibi bir arenada oynuyorsun, hem kişisel hem de takım olarak büyük hedefleriniz var, rakibin stoperi devşirme, sol beki devşirme, en önemli adamlarından biri (Iniesta) yok ve sen hücumu neredeyse 5. plana atıyorsun. Her yönde eleştiriye değer bir davranış. Yani bu turu geçebilmen için gol atmak zorundasın. Lig maçı değil ki bu. Üstelik Camp Nou'da her yönden maça 1-0 geride başlıyorsun, turu orada geçmen imkansıza yakın. Özgüvenin de bu denli yerindeyken kendi evinde gol arasana!

Ben Mourinho'dan en azından şunu beklerdim. Göbekteki üçlünün (Pepe, Alonso, Lass) pozisyonunu diğer iki maça oranla daha ileriye atmasını. En azından orta yuvarlağın orada gezinmelilerdi. Baskı merkezi ileride kurulmalı, high-line olmasa dahi savunma hattı Ronaldo'ya biraz daha yaklaşmalıydı. Ancak zihniyet aynıydı. Takım gol yememeyi düşündü, üstelik kalelerini diğer iki maça oranla daha kötü savunarak. Ancak top kendilerine geçtiğinde de tehlikeli bir atak geliştiremediler. İşin kısacası, kazanmayı hak etmediler.

Xavi'nin pas yollarını tıka, Messi ve Villa'nın topla buluşmasını mümkün olduğunca engelle, buluşmaları gerçekleştiğinde de 2-3 kişiyle blokaj yap. Temel felsefe buydu. Ancak işe yaramadı. Gecenin kahramanı yine Messi'ydi.

Ben Mourinho'yu her platformda savundum. Onun savunma anlayışını modern futbolun en iyi olarak gördüğümü, kazanmayı her daim bildiğini söyledim. Fakat bu sefer olmadı. Kazanmak için gol atma çabası içerisine bile girmediler.

Sonuç ne oldu? Barcelona deplasmanda iki gol attı. Rövanşta Camp Nou'da Real Madrid'in iki kilit ismi Pepe ve Sergio Ramos oynamayacak, ayrıca Mourinho kulübede olmayacak. Tahminim Barcelona 2'den fazla gol atarak finale çıkacaktır.

Olaya daha geniş perspektiften bakmak amacıyla, rövanş maçından sonra bu blogda bir analiz yapmaya çalışacağım. Mourinho Barcelona'yı iki maçta nasıl durdurdu? Inter'deyken yapıp da Real Madrid'deyken yapamadığı neydi? Mourinho'nun savunma sistemi daha da geliştirilip Barcelona'nın daha iyi bir antitezi üretilebilir mi? Mourinho bundan sonra daha fazla neyi değiştirebilir? Hepsi için bir maç daha...

25 Nisan 2011 Pazartesi

Bucaspor 3 - 5 Fenerbahçe


Trabzonspor’un Eskişehir deplasmanında kaybettiği puan, Fenerbahçe’nin haftaya lider girmesine olanak sağladı. Ancak rakibin minimum düzeyde olan tehditkârlığı, Fenerbahçe’nin konsantrasyonunu bozmuş. Yoksa, haftalardır rakibin mutlaka puan kaybedeceğini umduklarını söyleyen takımın fertlerinin, önlerine gelen bu fırsatı değerlendirmemekte bu denli isteksiz olmasının başka bir sebebi olamaz. Bucaspor yerine misal Ankaragücü olsaydı rakip, daha iyi bir takım seyredeceğimizden eminim.

Maç öncesi beklentiler; Fenerbahçe’nin ilk düdükten itibaren rakibi baskı altına alacağı, haftayı lider bitirmek adına uğraşacağı, bol gollü de bir galibiyet alacağı yönündeydi. Ancak Fener’in Bahçesi, ilk dakikadan itibaren yavaş oynayan, temposuz, isteksiz; rakibi yormayan bir takım görüntüsü içerisindeydi. Top belki sürekli kendilerindeydi, evet Buca’nın ileride etkili olduğu da söylenemez fakat hücumda bu kadar kısır, organizasyonsuz bir takım muhtemelen kimse beklemiyordu.

Cristian Baroni kendi vasatında, Emre biraz uğraş içerisinde, Alex isteksiz olunca top merkezden ileriye taşınamadı. Kanatlarda da durum farklı değildi. Caner her ne kadar Eskişehirspor maçının kahramanı gibi gösterilse ve bundan sonraki maçlar için banko ilk 11′de oynatılması istense de, şampiyonluğa oynayan bir takımın sol kanadında oynayacak yeteneğe sahip değil. Çok koşuyor, uğraşıyor ama çok hata yapıyor. Yani topu ayağına aldığında topu kaybetmesin de, geriye de oynasa farketmez diye içinizden geçiriyorsunuz. İleriye yönelik bir aksiyonuna da pek rastladığımız söylenemez. Gayet de vasattı İzmir’de. Sağ kanattaki Mehmet Topuz ise, hem orjininden gelen alışkanlığı hem de kendisine verilen özel rolden dolayı çoğu zaman sağ açık gibi değil de sağ iç oyuncusu gibi oynuyor. Rakibin sol kanadına destek veren oyuncusunu merkeze çekip Gökhan Gönül’ün önünü boşaltmaya çalışıyor, ona pas atıp gerisini de 77 numaranın yeteneğine bırakıyor. Bucaspor maçını sayalım ya da saymayalım farketmez; çizgiye inip orta yaptığına rastlamak pek mümkün değil. O daha çok oyun kurulurken Alex’e yardımcı oluyor. Ama olmayan futbol zekası, fırsatları değerlendirememesine yol açıyor ve takımı hücuma kaldırma becerisine sahip değil. Fiziki üstünlüğüne, mücadelesine, rakibiyle olan münakaşasına bir şey diyemem ama bir sağ açık oyuncusundan beklenen birçok şeyi de yapmıyor.

Hal böyle olunca Semih’in maçın büyük bölümünde yaşadığı verimsizliğin sebebini araştırmak kısa sürüyor. Top ileriye bir şekilde taşınamadı. Semih ileride yalnız kalınca, sürekli geriye gelmek zorunda kaldı. Fenerbahçe, tıpkı her iki Barcelona – Real Madrid maçında olduğu gibi, topu orta saha yuvarlağının 10-15 metre civarında çevirdi durdu, ileride etkili olamadı.

Yenilen 3 amatörce gol de net bir şekilde konsantrasyon eksikliğinin sonucu. Koskoca takım Musa Aydın’ı, arka direkte nasıl boş bırakır? Ya da Abdülkadir’in gollerinde Lugano – Yobo ikilisi neden bir hamle yapmazlar?

3-1′den sonra içinden şampiyonluk gitti kuşkusunu geçirmeyen taraftar yoktur. Ben de aynı şeyi düşündüm. Fakat imdada penaltı yetişti. Bana göre pozisyon penaltıydı. O el neden o kadar açık? Kayarken mecburen açık olacak diye görüş bildirenler var; e o zaman her kanat ortalarında defans oyuncuları bilerek kayıp ellerini açsınlar; ne de olsa bahane hazır!

Alex ilk önce penaltıyı çok soğukkanlılıkla güzel bir şekilde attı, ardından müthiş bir kafa vuruşuyla beraberliği sağladı. 3-3′ten sonra bu maçın çevrileceği belliydi. Ancak takımı öne geçiren golün Güiza’dan gelmesi pek de beklenmiyordu. Kendisinin oyuna girişinden sonra sağ kanada geçen Semih, Güiza’ya güzel bir pas attı, Güiza da güzel bir vücut hareketiyle golü attı. Fenerbahçe maçta ilk kez öne geçti. Ardından gelen Andre Santos golü, sos niyetineydi.

Sonuç

Bu futbolun haftaya İBBspor’a karşı yetip yetmeyeceği tartışılır; bence net bir şekilde yetmez. Fakat ben Fenerbahçe’nin haftaya bu şekilde oynayacağını sanmıyorum. Başka bir atmosfere sahip maçtı. Yaşandı ve bitti. Şimdi daha büyük konsantrasyonla, Kadıköy’de puan kaybetmek istenilmeyecektir. Ve İBB’yi yenen Fenerbahçe, bana göre gerçek anlamda şampiyonluk için avantaj sağlayacaktır.

17 Nisan 2011 Pazar

Real Madrid 1 - 1 Barcelona


Mourinho muhafazakar bir oyun tarzını seçmiş. 5-0'ın acısını dindirmek için en azından kaybetmemek lazım tabii. Kazanması halinde dahi şampiyonluk için çok büyük bir avantaj sağlamayacaktı, ama kazanmak için yapılan hücum aksiyonları, bol gollü bir mağlubiyet daha getirebilirdi. 4 maçlık serinin ilk ayağında, hem de kendi evinde yenilgiye uğraması, takımın tüm özgüvenini sıfırlar, geri kalan 3 maçın da kaybedilmesine sebep verebilirdi. Şampiyona yolunda kaybedecek bir şeyi olmayan Mourinho, Barça karşısında kaybetmemeyi seçti. Kral Kupası'nda vitesi yükseltip galip gelmek için uğraşacaklar; dahası Şampiyonlar Ligi'nde, sahiden kazanmak için oynayacaklar. Adım adım, ağır ağır, bilinçli bir şekilde maçı devam ettirdiler.

Savunma önüne Pepe destekli 3 defansif orta saha koyup Messi - Xavi - Iniesta üçlüsünün ceza yayı civarında topla buluşmasını engelledi Mourinho. Sola kilitlenen David Villa da ceza sahasına giremeyince Barcelona orta sahası, orta yuvarlağın 15 metre civarında topu çevirdi durdu. Ancak Messi gibi bir özel yeteneğe sahipler. Kale önüne bireysel çabasıyla iki kez girdi, ancak Casillas büyük kaleci nasıl olunur dersi verdi. Barcelona kanatlara orta yapmak için değil, rakibi açıp yerden etkili olmak için iniyor. Daniel Alves'in orta yaparak asist yaptığına pek rastlamak mümkün değil. Daha çok ikiye birlerle, bireysel çabalarla kale dibine iniyorlar. Geçen sezon Ibrahimovic'ın kuleliğinden faydalanmaya çalışsalar da, bunda başarılı olamadılar. Bu maçta da tıpkı geçen seneki Inter - Barcelona eşleşmelerinde olduğu gibi, Mourinho ceza sahası önünü kapayıp kanatlarda baskın ikili-üçlü savunma yapınca, Barcelona sürekli sahip olduğu topu etkin bir şekilde kullanamadı.

Real Madrid kazandığı topları Mourinho takımlarının klasiği olduğu üzre, hızlı bir şekilde kaleye indirmeye çalıştı. Rakibi birçok kez eksik de yakaladılar. Fakat Di Maria başta olmak üzere kontratak oyuncularının hedef adama (Benzema - Ronaldo) attığı paslar yerini bulmadı. Madrid'in hücumları bu şekilde eridi.

İş de duran toplara kaldı. İki penaltıdan iki golle maçın skoru ortaya çıktı. Messi kariyerinde ilk kez Real Madrid'e, Ronaldo da kariyerinde ilk kez Barcelona'ya gol attılar. Üzülen yok; özgüveni artan Real Madrid var ve Kral Kupası finali için müthiş vaadler...

2 Nisan 2011 Cumartesi

Mourinho da Yenilir


Mourinho'nun yıllardır iltifat işittiği özelliği olan
"hocası olduğu takımların kendi evindeki lig maçlarında yenilmemesi" özelliği 9 yıl sonra sona erdi. Tarihe geçen takım Sporting Gijon, oyuncu ise De Las Cuevas idi. Real Madrid, kendi evinde Gijon'a 0-1 yenilerek hem şampiyonluğa artık büyük ölçüde elveda dedi, hem de Mourinho karizmasından biraz bir şeyler kaybetti. Maçın son 10 dakikasında anormal bir Real Madrid baskısından gol çıkmadı. Madridli futbolcular hem 3 puan için, hem de teknik direktörleri için oynuyorlardı. Portekizli teknik adam en son iç saha mağlubiyetini 23.02.2002 tarihinde Porto'nun başındayken Beira Mar'a karşı 2-3'lük skorla almıştı. Aradan geçen 9 yılda Porto, Chelsea, Inter ve Real Madrid'in başında çıktığı maçlarda iç sahada yenilgi yüzü görmemişti.

Bu 9 yılda oynanan maç sayısı ise 150.

Yalnız bu maçlara kupa maçları da dahil mi bilmiyorum, bu konuda bir bilgisi olan varsa paylaşsın lütfen.

Mourinho'nun çalıştırdığı takımların iç saha performansı:

Porto ile 36 galibiyet 2 beraberlik, Chelsea ile 46 galibiyet 14 beraberlik, Inter ile 29 galibiyet 9 beraberlik, Real Madrid ile ise 14 galibiyet, 1 mağlubiyet.

1 Nisan 2011 Cuma

Inter vs. Milan | Limonlu Derbi


Inter - Milan derbisi tarihinin unutulmaz karakterlerindendir Benito "Veleno" Lorenzi. 11 sene Inter forvetini domine etmiş, 1950 ve 1954 Dünya Kupası'nda Azzurri formasını terletmiştir fakat gollerinden daha çok 1957 yılında oynanan Milano derbisindeki icraatı konuşulmuştur. Olay 1957 yılında gerçekleşiyor. İki takım da berbat bir sezon geçiriyorlar, derbinin kıymeti daha bir başka o yüzden. Kıran kırana bir maç olurken hakem Milan lehine çok tartışmalı bir penaltı üflüyor. Bütün oyuncular hakemin etrafını sarmışlar, itiraz ediyorlar. Saha karışmış, kimse ne yaptığını bilmiyor. Interli Benito Lorenzi hariç. Kenardan bir limon alıyor, iyice emiyor ve kabuğunu da penaltı noktasındaki topun dibine yerleştiriyor. Hem Milan hem Inter oyuncuları hala hakemin etrafında. Lorenzi'nin ne yaptığını gören yok, tribünler dışında elbette. Sahaya atlamaya çalışan, Lorenzi'ya Veleno yani "zehir" diye bağıran binlerce kişi var. Milan'ın sol kanadında oynayan Tito Cucchiaroni penaltıyı kullanmak için topu başına geliyor. Şimdiki topların önüne taş koysan yıkar geçer, velakin o zamankiler bu kadar aerodinamik değil. Limon kabuğu işe yarıyor, Tito Cucchiaroni penaltıyı kaçırıyor. Maçı da Inter 1-0 kazanıyor. İtalya'da mektup gönderme geleneği o zaman da var. Lorenzi 5000'den fazla ölüm tehdidi içeren mektup alıyor ama ölmek için 50 sene daha beklemek. 2007 yılında, 81 yaşındayken hastalığa dayanamayıp hayata gözlerini yumuyor.

Inter formasını giydiği 314 maçta 143 gol atmıştı Lorenzi.

LAMBUJA

MILAN - INTER
02.04.2011 - 21.45

Ne Aramıştınız

''Hayata dair ne öğrendiysem futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.''
Albert Camus.

Popüler Yazılar

Zİyaretçİler

Futbol Blog. Blogger tarafından desteklenmektedir.