Futbol ; Faİr Play, Cesaret, Mücadele ve Zafer...

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Nihayet...


Geç oldu ama güzel oldu. Bence Fenerbahçe'nin 100 yılı aşkın tarihine en yakışmayan adam olan Emre Belözoğlu taraftarın büyük bir kısmınca kabul gördü, kaptan yapıldı, çok sevildi. Arkasından büyük üzüntü duyanlar bile var. Bence bu durumun 2 tane basit açıklaması var. Birinci açıklaması güzel oyunu. Taraftar güzel oynayan, takıma katkı veren oyuncuları seviyor, bu gerçek. İkinci açıklaması ise sahada taraftar fanatizminde hareket edip aşırı tepkiler göstermesi. Taraftarların sinir olduğu, küfür ettiği noktalarda devreye Emre giriyor, adeta sahadaki biz (!) gibi davranıp taraftarla bütünleşiyor, sahada taraftar kendinden bir futbolcu görüyor. Fakat Emre'nin agresifliği hiç de normal değildi, ben futbolcunun çok koşanını iyi pas atanına tercih eden birisi olmama rağmen Emre'nin sahadaki ben olduğuna kanaat getiremedim. En ufak bir olayı inanılmaz büyüten, yurtdışında futbol oynarken Türkiye'ye dönersem sadece Galatasaray'a dönerim diyen, futbolcuları, hakemleri taraftara işaret eden, hocasına, takım arkadaşlarına defalarca saygısızlık yapan, verdiği sözlerden dönen, tamamiyle antipatik bir adamdı. İyi futbolu bence bu durumu gölgelemiyor. Taraftarların büyük kısmı benim gibi düşünmüyor elbette, onlara da saygı duyuyorum fakat yarın bir gün Zokora'nın Fenerbahçe'ye transfer olduğunu düşünün, o zaman kim bize Zokora'nın baş tacı edilmeyeceğinin garantisini verecek? Taraftarlar iyi futbola bu kadar tav olmamalı diye düşünüyorum ben.

Bir de Emre'nin yeri nasıl dolacak mevzuusu... Doldurulur efendim, doldurulur. Emre bulunmaz hint kumaşı değil, ayrıca abartıldığı kadar takıma katkı veren bir oyuncu değil. Daha insaniyetlisi, daha kalitelisi (oyun anlamında) bulunur, lütfen arkasından gözyaşı dökmeyelim.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Birkaç Laf


3 Temmuz'un ardından Türk futbolu'na olan ilgim minimum düzeye indi. Anadolu takımlarının kendi aralarında oynadığı herhangi bir maçı izlediğimi zaten hatırlamıyorum da, Fenerbahçe'nin çoğu maçını izlemedim bu sene, o enteresan oldu. Hatta derbiler hariç izlediğim maç sayısı 10'u geçmez herhalde. Bu olaylar beni anormal derecede etkiledi, futboldan soğuttu. Galatasaray maçlarında bile o kadar da heyecanlanmadığımı hissettim bu sene. Her gün ortaya atılan iddialar, tutukluluk süreçleri, medyanın inanılmaz linci, ve en kötüsü iddianamede benim incelediğim ve hakikaten beni şüpheye düşüren durumlar, olaylar. Bu olayların detayına girmek istemiyorum, moralim buna müsait değil zira. Bu süreçte blogu da çok aksattım, zaten güncelleme sıklığım fazla değildi, iyice açıldı, araya aylar girdi. Son 5 ayda sadece 5 yazı girebilmişim. Tüm bu hevessizlik yüzünden işte. Yakında 1 yılını tamamlayacağımız bu süreçte birkaç ana noktaya değinmek istiyorum.

Fenerbahçe

Ben ta en başında tarafımı belli ettim. Tüm bu olaylardan etkilenmemeyi profesyonellik sağlayamaz dedim. Futbolculara, Aykut Kocaman'a aşırı tepki vermeyelim, arkalarında duralım dedim. Ben bu sözümde ne kadar durdum tartışılır, bazı maçlarda ben de kızdım hocaya. Neyse... Bizim taraftarların futbola olan ilgisi gerçekten inanılmaz. Geçen seneki, ondan önceki heyecanıyla maç seyredenler var, imreniyorum. Ben onlar kadar tutkulu değilim demek ki ya da olaylar karşısında çabuk sindim. Bu süreçte takımı inanılmaz eleştirenler olduğu gibi süreci birinci planda tutup takıma fazla laf söylemeyenler oldu. Hepsine, herkese, küfürler hariç, saygı duyuyorum. Ben bu sene fazla maç izlemediğim için Fenerbahçe'nin saha içerisinde ne yaptığına dair fikir belirtemeyeceğim, kaldı ki tüm maçları izlesem bile ne olacak, bu süreçteki belki de en önemsiz anlar her hafta izlediğimiz 90 dakikalardı.

Taraftarlar konusunda ise son olarak şunu söyleyeyim. Takımın arkasında durmak, her şartta desteklemek, her platformda herkese karşı savunmak elbetteki güzel ve taraftarlığın altın kuralları. Ama tahammülsüzlük yapmamak şartıyla. Karşındakinin de beyninin içinde bir fikir olduğunu, sen istesen de istemesen de onun senden farklı düşünebileceği gerçeğini arka plana atmadan. Diğer türlü haklıyken haksız duruma düşülebiliyor. Aynı renge gönül verdiğin adamdan ana avrat küfür yemek çok acı, ben bunu yaşadım. Körü körüne, tüm gerçekleri ikinci plana atıp sadece işine gelenleri savunmak olmuyor. Bu süreçte bizim taraftarı eleştirebileceğim birkaç nokta varsa budur.

TFF Saçmalıkları

Mehmet Ali Aydınlar dönemindeki türlü türlü saçmalıkların üzerine Yıldırım Demirören dönemindeki az ama öz saçmalıklar ülke futbolunu kaosa sürükledi. Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'nden hiçbir hukuki gerekçeye sığmayan ihracı ama buna rağmen lige devam ettirilmesi, Play-off sistemi vs. Bir şekilde MAA gitti, yerine Yıldırım Demirören geldi, YD ise kendi kendine Fenerbahçe'yi kurtarma planlarının içine girdi. Kimse Fenerbahçe'nin şike yaptığı kesinleşirse ligde kalmasını istemiyor, ama bu büyük para babaları, bu çok bilenlerin kafalarında ne tür senaryolar var bilemiyoruz. Genel kurulda değişikliği istenmeyen 58. maddeyi bir günde apar topar değiştirmeleri, Tahkim Kurulu'nun başına bu süreçte tarafını açıkça belli etmiş, tarafsızlığını kaybetmiş birisini getirmesi onun da kısacık başkanlık kariyerini eksi bakiyeye götürüyor. Allah sonunu hayır etsin.

Play-off

Fazla uzun yazmayacağım bu konu hakkında. İğrenç. Ben eski usulü istiyorum. 9 puan fark yapan Galatasaray'ın hakkı yenmedi mi bu sistemde? Aynı şey bizim başımıza gelse itiraz etmez miydik? Her şeyi geçtim, resmen takımlar arasındaki puan farkını indirip ikinci olana yeni bir şans verme oyunu bu. Sen sezon içinde misal 10 puan fark yaptığım takımı neden 5 puan farkla play-off'a sokuyorsun? Aradaki 5 puanım benim emeğim değil mi? Neden eritiyorsun? Uzun lafın kısası: tez elden son verile.

Bir sonraki yazımı ne zaman yazarım bilemiyorum. Selametle...

1 Nisan 2012 Pazar

Tam Benlik!

Benim gibi eskiyi seven, bir futbol kulübünün gol atarak değil köklerine sahip çıkarak, mazisini hatırlayarak büyüyeceğini düşünen Fenerbahçeliler için şahane bir kaynak buldum. Fenerbahçe dergisi için röportaj yapan Sibel Kurt, bu röportajları kendi internet sitesinde toplamış. Ben derginin abonesi olmadığım için tüm bunlardan habersizdim, bir sürü efsane futbolcumuzun ismini görünce epey heyecanlandım, dünden beri okuyorum. Röportaj yapılanlar arasında Lefter, Fikret Kırcan, Ogün Altıparmak, Can Bartu, Cemil Turan, Şeref Has, Şükrü Birand, Şükrü Ersoy, Alpaslan Eratlı gibi isimler var.

Site bu: http://www.sibelinsahasi.com

Röportajlar sitenin sağ köşesinde listelenmiş vaziyette. Meraklısına duyurulur.

22 Ocak 2012 Pazar

Anlamsız Olur Hayat Fenerbahçe Olmasa



Sarıyla Laciverte kurban olurum inan
Gözlerim başka rengi kör olur görmez ulan
Bir tek seni sevmişim senden başkası yalan
Gözlerim başka rengi kör olur görmez ulan
Ne güzel seni sevmek sana kanaryam demek
Anlamsız olur hayat bir gün seni görmesek
Adını söylemesek

Bizim blogun tarzı değil pek bu tip şeyler ama çok hoş, çok anlamlı bir beste.. Geçen sezon Buca deplasmanı öncesi çekilmiş bir görüntü...

21 Ocak 2012 Cumartesi

Kurtarılmak Değil, Aklanmak İstiyoruz


3 Temmuz'dan beri her gün ortaya atılan iddialar, tartışmalar, deliller ve telefon görüşmelerinin baş aktörü Fenerbahçe olmasa küme düşme kararı çoktan alınmış mıydı? Bence evet. Koskoca TFF hemen hemen her gün bambaşka bir çelişki içine düşer, küme düşmeyi kaldırmak için genel kurulu toplamak gibi bir rezillik içerisine girer miydi? Hayır. Küme düşme kararının kaldırılmasından ben bir Fenerbahçeli olarak mutlu muyum? Hayır, tersine rahatsızım. Peki bu kararı destekleyen bir Fenerbahçeli var mı? Benim çevremde bu zihniyette birisi yok. Aksine herkes bir an önce iyi ya da kötü bir kararın verilmesini, artık bu olayların sonlanması isteminde. Fenerbahçe spor kulübe de resmi olarak şike ya da teşvik priminin ve bunlara teşebbüsün cezasının küme düşürülme olması gerektiğini, puan silme ya da başka bir cezanın verilmemesi gerektiğini belirtti. Aziz Yıldırım ve Ali Koç'un ardından nihayet Nihat Özdemir de bu fikre sahip olmuş durumda. Galatasaray olayların başından beri bunu savunuyor zaten. Trabzonspor'u, Beşiktaş'ı, Ordu'su, Bursa'sı... Taraftarı, medyası, o'su bu'su... Herkes cezanın küme düşme olarak kalması fikrinde. Peki TFF ve onun başkanı Mehmet Ali Aydınlar'a ne oluyor? Neden cezaların değişmesi ya da bir seferlik affedilmesi için türlü türlü ali cengiz oyunlarına başvuruyor? Ondan başka isteyen yokken neden kendine böyle bir dert edinmiş durumda? Amacı Fenerbahçe'yi ya da alıştığımız ağızla "Türk futbolu"nu kurtarmak mı? Yoksa işin içinde çok daha derin mevzular mı var? Mesela oy kaygısına kapılan başbakan Erdoğan bu süreçte Fenerbahçe'yi kurtarmak gibi bir dert içerisine düşmüş olabilir mi? Ve Mehmet Ali Aydınlar'ı böyle saçma sapan kararlar almada "zorlamış" olabilir mi? Bence hiç de az ihtimalli bir durum değil bu.

Bence şike iddialarının tamamı deli saçması, mantıksız, aptalca şeyler değil. Bu blogda defalarca da söyledim, twitter'da da sürecin başından beri söylüyorum. Beni kuşkuya düşüren durumlar var. Normal olmayan olaylar, diyaloglar var. Fakat konumuz bu değil. Fenerbahçe bu süreçten tertemiz, aklanmış olarak da çıkabilir; pisliğin içine saplanmış olarak da... Fakat ne olursa olsun, tamamen hukuki ve sportif yargılamanın sonucunda, objektif kararlarla bu süreç sona ermelidir. Kişilerin keyfi tutumlarına, siyasi operasyonlara, ekonomik çıkarlara Fenerbahçe meze olmamalıdır. Kapalı kapılar ardında Fenerbahçe üzerinden kimse menfaat sağlamamalı, ne şiş yansın ne kebap zihniyetiyle hiçbir şekilde bir eyyama gidilmemelidir. 58. madde değişmemeli, suçlara af getirilmemeli, cezalarda azaltma olmamalı, puan silme cezası gibi aşağılık bir uygulamaya gidilmemeli. Hiçbir Fenerbahçeli bu süreçte suçlu bulunduğu takdirde affa uğramayı, kurtarılmayı istemiyor, beklemiyor ki zaten Fenerbahçe camiası buna ihtiyaç da duymamalı. Bu kulüp alt kümeye de düşse taraftarı yalnız bırakmaz, ilk günkü heyecanıyla ertesi sene tekrar ait olduğu yere döner, yine ligde fırtına gibi eser. Bundan benim şüphem yok. Hiçbir Fenerbahçeli küme düşmekten korkmamalı. İşte o zaman kaybederiz.

Son olarak; biz eyyam istemiyoruz. Objektif bir yargılamanın neticesinde cezamızı varsa çekmek istiyoruz. Kimsenin yardımına muhtaç değiliz, kimse bizim üzerimizden türlü oyunlar çevirmesin. Biz kurtarılmak değil, aklanmak istiyoruz.

15 Ocak 2012 Pazar

Lefter'e Veda


Biz bugün yalnızca Lefter'in fiziksel varlığına veda etmedik. Temiz, saygılı, herkesçe takdir edilen futbolun son temsilcilerinden birinin anısına veda ettik. Onun ne gollerini, ne çalımlarını izleyebildik ne de teknik direktörlüğünü görebildik. Lefter'e dair bildiğimiz şeyler bize anlatılanlar ve birkaç gol, çalım görüntüsünden ibaret. Yalnızca bu görüntülerden gördüklerimizle bile onun oynadığı futbolun zarafetini anlayabilmemizin yanısıra, ardında bıraktığı anılarda kendisine dair olumsuz hiçbir şey söylenmemesinden ne denli büyük bir oyuncu, ne denli büyük bir insan olduğunu anlayabiliriz. Bir nesli Fenerbahçeli yapan, Galatasaraylı'sı Beşiktaşlı'sını kendisini izlettirmek için stada dolduran, mükemmel bir futbol adamı. 85 yaşında Alex'le Büyükada'daki buluşmasında bile Fenerbahçe'sini anlatırken sesi titreyen, o günkü heyecanını hala yitirmemiş gözüken tam anlamıyla bir koca çınar. Elimde bu kadar fırsat varken onun yanına gidip elini öpememiş olmanın verdiği ağır pişmanlık duygusunu yaşatıyor bana Lefter Küçükandoyadis.

Ben Fenerbahçe konusunda muhafazakarım. Çoğu zaman atılan gol sevincine, golün kendisinden daha çok anlam veririm. Bir koşuya tav olurum. Halit Deringör Fenerbahçe televizyonunda ufak bir anısını anlatırken gözlerim dolmuştu. Lefter, İslam Çupi ve Basri Dirimlili'nin malum fotoğrafı bana her zaman mükemmel gelmiştir. Bugüne dek Fenerbahçe için çok fazla içim titredi, hüzünlendim, duygulandım ama ağladığım nadirdir. Gaziantep'i 3-0'dan 4-3 yendiğimiz maç için ağlamıştım Melih Gümüşbıçak "Rapaiç atıyor 4 oluyor" derken. En son hatırladığım geçen sene Kadıköy'deki Gaziantep maçının son dakikasında Andre Santos'un attığı gole ağlamış, sevinçten yumruğumu ısırmıştım. Ama bunların tamamını görüp yaşayıp, özümsemiştim ve bunlar bir birikimin verdiği tepkiydi. Ben bu yaşımda ne maçlarını izleyebildiğim ne de canlı görebildiğim Lefter için ağlıyorsam, Lefter Fenerbahçe için çok çok önemli bir insandır.

Şükürler olsun ki bu camia Lefter'e gerekli olan vefayı henüz o hayattayken gösterdi. Lefter Küçükandoyadis tesisleri, Lefter heykeli ve Büyükada ziyaretleri. Ona olan ilgiyi hiç azaltmadı Fenerbahçe taraftarı ve yönetimi. Bu takdir edilmesi gereken bir davranış. Aynı vefayı hayatta olan Can Bartu, Fikret Kırcan başta olmak üzere tüm efsanelere de göstermeliyiz. O zaman iyi gün taraftarı olmadığımızı belki dışarıya da anlatabiliriz.

Ruhun şad, mekanın cennet olsun Lefter. Senin anını biz hep yaşayacağız, gururla taşıdığın çubuklu formanın değerini en yüksekte tutmak için çabalayacağız. Rahat uyu.

1 Ocak 2012 Pazar

2012

Kürk Mantolu Madonna'nın Maria Puder'i yeni yılla ilgili ne diyordu? "İnsan ömrü doğumdan ölüme uzanan tek bir yoldan ibarettir ve bunun üzerinde yapılan her türlü taksimat sunidir." Ben Maria Puder kadar önemsiz bir olay olarak görmüyorum yılbaşlarını ve diğer tüm taksimatları. Raif Efendi'nin biricik sevdiğinin bakışına göre zamanı bölmesek, türlü türlü zorluklarla karşılaşırdık hayatta. Düşünsenize, "Doğum tarihin ne?" şeklindeki bir soruya "Soğuk bir kış günüydü" şeklinde cevap vermek zorunda kalabilirdik.

Fakat öte yandan, yeni yıla inanılmaz anlamlar yüklemek, büyük umutlar bağlamak da yanlış. 28 Aralık ile 29 Aralık arasındaki fark, 31 Aralık ile 1 Ocak arasındaki farka eşittir bence. Hayatımızda neler değişiyor ki temelden? Hele ekran karşısına geçip 2012'de neler olacağına dair tahminler yapan falcı ablalar ve abiler neyin kafasını yaşıyorlar merak ediyorum. Akrep burcu için 2012 "para yılı" olacakmış mesela. Ekonomik anlamda işlerimiz yoluna girecekmiş. 1 Ocak 2013'teki blogda yazacağım yazıda sizi bilgilendireceğim efendim.

2011 yılı tam anlamıyla olumsuzluklar yılıydı. Kişisel anlamda aşırı kötü olaylar başıma gelmedi ama ülkece büyük felaketlere şahit olduk. Deprem, şehitler, şike... Tekrar o günleri hatırlamak bile ürkütücü, mide bulandırıcı. Net olarak 2011 yılı kötü bir yıldı.

2012'ye girerken de dileyeceğimiz dileklerin en başında 2011 kadar olumsuzluklarla dolu bir yıl olmaması gelecektir. Daha az insan ölümü, daha az saçmalık, daha az hukuksuzluk, daha çok özgürlük, daha çok huzur ve daha çok para... Sağlıklı ve huzurlu bir yıl dileğiyle...

20 Kasım 2011 Pazar

Yakışmıyor


Ortamın şike söylentileriyle çalkalandığı bir dönemde Fenerbahçeli futbolcuların buna yeşil sahada nasıl reaksiyon gösterecekleri soru işaretiydi. Her gün yeni bir iddia ortaya atılıyor, kıyamet senaryoları beyinleri sulandırıyor, tüm futbol camiası Fenerbahçe'yi çok kötü günler beklediğine dair inandırılmaya çalışılıyordu. Futbolda motivasyon çok önemlidir. Bir futbolcunun sabah kalkma saati dahi sahadaki oyununu etkileyebilir. Haliyle 3 Temmuz'dan bu yana meydana gelen olayların Fenerbahçeli futbolcuların üzerinde sıfır etki etmesi beklenemezdi. Aykut Kocaman'ın da dediği gibi, ya mücadele gücü perçinlenip sahada varını yoğunu ortaya koyacaklardı ya da sinecek, ezileceklerdi.

Fenerbahçe ligin başından bu yana iyi oynamıyor. Ama maçtan kopmayıp, saha içerisinde hemen hemen her maçta kendine bir lider çıkarıp maçı koparmayı başarıyor. Bazı maçlarda Alex, bazı maçlarda Mehmet Topuz, Volkan, Caner, Bekir... Fenerbahçe ihtimallerden birinci olanını gerçekleştirip taraftarının da desteğini arkasına alarak büyük oranda motiveyle şu an ligin lideri konumunda.

Bu durumun ne kadar devam edeceği ise soru işareti. Mücadele gücü her maçı kazanmanıza yetmez, ayrıca her maça aynı ölçüde motive olmak da zordur. Tüm bu olaylar futbolcuların psikolojisini dağıtabilir, saha içerisinde belki de aşırı motive olmanın getirdiği garip hareketler sergilemelerine neden olabilir.

Ama bir şey var ki, 3 Temmuz'dan bu yana her Fenerbahçeli'nin ağzından düşmeyen, hatta buna bizzat futbolcuların da katıldığı, bir ortak dayanışma bilinci var. "Biz bu sene onurumuz için savaşıyoruz. Şampiyonluğumuzu sonuna kadar hak ettiğimizi herkese göstereceğiz." Ne kadar güzel. Bunu söyleyen bir oyuncu gurubunun buna uygun hareket etmesini beklersiniz. Beraber oynama duygusu. Rakibe psikolojik baskı kurma. Takım içinde olumlu hava oluşturup bunu saha içerisine yansıtma. Yedek kalınca somurtmak gibi şu dönemde yapılacak en son işi yapmama. Galibiyet, mağlubiyetten öte bir şeyleri kanıtlama çabası. Bunun gibi şeyler.

Fakat söylenenlerle görünenler arasında senkronizasyon sorunu var. Fenerbahçe'de ligin başından beri oyunculara bağlı birtakım olaylar oluyor. Stoch'un yedek kaldığı için somurtması, Özer Hurmacı'nın kendine yeterince şans verilmediğine dair ortaya çıkan haberler, Uğur Boral'ın dün akşam oyundan çıkarken üzgün bir halde olması ve Emre - Gökhan rezilliği...

"Biz tek siz hepiniz", "17'ye karşı 1", "Kutsal İttifak" tarzı zihniyeti benimsemiş bir takımın kendi içinde bu denli çatırdaması şaşılacak bir durum. Herkese karşı onur mücadelesi vereceğini söyleyen oyuncular, Türkiye'nin 4'te 3'lük kısmına bu şekilde mi mesaj verecek? Birlik-beraberlik-dayanışma olguları nerde?

Atılacak gollerin, kazanılacak maçların hatta elde edilecek şampiyonluğun bir simgeden öte bir anlam taşımayacağı ortada. O halde neden hala yedek-as ayrımı yapılıp bunlar takım olgusunun önüne geçiriliyor? Ve konuyu Emre'ye bağlayalım...

Ben Emre Belözoğlu'nu bugüne dek hiç sevmedim. Bizim takıma transfer edildiğinde bizim taraftarlar Galatasaray'a çalım esprileri yaparken ben üzülüyordum. Yetmedi, bu adamı bize kaptan yaptılar. Eh, geçmiş dönemdeki kadar da sakatlanmadı Emre. Öyle böyle istikrarlı bir oyun tutturdu, takımda en az Alex kadar önemli bir isim oldu. Taraftar da kendisine çok kısa sürede ısındı. Oyundan çıkarken "Büyük kaptan", "Emre, Emre" diye tempo tutulmaya başlandı. Ben iğrendim ama kimseye anlatamadım. Antu'da efsane sporcular bölümüne açılan Emre Belözoğlu başlığına "İyi futbolcu ama efsane olmak? Yapmayın arkadaşlar" dediğimde epey tepki almıştım.

Ama öte yandan, Emre'nin herkesin tepkisini çeken hareketlerini çoğu zaman savunuyordum. Emre'ye yapılan eleştirilerin büyük bir kısmının Fenerbahçe sevgisizliği nedeniyle yapıldığını düşünüyor, önyargılı davranıldığını hissediyordum. Ve diyordum ki, Emre Fenerbahçe'de Emre olmadı. Yıllardır böyle, karakteri bu. Yaşla, takımla, ülkeyle alakası olmayan, bilimsel bir olay. Emre'yi değiştiremezsiniz. Emre sürekli sinirlenecek, ani tepkiler verecek diyordum. Bir yandan da tepkilerinin sonlanmasını değil ama en azından azalmasını, kendisini biraz daha kontrol etmesini istiyor, gerekirse bir psikolog yardımı alınmasını ve yönetimsel bir ceza verilmesini istiyordum. Yapılmadı. Aziz Yıldırım'ın da üstün desteğiyle, Emre gitgide kontrol edilemez bir adama dönüştü. Sahada kendisine yapılan en ufak bir faule dahi aşırı tepki veriyor, rakibe sataşıyor, hakeme küfürler ediyor, hatta kendi takım arkadaşına el kol hareketleri yapıyordu. Sebebi karakterindendi elbette ama kendisine gösterilen yönetimsel desteği de göz ardı edemeyiz. Emre hiç uyarılmadı. Hep korudu onu başkan Aziz Yıldırım. Haliyle Emre daha da katlanılmaz bir hale geldi.

Eskişehirspor maçında Gökhan Gönül'e verdiği aşırı tepkiyi bugüne kadar belki rakiplere bile vermemişti. Dün tam anlamıyla çığrından çıktı Emre. Deivid'i de dövme noktasına gelmişti. Gökhan "Noldu abi, noldu ya" derken Emre takım arkadaşına karşı küfürler ediyordu. Bu olay yalnızca "Karakteri böyle, yapacak bir şey yok" diye geçiştirilemez. Mutlaka bir ceza verilmeli. Aksi halde Emre bundan daha da kötü şeyler yapabilir. Yakında Aykut Kocaman'a karşı Allah korusun küfürler edebilir. O potansiyel var bu arkadaşta.

Büyük kaptan diyen -mutlaka iyi niyetli ama- iyi futbola tav olan seyirci kitlesi de bir kez daha düşünsün. Kaptanlık, büyüklük, efsanelik yalnızca gollerden ya da iyi futboldan ibaret değil.

14 Ekim 2011 Cuma

Hiddink Başarısız Mı?


Hiddink yönetiminde Türk Milli Takımı bir değişim yaşıyor. Geldiği günden beri Hiddink'in de ağzından düşürmediği bir olay var. Türk futbolcularında müthiş bir iştah, mücadele gücü var fakat ben bunun yanına taktiksel organizasyon da katmak istiyorum diyor. Mustafa Denizli, Fatih Terim, Şenol Güneş taktik vermiyorlar mıydı? Veriyorlardı elbette. Fatih Terim motivatör, Hiddink taktisyen demek olayları kavramak açısından sığ bir görüş olabilir. Ama başarıya giden yolda Terim takımları güçlerini taktiksel organizasyonlardan ziyade abi-kardeş ilişkisi, saha içi mücadele, pres gibi olaylardan alıyordu. Yalnızca o değil milli takımın başına gelen çoğu hocanın da benzer sistemleri vardı. Hiddink de gelir gelmez bu var olan mücadele gücünün yanına taktik katmak istedi. Bu ikisini bir arada yaptı ya da yapamadı, oynanan oyuna bakarsak yapamadığını söyleyebiliriz, ama milli takım oyuncuları kısa sürede buna uyum gösteremedi. Hiddink'le ilgili eleştirilerin de çoğu bu yönde zaten. Oyuncuların yeteri kadar yardımlaşmadığı, hatta yıllarca en büyük kozumuz olan maçı son ana kadar yaşama gücümüzü kaybettiğimiz söylendi ki doğrudur.

Bana göre Hiddink dönemindeki milli takım başarısız değil. Ortada play-off'a kaldığımız gibi bir durum var ki hocaya başarısız demek bu noktada bana biraz acımasız bir yorum gibi geliyor. Ortada Letonya, Bosna Hersek gibi canlı ve yakın örnekler varken hem de. Grubumuzda Almanya gibi bir dev varken grup birinciliği hayali kurmak zaten hiç gerçekçi değildi. Hedefimiz en iyi ikinci olup doğrudan kupaya katılmaktı. Yapamadık. Vasat bir ikinci olarak play-off'a kaldık. Eğer bu eleştiriliyorsa, şöyle bir özet geçeyim ben: Almanya'ya iki maçta da yenildik ki kimseye neden Almanya'ya yenildin diye soramazsın zaten, iki maçtan çıkarılacak 1 puan bile sürpriz sayılacaktı. Kazakistan'ı her iki maçta yendik. Avusturya ve Belçika'yı evimizde yenip deplasmanda her ikisiyle de berabere kaldık. Azerbaycan'ı bir maçta yenip deplasmanda yenildik. Tek sürpriz Azerbaycan yenilgisi sanırım. Almanya deplasmanından 4 gün sonra Azerbaycan'da oynamış, maçın başından itibaren kontrolü elimizde tutmuş, 3-4 tane net pozisyon yakalamış, direk ve kalecilere takılmış, neticesinde kalemizde gördüğümüz nadir pozisyonlardan birinde golü yemiştik. Başarısız bir netice elbette ama grup maçlarında bunlar oluyor. Neyse; demek istediğim şey şu: Biz grup aşamasında kötü puanlar toplamadık. Azerbaycan yenilgisi bütün dengeleri bozdu, ama Hiddink gitmeli noktasına varan eleştirilerin tek nedeni bu eksik 3 puan olamaz. Ne eleştiriliyor? Oyunumuz. Başa dönelim o zaman.

Başta ne demiştik, Hiddink yönetiminde milli takım bir değişim yaşıyor. Oyuncuların taktik disiplinden kopmaması, aklıyla oynamaları, mücadelenin yanına strateji de koymak çabalanıyor. Sistem değişiyor yani. Sistem değişirken de böyle arızalar çıkacaktır. Organize olmak isterken çorba gibi bir takım olmamız Hiddink'in başarısızlığı değil uyum sürecidir. Tabii ortada şike mevzuuları yüzünden mental anlamda gerileyen futbolcular gerçeği de var. Bana göre eğer Hırvatistan'ı eleyip kupaya gidersek çok daha iyi bir takım seyredeceğiz.

Kötü oyunun sebepleri sadece bunlar değil elbette. Ben melek gibi bir Hiddink portresi çizmek istemiyorum. Onun da yanlışları vardı. Oyuncu tercihleri, ilk 11'ler ve oyuncu grubuna uymayan taktiksel şablonlar, ayrıca rakip analizleri ve oyun içi müdahalelerde yanlışlar yapması ya da geç yapması. Bunlar saf gerçekler. Mehmet Topuz, Necip Uysal, Olcan Adın, Serkan Balcı, Serdar Aziz, Tolga Zengin gibi isimler neden milli takımda yoklar? Kazım gibi futbolcu demeye bin şahit lazım gelen bir adam yerine Mevlüt'e neden şans verilmez? Bu gibi sorular benim kafamda mevcut. Ayrıca taktik dedik ama maçları taktik değil oyuncular kazanıyor. Nasıl motivasyonun yanına taktiksel strateji de koymak gerekliyse, tüm duyguları alınmış, yalnızca taktiğe bağımlı bir takımın da başarısız olması sürpriz değildir. Hiddink bence milli takıma iyi bir mentörlük yapamadı. Dengeyi sağlayamadı belki de. Başlarına iyi bir motivatör isteyen oyuncular da sinmiş olabilirler. Burda eleştirileri Oğuz Çetin'e de yöneltmek lazım ama uzatmayalım.

Ama Hiddink, Mehmet Ekici, Gökhan Töre gibi gurbetçilerden maksimum verim almayı başardı, hem günü kurtarmaya çalışırken hem de bir yandan takımın geleceğini kurdu. Şike yüzünden kötü günler yaşayan futbolumuzda ayakta durup play-off'a kalmamızı sağladı. Kötü oynadığımız maçlar oldu ama Fatih Terim de bu takıma Chelsea futbolu oynatmıyordu zaten. Biz kendimizi dev aynasında gördüğümüz için Hiddink'in takımından her maç %70 topa sahip olma, her maç 3-4 gol atma, Almanya'yı yenme gibi şeyler bekliyoruz. Biraz kendimizi bilsek, biraz yabancı komplekslerimizi üzerimizden atsak ortada vahim bir sonuç olmadığını göreceğiz. Ama dünya büyükse biz de büyüğüz (!) ya, Hiddink başarısız, kovun gitsin!

Twitter: http://twitter.com/zarifhareketler

8 Ekim 2011 Cumartesi

Futbol Aşkı


Yıl 1935; hangi ülke, hangi stad, hangi maç olduğu bilinmiyor ama abilerin beleştepe mantığı biraz değişik...

20 Eylül 2011 Salı

20.09.2011


Türkiye'de üç büyükler özelinde derbi maçları haricinde 30 bin civarı kapasiteli stadların asla doldurulamadığını göz önünde bulundurursak, yalnızca kadın ve çocuklardan oluşan 40.000+ kişinin Şükrü Saracoğlu Stadı'na akın etmesinin ne denli büyük bir olay olduğunu anlayabiliriz. Maçın ücretsiz olması sayının artmasına neden olmuş olabilir ama toplamda bu atmosferin dünya futbolunda eşi benzeri yok. 2,5 aydır anormal bir baskı gören Fenerbahçe camiasının erkek taraftarları birçok organizasyon yaptılar ama bayanlar ilk kez seslerini duyurabildiler. Cırtlak sesleri kulaklarımızı tırlamalamadı değil ama tüm maç boyunca susmadılar, klasik tezahüratları büyük bir coşkuyla söylediler, unutulmaz bir akşam yaşadılar/yaşattılar. Bu maç sıradan bir maç değil, bugün sıradan bir gün değil.

Genci yaşlısı, başı açığı kapalısı, sarışını esmeri, şehirlisi taşralısı; halkın her bir kesiminden binlerce kadın stadı doldurdu, bir erkek olarak da beni duygulandırdılar. Küfür etmeselerdi çok daha güzel olacaktı ya neyse...

Şu maçın bu olaydan başka nesi yazılır? Gol, galibiyet, kötü futbol, verilmeyen gol, atılan golün ofsayt olması gibi tartışmalar beni futbola çekmeye yetmiyor. Şu lanet olasıca belirsizlik süreci, sportif anlamda herhangi bir tartışma yapma hevesimi engelliyor. Ne golden ne galibiyetten zevk alabiliyorum. Tribün performansları, oyuncuların mücadelesi gibi detaylar beni heyecanlandırıyor asıl. Bugün de beni en çok sevindiren olay Issiar Dia'nın golü değil 40 bin kadın - çocuğun "Sarı - Lacivert - Şampiyon - Fener" tezahüratı yapmasıydı. Helal olsun sizlere! Fenerbahçe tarihinde size mutlaka özel bir sayfa açılacak.

Ne Aramıştınız

''Hayata dair ne öğrendiysem futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.''
Albert Camus.

Popüler Yazılar

Zİyaretçİler

Futbol Blog. Blogger tarafından desteklenmektedir.