Futbol ; Faİr Play, Cesaret, Mücadele ve Zafer...

10 Ağustos 2010 Salı

Real Madrid'in Savunması


Real Madrid'in geçen sezon en fazla sıkıntı çektiği bölge defanstı. Bundan bir post önce bahsetmiştik ve Mourinho'nun da doğru bir teşhis koyarak defans adamı aradığından söylemiştik. Mourinho haldır haldır stoper araya dursun, elindeki adamları da kaybediyor. Sezonun açılmasına az bir süre kala Pepe tekrar sakatlandı. Bu gidişle Madrid'in Gökhan Zan'ı olacak. 3 hafta yokmuş ve bu sakatlığı müzminleşebilirmiş, sezon içerisinde daha büyük sakatlığa yol açabilirmiş. Bir stoper yerine iki stoper alabilirler.

Ancak Eflatun-Beyazlılar'ın sorunu yalnızca stoper mevkiisinde değil. Bir de sol bek arıyorlar. Savruk Marcelo'ya tam anlamıyla güvenememiş Mourinho. Aslında dünyadaki birçok solbekin ortak özelliği olan hücumcu olmak ama defansif görevi iyi yürütememek özelliği var Marcelo'da. Lyon'lu Michel Bastos'a benzeyen bir stili var; Türkiye'deki muadili Andre Santos'a da... Fazla hücumcu; ileri gidiyor ancak çok fazla geri gelmiyor ve Mourinho'nun takımında buna asla izin verilmez. Güven vermiyor. Güven vermediği için de sağlam bir sol bek aradı Mourinho. Çok sevdiği Ashley Cole ile tekrar çalışmak istedi ancak kulübü Chelsea ile anlaşamadılar. Vazgeçtiler ve sanıyorum yeni bir sol bek arayışındalar.

Anlayamadığım bir şekilde sağ bek için de Maicon'un ismi geçti ve ciddi ciddi transfer girişimleri oldu. Sergio Ramos'un olduğu bir takımda transfer için en son konuşulacak bölge sağ bektir. Ramos varken neden Maicon transfer edilmek istenir ki? Bana göre Maicon dünyanın en iyisi, Sergio Ramos'tan da iyi ancak arada dağlar kadar fark yok ve ben olsam asla ve asla o kadar büyük paralar harcayıp Maicon için Ramos'tan vazgeçmem. Takımınızda Cristiano Ronaldo var ve siz sırf daha iyisi diye Messi'yi transfer etmek istiyorsunuz; bunun gibi bir şey. Mourinho'dan böyle bir hamle beklemezdim açıkçası, anlayamadım. Ancak bu transfer gerçekleşmeyecek zira Inter başkanı Massimo Moratti, Maicon'un önümüzdeki sezon da Inter'de kalacağını söyledi. İyi olmuş.

Bakalım bu savunma sezon içerisinde ne kadar başarılı olacak, göreceğiz...

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Yapamazsan Yok


Yunanistan'ın AEK takımı için hazırlık döneminde işler yolunda gidiyordu. İlk önce Glasgow Rangers'ı, ardından da Blacburn Rovers'ı yenmişlerdi; takım iyi yoldaydı ve taraftar mutluydu. Ardından takımın teknik direktörü Dusan Bajevic, Yunanistan 2. Ligi takımlarından Kallithea ile bir hazırlık maçı yapmak istedi. Ne olduysa bundan sonra oldu; AEK kötü bir futbolla Kallithea'ya 2-1 yenildi ve takım ve teknik heyet soyunma odasının yolunu tuttuğu sırada sinirli AEK taraftarları sahaya girdi ve yenilginin sorumlusu olarak kabul ettikleri hocaları Bajevic'e yumruklarla saldırdı. Soyunma odasına girmek istediği sırada ne olduğunu anlamadan suratına inen yumruk darbesiyle acı içinde yere yığılan Bajevic, ardından hastaneye kaldırıldı.

Daha önce AEK'nın en büyük rakiplerinden olan Olympiakos'u çalıştıran Bajevic'in taraftarlar tarafından zaten pek de sevilmediği konuşuluyor.

Olayların ardından takımın başkanı Adamidis, takımın içerden sabote edildiğini, bu konuyu araştıracaklarını ancak hocalarını kovmaya niyetlerinin olmadığını söylemiş. Gerçek AEK taraftarının bu olmadığını, bir an önce taraftarın tekrar takımı desteklemeye başlamasının gerektiği çağrısında bulunmuş.

Aman diyorum...

8 Ağustos 2010 Pazar

Boa Sorte Mourinho!*


Bundan iki ay önce Real Madrid'in başına Jose Mourinho geçtiğinde
"Mourinho'nun Hedefi" başlıklı yazı ile bu konuya bir giriş yapmıştık. Aradan 2 ay geçti, Real Madrid cephesinde önemli gelişmeler oldu. İspanya'da geçen sezonun en iyi çıkış yapan futbolcularından Sergio Canales resmi olarak takıma katıldı, Pedro Leon ve Avrupa'nın bu sene iki gözde ismi Sami Khedira ile Angel di Maria transfer edildi.

Takım ve transferlere geçmeden önce Jose Mourinho ve Real Madrid aşkından konuşalım. Real Madrid eski ihtişamından uzaklaştı ve bayrağı yavaş yavaş Barcelona'ya devretmeye başladı. Bununla birlikte hala tarihin gelmiş geçmiş en başarılı takımılar ancak en çok kazandıkları Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu'nu 8 senedir kazanamıyorlar. Güzel futbol ve Avrupa'da bir kupa istiyorlar. Bunun için şampiyon olmuş ancak istedikleri futbolu oynatamayan nice hocayı kovdular. Artık deli gibi Avrupa'da bir kupa istiyorlar. Bunun için de bu işin son zamanlarda en fazla çıkış gösteren ismi, bu işin en becererikli teknik adamı olan Jose Mourinho'yu takımın başına getirdiler.

Mourinho herkesin de bildiği gibi Porto'yu 2 sene üst üste lig şampiyonu yapıp 17 yıl aradan sonra Şampiyonlar Ligi kupasını kazandırdı, Chelsea'ye geçti ve takıma tarihinde ilk kez Premier Lig şampiyonluğunu tattırdı ancak 3 sezon boyunca Şampiyonlar Ligi'nde yarı finalden ötesini göremeyince Abramovic tarafından takımla ilişkisi kesildi. Bir yıllık aradan sonra Inter'e transfer oldu ve Porto'daki başarısının aynısını gerçekleştirip takımı üst üste 2 sefer lig şampiyonu yaptı ve Inter'e 45 yıl aradan sonra Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu kazandırdı. Yani gittiği her takıma kupa anlamında zaferler getirdi. Zaman zaman takıma fazla defans oynattığı için eleştirilse de hiçbir zaman çirkeflik yaparak başarı kazanmadı; her zaman taktiğe değer verdi ve başarılarını hep taktik dehasıyla kazandı.

Ve artık şimdi başka bir hedefi var: Şampiyonlar Ligi'ni 3 sefer kazanan ilk teknik direktör olmak. Bunu da 8 yıldır bu kupayı müzesine götüremeyen Real Madrid'de başarmak istiyor.

Real Madrid ve Jose Mourinho. İkisinin de hedefi büyük. Jose Mourinho tarihe yeni bir özellikle geçmek, Real Madrid ise çok istediği Avrupa zaferlerini tekrar kazanmak istiyor. İki aç olgunun birleşmesiyle yeni bir değer kazanılacak mı bakalım?


Bu olasılık çok uzak değil zira Jose Mourinho kazanmayı alışkanlık haline getirdi ve her türlü şartta başarılı olmasını biliyor. Onun için kadro eksikliği, içerde veya deplasmanda oynamak, favori gösterilmemek gibi etkenler hiç önemli değil; O, Camp Nou'da Barcelona'ya karşı 10 kişi oynadığı maçta 80 dakika boyunca gol yememeyi bile başarabilmiş bir teknik direktör.

Real Madrid'e La Liga şampiyonluğunu getirmesi istenmiyor aslında kendisinden. Üstte de dediğim gibi, artık bir Avrupa Kupası isteniyor. Bence bunu başarabilir. Başarırken de takımda bazı kilit isimler olacak. Cristiano Ronaldo, Kaka, Higuain başta olmak üzere tüm oyuncuların potansiyellerinin üzerine çıkacağını tahmin ediyorum. Şampiyonlar Ligi tecrübesi olan bir dolu futbolcu da var; Raul ve Guti gitmiş olsa bile hala takımın ağırlığını kaldırabilecek başta Casillas ve Sergio Ramos olmak üzere birçok futbolcu var.


Takımın beyni olacağını tahmin ettiğim Kaka sakatlandı ancak Jose Mourinho bunu hiç de dert etmiyor. Sergio Canales'ten bolca faydalanmayı ümit ediyor. Takımın geçen sezon en sorunlu bölgeleri forvet ve defans hattıydı. Higuain'in bir alternatifi yoktu ve Karim Benzema istediği toplarla buluşamıyordu, Raul ise çok az forma şansı buluyordu. Takımın gol yükünü Cristiano Ronaldo ve Higuain sırtlıyordu, ortasahadan destek pek bulamıyorlardı. Ben bu sezon Pedro Leon ve Sergio Canales transferlerini bu anlamda çok olumlu görüyorum. Özellikle geçen sezon 32 maçta 16 gol atıp maç başına 0.5 gol ortalaması tutturan Canales, uzun yıllar hem Real Madrid'in hem de İspanya Milli Takımı'nın en kilit ismi olabilir.

Bana göre geçen sezon oldukça başarılı bir sezon geçiren Manuel Pellegrini Kaka'dan uzun süre faydalanamamıştı, şansa bakın ki Mourinho'da uzun bir süre daha faydalanamayacak. Ancak Portekizli'nin bu takımın başında en azından 2-3 senelik kredisinin olduğunu varsayarsak Kaka'dan uzun vadede çok fazla verim alacağını tahmin ediyorum.

Mourinho kısa sürede teşhisi iyi koymuş. Bir golcü ve bir stoper alacağız diyor. Geçtiğimiz sezon Pepe'nin sakatlanmasıyla beraber stoper bölgesinde sıkıntılar yaşanmıştı. Raul Albiol ve Garay ile idare edilmiş, Sergio Ramos'un büyük desteğiyle de sorunun üstü örtülmüştü. Pepe bu sezon dönecek ancak onun yanına tecrübeli ve garanti bir stoper daha alınmalı bana kalırsa.

Real Madrid'in iyi bir kadrosu var. Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu için ne kadar yeterli bilemiyorum ancak kadro yetersizliği Mourinho'nun tecrübesiyle örtülebilir. Umarım Jose Mourinho ve Real Madrid'in kanı uyuşur ve biz Real Madrid sevdalılarının yüzü güler.

* İyi Şanslar Mourinho!

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Prandelli'nin Takımı


İtalya Milli Takımı ve İtalya'nın 3 büyüğü (Juventus, Inter, Milan) ile ilgili son zamanlarda yaygın bir klişe var. Özellikle 3 büyüğün kadrolarının hızla yaşlandığı, ketumlaştığı ve buna paralel olarak Milli Takım kadrosunu da yaşlandırdığı konuşulur. Doğrudur ki 2010 Dünya Kupası'nda İtalya'nın hangi kadroyla oynadığına bakarsak çok da yanlış bir şey söylememiş oluruz. 36'lık Camoranesi'nin kaptanlığını yaptığı takımın forveti hala Iaquinta. Yaşı çok fazla olmasa da yüzü eskimiş Gattuso oyundan çıkıp yılların eskitemediği Pirlo kurtarıcı olarak oyuna giriyor. Ve bu kadro kolay denilebilecke bir grupta sonuncu olarak kupaya veda etti. Marcelo Lippi görevinden ayrıldı.

Gruptaki son maç olan Slovakya maçından sonra basın toplantısında "Oyuncularım sahada hiçbir şey yapmadılar. Demek ki ben soyunma odasına iyi taktik verememişim." diye de gayet cengaverce bir açıklama yapmıştı. Lippi gitti, yerine de Fiorentina'da son zamanlarda istikrarlı işler çıkaran Cesare Prandelli geldi. Açıklamalarında gayet heyecanlandırıcı şeyler söylüyor. Artık takımın gençleşeceğini ve İtalya Milli Takımı'nın başarılı olacağını iddaa ediyor.

İtalya'nın Salı günü Londra'da Fildişi Sahili ile oynayacağı hazırlık maçının kadrosuna Lippi döneminde şans bulamamış üç isim Balotelli, Amauri ve Cassano alındı. Yetenekli ama bu yeteneğini bir türlü gerçek potansiyeliyle birleştirememiş Balotelli en heyecanlandırıcı isim ancak kadroyu gençleştireceğim diyip 30'luk Amauri'yi takıma çağırmak ironik. Sanırım performansla alakalı bir durum bu.

Gök Mavililer bakalım eski günlerine geri dönecekler mi...

5 Ağustos 2010 Perşembe

4 Ağustos 2010 Çarşamba

3 Ağustos 2010 Salı

Miroslav Stoch’tan Alex Olur Mu?


“Mehmet Topuz’dan Tuncay Olur Mu?” başlıklı yazıda bir futbolcunun yalnızca bir bölgede oynamakla sınırlı kalma lüksünün olmadığını, değişik bölgelerde elinden geldiğince oynayabilmesi gerektiğinden bahsetmiştim. Bu düşünceden yola çıkarak da Mehmet Topuz’un Tuncay Şanlı ile benzer özelliklere sahip olduğunu ve Fenerbahçe’de oynadığı bölge olan sağ kanattan sol kanata geçmesinin takım adına daha olumlu olabileceğini söylemiştim. Zira Fenerbahçe uzun zamandır kanatlarda bir problem yaşıyor ve bu problem özellikle sağ kanatta değil, sol kanatta. Mehmet Topuz’un var olan özelliklerini sol kanatta daha iyi gösterebileceğini ve böylece sağ kanatta uyumsuz olduğu Gökhan Gönül’ün daha iyi performans ortaya koyacağını da eklemiştim. Bu beklentim tabii ki yerine gelmedi ve geleceğe de benzemiyor ancak bu sezon yer değişimi konusunda bir beklentim daha var.

O da Miroslav Stoch’un Alex rolünü üstlenmesi. En azından Alex’in sakat ya da cezalı olduğu dönemlerde o bölgeye çekilmesi.

Öncelikle Stoch’un genel özelliklerinden ve bu özelliklerini Alex’in bölgesinde kullanıp kullanamayacağından bahsetmek lazım. Stoch, bir kanat oyuncusundan beklenen kadar hıza, üst düzey tekniğe ve üstün bir zekaya sahip. Tüm özellikleri vasatın üzerinde ve maksimum derecesinde olması onu modern ve aranan bir kanat oyuncusu yapıyor. Henüz 21 yaşında olması ve bugüne kadar herhangi bir kötü olayla adının anılmaması ise işin tuzu biberi konumunda. Eksik olan özelliği ise sol ayağı. Miroslav Stoch, sol ayağını yalnızca koşmak için kullanıyor ve bu sebepten dolayı açık alan bulmadığı sürece sıfıra inip orta kesmiyor. Sürekli olarak içeri kat ediyor, pas alışverişinde bulunuyor ve bir kanat oyuncusundan beklenenin üzerinde golcüye pozisyon hazırlıyor. Uzaktan çektiği sert ve isabetli şutları, dar alandaki çabuk hareketleri ve topu kolay kolay kaptırmaması gibi özellikleri ise kendisini üst düzey bir orta saha oyuncusu yapıyor. Eksik olan bir diğer özelliği ise defans yapmayı pek sevmiyor oluşu. Pres yapıyor, alan savunmasına katılıyor; yani bu konuda en azından bir Colin Kazım değil ancak rakip beki ve açığı kovalamıyor, arkasındaki takımdaşı beke ise çok az yardım ediyor. İkili mücadelelerde ise pek fazla ayakta kalamıyor. Kısa boyundan dolayı kafa toplarına da hakim değil. Gerçi Aykut Kocaman’ın yerden ve bol paslı oyun sisteminde boy konusu onun dezavantajı olarak gözükmeyebilir, hatta avantajıdır da.

Özetle Stoch, bir kanat oyuncusundan beklenenin çok üzerinde topla haşır neşir ve oldukça zeki bir futbolcu. Ayaklarına hakim olması ve çok rahat adam geçebilmesi, onun kanatta sıkışıp kalmaması gerektiği konusunda kafamı kurcalıyor. Bu yetenekte birine daha fazla özgürlük ve sorumluluk verilmeli.

Bu noktada kendisine verilebilecek en önemli görev, onun Alex’in bölgesinde kullanılması. Alex’in yarattığı pres yetersizliğini kapatabilir, hızıyla ve tekniğiyle çok rahat adam geçebilir ve hareketli ve zeki oluşuyla da hem golcüyü hem de içeri giren ortasaha oyuncularını çok rahat gol pozisyonuna sokabilir. Ayrıca hazırlık maçlarında ve Young Boys maçında gördüğüm kadarıyla stoperlerin yanına kadar gelip oyun kurmak gibi bir görev üstlenmiş kendine, yani sorumluluk almaktan kaçınmayan, takım adına yararlı işler yapmaya çalışan bir orta saha oyuncusu. Ben bu düşünceden yola çıkarak, kendisini sol kanada hapsedip yeteneklerini göstermesini engellemek ve o bölgede defansif zaafiyet yaratmak yerine ortaya çekilip daha yararlı olmasını sağlamanın doğru olacağını düşünüyorum.

Bununla birlikte, bu sezon Aykut Kocaman'ın sık sık vurguladığı hızlı oyun sisteminde Stoch'un en az Alex kadar, hatta Alex'ten bile daha fazla iş yapabileceğini düşünüyorum.

Elbetteki şu vaziyette Alex’i kesmesi imkansıza yakın bir şey. Aynı anda oynadıkları maçta rol değişikliğe yapmaları da mantıksız gözüküyor. O halde Alex’in olmadığı maçlarda alternatif olarak birinci oyuncu kendisi olmalıdır. Örneğin geçen sezon Alex’in olmadığı dönemlerde yerine Deivid ya da Mehmet Topuz oynamıştı; takım bariz bir yaratıcı oyuncu eksikliği çekmişti. Ben Stoch’un bu eksikliği doldurabilecek kapasitede olduğunu düşünüyorum.

Aykut Kocaman ve Fenerbahçe


Aykut Kocaman’la beraber girilen yeni dönemden hemen önce taraftarın kafası fazlasıyla karışıktı. Kaçan şampiyonluğun atlatılamayan travması, Cristoph Daum’un feshedilemeyen sözleşmesi falan derken herkes kendini büyük bir boşlukta buldu. Fenerbahçe, yine tüm ülkede spor dünyasının birinci gündemiydi. Klasik “Ne olacak bu Fener’in hali” durumu yaşanıyordu. Derken, hiç de sürpriz olmayan bir hareketle Aykut Kocaman takımın başına getirildi. Türkiye’de ilk kez uygulanan “Sportif ve teknik direktör” mevkisi ile takımın başına geldi. İngiltere’deki manager sistemiyle.


Amma ve lakin… Cristoph Daum’un takımın başında olduğu vakitlerde Aykut Kocaman medya karşısında “Fenerbahçe’ye teknik direktör olmak gibi bir düşüncem yok” demişti ve yalnızca 3-5 ay sonra sözünü yutup sahaya indi. Bu, kendisi adına benim gözümde bir eksidir ve Cristoph Daum’un kuyusunu kazdığı yönündeki iddiaların gerçek olma ihtimalini arttırıyor. Bunun böyle olmamış olmasını umut ediyorum ancak olup olmadığını nasıl izah edebilir ki?

İşin ahlaki yönünü geçip sportif kısmına geçersek eğer; Aykut Kocaman bir Alex Ferguson, bir Felix Magath, bir Van Gaal olabilir mi? Gerekirse Başkan Aziz Yıldırım’ın karşısına geçip “X futbolcuyu gönderip Y’yi alacağım” diyebilir mi? Bunun cevabını şu anda veremiyoruz elbette ve Aykut Kocaman dahil hiçkimse bu konuda bir öngörüde bulunamaz. İşin gerçeği şu ki; bu göreve geliş şekli bunları yapmaya yetkisinin olduğunu gösteriyor. Yapılan imza töreninde söylenenler kendisine neredeyse sınırsız yetki verildiğine dairdi. Ve bu yetkiler içerisinde başkana rağmen futbolcu gönderme işlemi vardır. Zıt düşülen konularda alttan alıp başkanın karşısında ezilmek bu görevin amacının dışındadır ve durum böyle olursa bu mevkii ismi yalnızca kağıt üzerinde kalır. Fenerbahçe’de her şey Aziz Yıldırım’ın bilgisi ve onayı dahilindedir. Aziz Yıldırım’dan habersiz olarak kulübe pet şişe su bile alınmaz, onaylamadığı bir çaycı dahi kulüpte çalışamaz. Aykut Kocaman Aziz Yıldırım’ın olduğu bir kulüpte ne kadar istediklerini gerçekleştirebilir, bu görevin sınırlarını ne kadar zorlayabilir merak ediyorum.

Ancak bir de şu var. Aziz Yıldırım, yaptığı hamlelerle kredisini neredeyse bitirmiş durumda ve olası bir başarısızlıkta kendisine destek verecek kişileri artık bulamaz. Kendisini destekleyenler bile artık yavaş yavaş muhalif tarafa geçmeye başladı. Bu da kendisinin, hiçbir teknik direktöre olmadığı kadar Aykut Kocaman’a güvenmesini sağladı. Tek çare olarak Aykut Kocaman’ı görüyor artık. Bu hem kulüp için hem de Aykut Kocaman için oldukça avantajlı bir durum zira Aykut Hoca’yı küstürecek herhangi bir davranışta bulunmamaya özen gösterecektir. Soyunma odasına inip taktik verme alışkanlığından vazgeçeceğini, hocadan habersiz olarak yıldız ama içi boş transferler yapmayacağını tahmin ve umut ediyorum. Artık transfer dönemlerinde kafasına göre oyuncu almak yerine teknik ekiple masaya oturup durum değerlendirmesi yaptıktan sonra Aykut Kocaman’ın istediği oyuncuları alacaktır diye düşünüyorum.

İşin taraftar kısmında genelde bir problem yok. Benim gözlemlediğim kadarıyla Aykut Kocaman’a başarısız olması durumunda dahi yoğun bir destek verilecek. Zira bu “Kocaman Adam”, kulüp tarihin en efsanevi futbolcularından biri ve Türk Futbol Tarihi’nin gelmiş geçmiş en efendi sporcularından biri. Ben de dahil olmak üzere taraftarların çok büyük bir kısmı kendisine fazlasıyla kredi veriyor.

Yeşil sahaya dönecek olursak… Aykut Kocaman’ın medya karşısında verdiği bütün demeçlerde altını çizdiği konu, takımı hızlı ve oyunun rakip sahaya yıkıldığı, merkezin ileride kurulduğu ve orada top çevrildiği bir sistemle oynatacağı yönündeydi. Daum’un ezberci, katı savunma anlayışıyla oynattığı oyunun tam tersi yani. Aykut Kocaman, tam da Fenerbahçeliler’in istediği gibi konuştu ve ilk icraatlarını da bu yönde yaptı. Caner Erkin, Miroslav Stoch ve Issiar Dia gibi üç iyi ve hızlı kanat oyuncusu transfer edildi. Bu sistem için ideal kanat oyuncuları. Ayrıca topla haşır neşir olabilen iyi bir santrfor da alınacak. Ben bu çerçevede, yapılan transferleri olumlu görüyorum. Uzun yıllardır hasretini çektiğim bir konuydu bu. Belirli bir oyun planı ve bu plana uygun iyi transferler yapılmasını istiyordum. Aykut Kocaman’da bu ışığı görüyorum.

Buzdağının öte yanında ise durum biraz karışık. Hocanın istediği ve takımda görmek istediği, taraftara vaat ettiği şeyler çok güzel ancak bu iş hiç de kolay değil. “Hızlı olacağız ve oyunu rakip sahaya yıkacağız” diyor Aykut Kocaman. Dünyada var mı böyle bir takım? Barcelona desen, oyunu rakip sahaya yıkma konusunu yiyip içmişler ancak çok da hızlı bir takım değiller. Manchester United desen, hızlılar ancak maçı 90 dakika boyunca rakip sahada oynamıyorlar. Şampiyonlar Ligi finaline çıkıp kazanan Inter tüm maç boyunca ortasahayı 10 kezden fazla geçmiyor; belki belki belki Bayern Münih her ikisini dengeli yapıyor. Dünya Kupası’nı kazanan İspanya bile, Barcelona ekolünden bir takım ve hiç heyecan yapmadan yavaş oynuyorlar. Görüldüğü üzere dünyada bu tarz bir takım yok. Belki tek, belki 3-5 maça bakarak “Aaa böyle bir takım varmış” diyebilirsiniz ancak bunlar ne kadar ölçü olur ve 3-5 maçta ortaya konan bu tarz oyun şampiyonluk için ne kadar yeterlidir? Durum böyle olunca, Aykut Kocaman’ın söylemleri benim kulağıma büyük işlermiş gibi geliyor. Bunu başarabilir mi? Her maç, her maç olmasa bile sezonun dörtte üçünde bu tarzda oynayan bir takım yaratabilir mi? Yaratırsa bu sefer teknik direktör olarak efsane olur Fenerbahçe’de.

Bu iş yalnızca hocada da bitmiyor. Belki Aykut Kocaman bu işin formulünü de biliyor ancak bu bahsettiği oyunu forse edip hızlı top çeviren takımın geri dörtlüsü, buna ek olarak da ortasahasındaki defansif görevi yürüten eleman üst düzey futbolcular olmak zorunda. Kontra-ataklarda Lugano’dan rakip forveti kovalamasını bekleyemezsiniz. Ya da ortasahada rakibin pas trafiğini bozacak kaç tane futbolcu var Fenerbahçe’de? Gol olmayan atağı tazeyeleyecek, dönen toptan anında oyun kuracak futbolcu kim? 60’tan sonra oyundan düşen Emre ya da Cristian mı yoksa 10 metre yanındaki adama pas atmakta sıkıntı çeken Selçuk mu?

Aykut Kocaman’ın verdiği değişim sinyallerini olumlu görüyorum ve idealimdeki Fenerbahçe teknik direktörüne yaklaştığını hissediyorum ancak bahsettiği oyun tarzını 1-2 sene içerisinde bu takıma oturtması ve sonucunda başarı sağlaması zor görünüyor. Bu tarz bir takım için birçok ciddi transfere, alışmaya çalışan stressiz bir takıma, sabırlı bir taraftara ve işini üzerinde baskı hissetmeden yapabilecek bir teknik direktöre ihtiyaç var. Aykut Kocaman’ın yaratmaya çalıştığı takıma geçiş süreci sancılı olacak ve kısa vadeli başarısızlıklara şimdiden hazır olmamız lazım. Bunlar Şampiyonlar Ligi’nden elenmek, ligde 2-3 sene şampiyon olamamak gibi şeyler. Ve görünen şu ki; yaratılmaya çalışılan takımın ilk sinyalleri sanırım transferler.

Ben Aykut Kocaman’ın kısa vadede başarılı olacağını düşünmüyorum. Şimdiden Şampiyonlar Ligi’ndeki play-off maçında mağlubiyete ve ligdeki erken kopmaya kendimi hazırlamış vaziyetteyim. Ligde liderin 10 puan gerisindeki bir takım beni hiç de şaşırtmayacak. Ancak üstte de dediğim gibi, ben Aykut Kocaman’a büyük destek veriyorum ve uzun vadede çok da umutlu olmasam da başarılı olacağına inanıyorum. Olası bir başarısızlıkta arkasında olacağım, tabii ki takım olumlu ufak tefek sinyaller verirse. Burada önemli olan şey, Aziz Yıldırım’ın Aykut Kocaman’ın arkasında durması, takım kötü giderken çıkıp “Hocamızla devam edeceğiz, ligde 5. bile olsak bir dahaki sezon tekrar çalışacağız” demesi. Eğer bu hareketi yaparsa, inanın bana medya bile çok fazla yüklenmez Aykut Kocaman’a. Adnan Polat akıllı adam misal, daha Frank Rijkaard imzayı bile atmadan “Hocamızın arkasındayız” diyip zemini hazırladı ve Galatasaray adına rezil geçen bir sezon medyadan ve taraftardan hiç tepki toplamadı, geçmişteki örneklerin aksine medyada Rijkaard’ın gidip kalacağı konusu hiç tartışılmadı. Fenerbahçe yönetimi de bu şekilde Aykut Kocaman’ın arkasında durduğu sürece medya çok yüklenmeyecek ve taraftar hiç protesto etmeyecektir.

Benim sezon öncesi Aykut Kocaman ile ilgili genel görüşlerim ve beklentilerim bu şekilde. Umarım her şey yolunda gider.

Guti, Schuster ve Beşiktaş #2


Öncelikle Beşiktaş’ın geçen seneki genel görüntüsüne bakmakta fayda var. Takım son derece istikrarsız, oynanan futbol kötü. Tribünler ikiye bölünmüş, genel itibari ile Yıldırım Demirören’e karşı duran büyük bir kitle var. Ernst ve Ferrari hariç hemen hemen tüm futbolcular ıslıklanma evresinden geçmiş, başta Nihat ve Tabata olmak üzere birçok oyuncudan istenilen verim alınamamış. Bununla beraber Mustafa Denizli’ye verilen bir destek var ancak zamanla küçük gruplar halinde de olsa protestolar başlamış. Takımın şampiyonluğunu ve Avrupa’daki yerini belirleyecek olan kritik bir Fenerbahçe maçı kaybedilmiş ve kalan diğer maçlar antreman havasında geçmiş. Mustafa Denizli sezon sonunda hastalığı nedeniyle görevinden ayrılmıştı.

Beşiktaş’ın geçen sezonki en özet hali bu. Geçelim bu sezona. Mustafa Denizli’nin yerine Real Madrid’i 3 sezon önce şampiyon yapan ancak daha sonra görevinden alınıp 2 yıl boş gezen Bernd Schuster getirildi. Öncelikle ben, Schuster ile Beşiktaş’ın kanının uyuşacağını düşünüyorum. Karakterinden gelen agresif yapısı ve futbola bakış açısı her takıma uyar. Eğer işlerine karışılmazsa ve istediği transferler yapılıp başarısı için gerekli şartlar yerine getirilip biraz da sabredilirse ben Beşiktaş’ı iyi yerlere taşıyacağını tahmin ediyorum.

Beşiktaş’a oynatacağı futbolun ana hatlarını yavaş yavaş bize anlatmaya başladı. Quaresma ve Guti transferleri, Ferrari’yi yavaş olduğu için kadroda düşünmemesi gibi etkenler bu takıma bol bol hücum oynatacağı sinyallerini veriyor. Beşiktaş iyi bir hava yakaladı.

Ben Guti transferine değinmek istiyorum. Geçmiş postlarda Guti’ye olan özel hayranlığımdan bahsetmiştim. Kendisinden daha iyi bir dolu futbolcu olmasına rağmen kanımın en fazla ısındığı ve dünyadaki futbolcular içerisinde en sevdiğim 2-3 futbolcudan biri olduğunu söylemiştim. Vardır böyle futbolcular. Herkesin bir özel yıldızı vardır. Çok fazla göz önünde bulunmayan ama sizin sürekli takip ettiğiniz; videolarına, resimlerine baktığınız, maçlarını kaçırmadığınız futbolcular vardır. Real Madrid birçok yıldızı bünyesinde barındırdı; Zidane, Ronaldo, Beckham gibileri… Ancak Guti her zaman benim için ayrı bir futbolcu olmuştur. Çoğu kez Real Madrid’i değil, Guti’yi izlemek için televizyonun başına geçmişimdir. Hayalimdeki ve idealimdeki futbolcu modeline en fazla yaklaşan futbolcu kendisidir. Attığı inanılmaz zeka dolu paslar, sempatik ve soğukkanlı tavırları, takımı sahiplenişi ve takım kötü gittiği anda liderlik yapabilme özelliği onu özel bir futbolcu yapıyor.

Daha 3 ay öncesine kadar attığı pasları sanki ben atıyormuşum gibi hayal kurduğum bir adam bugün Beşiktaş’a, ezeli rakibimiz Beşiktaş’a imza atıyor. Bu transfer Beşiktaş için ne kadar hayırlıysa benim adıma o kadar üzücü bir olaydır. Yıldızlar gelsin, izleyelim, Türkiye topraklarında bu adamları top koşturalım ancak bu isim Guti olunca işler değişiyor. Quaresma’nın transferi bende hiçbir kıskançlık hissi yaratmadı misal. Keza Robinho ismi dolaşıyor; gelsin, hiç sorun yok. Ancak Guti… Guti gelmesin birader… Gelecekse de yalnızca bize gelsin.

Bu duygusal paragrafların ardından Beşiktaş ve Guti ilişkisine geçelim. Beşiktaş geçen sezon en çok ofansif ortasaha, ya da “oyunkurucu” diye tabir edilen bölgede sıkıntı çekmişti. Tabata geldi ancak hiç verim alınamadı, orjini sol bek olan Tello o bölgeye çekildi, verim alınamadı. 34 maçın 30’unu sakat geçiren Yusuf Şimşek’in ayağına top değmedi ve Ernst’in çabalarıyla, devşirme oyuncularla ite kaka sezon sonu getirildi. Teşhisin doğru konulması ve en az maliyetle alınabilinecek en iyi futbolcunun alınması bu transferin doğru bir hamle olduğunu gösteriyor.

Beşiktaş’ın bu sezon özellikle kanatlarının çok fazla işleyeceği gözüküyor. Roberto Hilbert ve Quaresma transferleri sağ ve sol kanata takviye içindi. Hilbert çok fazla maharetleri olmayan, içeri kat edip pas alışverişinde çok fazla iş göremeyen bir futbolcu olmasına rağmen her zaman için sağ kanatta iyi bir görev adamıdır. Quaresma ise dikine gider, içeri kat eder, santrfora gol pozisyonu hazırlar vs… Birçok meziyetleri olan bir futbolcudur. Bobo’ya geçelim. Bobo ise hava toplarında etkisiz, ikili mücadelelerde güçsüz ancak pozisyon hazırlamada ve son vuruşlarda usta. Bobo’dan müthiş bir dripling yapıp 3-5 kişiyi çalımladıktan sonra gol atmasını bekleyemezsiniz. Bobo, ayağına gelen topları gol konusunda iyi değerlendiren bir oyuncudur. Ancak kendisine yardım eden bir ortasaha ve kanat adamları olmadığı sürece son derece vasat bir golcü izlenimi veriyor. Bobo’yu boşa kaçıracaksınız, Bobo’ya iyi paslar atacaksınız ki gol yapsın.

İşte bu yüzden Guti son derece yararlı bir transfer. Dünyada kendisinden daha iyi ve isabetli pas atan futbolcu sayısı oldukça azdır. Onun için açık veya kapalı defans fark etmez; iğne deliğinden o pası geçirir. Her maç size gol ya da asist anlamında bir garanti verir ve bana güvenin; tek başına 10 puan kazandırma mahareti vardır. Guti’den set oyununa ayak uydurmasını, yavaş yavaş pas yapmasını bekleyemezsiniz; Guti’nin en büyük özelliği pası en kısa sürede en iyi yere göndermesidir. Sahada hiçkimsenin göremediği boşlukları görür, sağına bakıp soluna gönderir ve az pas hatası yapar.

Peki bu kadar övdük, bu adamın hiçbir kötü özelliği yok mu? Var. Bu olumsuz özelliği onu dünyada ikinci sınıf futbolcular sınıfına koyuyor zaten. Medyada genelde şöyle bir hava sezdim; Guti’nin yalnızca ofansif anlamda değil defansif anlamda da üst düzey bir futbolcu olduğu söyleniyor. Katılmıyorum. Guti futbolculuk yaşamının hiçbir döneminde defansif anlamda vasatın üzerine çıkamamıştır, hiçbir zaman takıma pres yapma konusunda yardım etmemiştir. Genelde bu görüşü savunanlar Guti’nin bazı dönemlerde önlibero oynadığından bahsediyor. Evet, Guti zaman zaman bu görevi üstlenmiştir ancak onun önliberoda oynaması asla ve asla iyi bir defansif ortasaha olduğunu göstermez. Guti kalede de oynasa ofansif bir futbolcudur. Sizin sezon boyunca defansif sıkıntınızı çözmez, çözemez zira fiziki özellikleri birçok dünya futbolcusundan geridir. Misal; Cambiasso nerede oynarsa oynasın defansif bir futbolcudur. Inter’de zaman zaman ofansif görevi üstlenmesine rağmen ne kadar sırıttığını gördük. Cambiasso geride de oynasa, ileride de oynasa her zaman için iyi bir defans adamıdır. Guti de böyledir; çok fazla ileri geri koşmaz, çok lazım olmadığı müddetçe pres yapmaz, ikili mücadelelerde çok da baskın taraf değildir. Guti’nin en büyük dezavantajı da budur. Real Madrid’de çok fazla ilk 11’de oynamamasının da bunda sebebi olabilir. Önemli olan şey, Beşiktaş ortasahasındaki elemanların Guti’nin yarattığı bu pres yetersizliğini çözmesi.

Özet olarak, ben Guti transferini Beşiktaş adına yararlı görüyorum. İyi bir ofansif ortasahadır, kanatları işletir, golcüye pozisyon hazırlar ve takıma her sezon 10-15 gol garantisi verir. Ancak dediğim gibi, defansif olarak üst düzey bir futbolcu değildir. 33 yaşındadır, görmüş geçirmiştir ve Beşiktaş’ta gücünün ne kadarını gösterir bilemem ama kağıt üzerinde son derece iyi bir transfer olarak gözüküyor.

Beşiktaş da bu sezon iyi bir hava yakaladı ve boş bir hava değil bu. Quaresma özüne döner, Guti ile beraber iyi bir hava yakalarlarsa Bobo ya da yerine gelecek olan golcü sezonun gol kralı olabilir.

Sıkı bir rakip oldu Beşiktaş...

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Yeni Sezon Formaları


Formalar önemlidir. Gurur duyularak tutulan takımın formasını giyerek sokakta gezmek, toplulukta gözükmek ve statta bulunmak mutluluk verir. Sanırım bu konuya en çok ilgi gösterenler Almanlar’dır. Almanlar, hangi takımı tuttuklarının başkası tarafından bilinmesi için yoğun çaba gösterirler. Çantalarında yapışkanlar, kollarında dövmeler, tişörtler, formalar görmek mümkündür. Hangi takımı tuttukları bilinsin isterler.

Biz de millet olarak bu konuya büyük önem veriyoruz. Formanın renginden tutun da, en ufak bir detayına kadar her şeyini konuşuyoruz. Geçen sene Galatasaray’ın mor renkli formalarının ne kadar çok konuşulduğunu hatırlayın.

Fenerbahçe’nin yeni sezonda giyeceği formalar tanıtıldı. Öncelikle formaları genel olarak beğendiğimi söylemeliyim. Galatasaray ve Beşiktaş’a göre “Çubuklu” kültürüne en fazla özen gösteren takım olarak yine çubukluda bir değişikliğe gidilmedi. Yalnızca Fenerbahçe’nin yarıştığı 9 branşı temsilen çubukların sayısı arttırıldı ve inceltildi. Ayrıca formaların arkasında da artık çubuklar olacak. Formanın arkasındaki çubukların üzerinde isim ve numara nasıl durur bilemiyorum ama elbet bir şey düşünmüşlerdir. 4 forma içerisinde benim en beğendiğim forma çubuklu; vazgeçilmiyor.

Çubuklunun haricinde en beğendiğim forma parliament mavisi rengindeki forma. Tek tip renkli formalar güzel oluyor her zaman ve Fenerbahçe bu sezon mavi ve beyaz olmak üzere iki adet forma tasarlamış. Chelsea ve Real Madrid’i hatırlatan bu formalar bence gayet güzel.

Beğenmediğim, veya diğerlerine göre daha az beğendiğim forma ise çakma Brezilya forması olan Palamut forma. Yeşil rengin tonu ve formanın tasarımı kötü olmuş. Güzel olan tek yanı sağ üst bölgesindeki Fenerbahçe arması.

En kısa zamanda alışverişimizi yapacağız efendim. Hayırlar ola.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Futbol İlahından Ömür Boyu Dışlanmaya


Güney Afrika'daki Dünya Futbol Şampiyonası'nda yarı finallere gelmişken uzatmaların sonunda eşitliği bozmak için atılan penaltıların bir futbolcu için ne kadar zor olduğunu bilmekte yarar var.

Norveç'teki araştırmacılar tarafından sunulan aşağıdaki istatistiği ele alalım. Skor berabereyse ve penaltının atılması galibiyet getirecekse, penaltıyı çeken futbolcunun gol atma oranı yüzde 92. Ancak takım penaltılarda bir gol gerideyse ve çekilen penaltı atılması beraberliği ve kaçırılması yenilgi getirecekse gol oranı yüzde 60'a düşüyor.

Penaltıları detaylı bir şekilde araştıran Oslo'daki Norveç Spor Bilimleri Okulu'ndan Profesör Geir Jordet, "Bu bizim tüm çalışmalarımızın en önemli sonucu" diyor. Jordet'ın bulgularından biri de atılan her penaltıda gol şansı biraz daha azalıyor. İlk penaltıyı çekenin gol atma oranı yüzde 86,6'yken, ikinci penaltıda oran yüzde 81,7'ye, üçüncüde ise yüzde 79,3'e düşüyor. "Bu oranlar da psikolojinin gücünü çok açık bir şekilde gösteriyor" diyor.

Son yedi Dünya Kupası'nda finale kalan 14 takımdan 10'u, finale çıkana kadar en az bir defa penaltı atışlarıyla bir sonraki tura çıktı. Jordet'nin dediği gibi "Bu Dünya Kupası'na penaltılara hazırlanmadan gitmek istemezdim."

Penaltı atışları teoride profesyonel bir futbolcu için çok basit bir iş. Futbolcu 11 metre uzaklıktaki kaleciye kendi seçtiği bir anda bir şut atıyor. Ancak penaltı vuruşları kafa karıştırıcı büyük bir engele dönüşmüş durumda. Peki, futbolcular niye bu kadar sıklıkta başarısız oluyorlar? Araştırmalar gayet sıradan bir mantık zinciri gösteriyor. Baskı heyecan yaratıyor ve heyecan da performansı etkiliyor.

Penaltı vuruşlarını inceleyen bilim insanları, bir futbolcunun penaltı noktasına geldiği zaman neden bir anda yıkıma uğradığını anlamaya çalışıyor. Son çalışmalarda görsel dikkat ve konsantrasyon ön plana çıkıyor.

Görsel dikkat, etrafta çok fazla uyarıcı varken atışı belirli bir noktaya isabet ettirme yeteneği olarak tanımlanıyor. Dikkati dağıtan türlü etkilere rağmen belli bir hedefe odaklanılması gereken basketbol, dart ya da golf gibi sporlar yoğun bir şekilde araştırılıyor. Bu anlamda yapılan araştırmaların sonucu gayet basit. Eğer topun belli bir yere gitmesini istiyorsan, gözlerini sadece o noktaya odakla.

Human Movement Science (İnsan Hareketi Bilimi) dergisinde bu yıl yayınlanan bir makalede, Amsterdam'dan araştırmacılar futbolda bu kavramı başa takılan ve gözün baktığı yönü takip eden kızıl ötesi tarama cihazından aldıkları verilerle gösterdiler. Araştırmaya göre, kalecinin dikkatini dağıttığı oyuncular hedefe odaklanmakta daha az zaman harcıyorlar ve o yüzden daha fazla penaltı kaçırıyorlar.

Sonuç olarak kalecinin varlığını yok saymak Dünya Kupası'nda penaltı atan bir oyuncuya büyük başarı getirebilir.

Jordet ve meslektaşları son 6 yıldır, 1978'den beri düzenlenen futbolun en büyük 3 şampiyonası Dünya Kupası, Avrupa Kupası ve Amerika Kupası'nda gerçekleşen her penaltı atışının videosunu inceliyorlar. Ekip 400'den daha fazla penaltı vuruşunu inceleme altına aldı ve her bir şutta 120'den daha fazla değişken saptadı. Değişkenler futbolcunun beden dilinden vuruş öncesi rutinlerindeki zaman aralıklarına kadar sıralandı.

Jordet'nin vardığı sonuçlardan biri vuruş öncesine değil sonrasına odaklanıyor. Penaltıyı gole çeviren bir futbolcunun sevinme düzeyi diğer futbolcuları etkiliyor. Golden sonra sevinen futbolcu kendi takım arkadaşlarının gol atma şansını arttırırken diğer takım oyuncularının gol atma oranını azaltıyor.

* Sabah gazetesi The New York Times ekinden alınmıştır.

Ne Aramıştınız

''Hayata dair ne öğrendiysem futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.''
Albert Camus.

Popüler Yazılar

Zİyaretçİler

Futbol Blog. Blogger tarafından desteklenmektedir.