Futbol ; Faİr Play, Cesaret, Mücadele ve Zafer...

28 Nisan 2011 Perşembe

Mourinho'nun Seçimi


3 maç içerisindeki en sönük, en beklentilerimin altındaki, en sevimsiz maçtı. El Classico'dan, daha doğrusu büyük rekabetlerden benim beklentilerim bellidir. Benim için o gerginliği sahada görmek yeterlidir, güzel futbol ikinci plandadır. Real Madrid - Barcelona eşleşmelerinde de, henüz ilk maçtan itibaren ben safımı belli etmiştim. Real Madrid'den yana olacağımı, bol gol beklemediğimi, yalnızca Mourinho'nun o sanatsal defansif kurgusunu tekrarlamasını, mümkünse de tüm maçlarda bir tık ileri götürmesini beklediğimi söylemiştim. Bu blogda değil ama sohbet ortamlarında...

İlk iki maç bu anlamda kötü değildi. İlk maçta 5-0'ın acısını dindirmek ve diğer 3 maçın öncesinde takıma özgüven kazandırmak için Mourinho Real Madrid'i geçen senenin Inter'ine çevirdi. Top rakipteyken C. Ronaldo en ilerideydi, geri kalan 9 oyuncu ise geride alanları kapatarak, rakibin tehlikeli bölgeye inmelerini engellemişti. 7-2-1 gibi bir dizilişle oynamışlardı. Kırmızı kart ve gelen golün ardından Mesut oyuna girmiş, son 20 dakika Real Madrid toparlanmış, maç 1-1 sona ermişti.

İkinci maç olan Kral Kupası maçında ise defansif anlamda Mourinho bir değişime gitmedi. Yine savunma önünü kapamışlar, yine hücumda dikine paslarla etkili olmuşlardı. İlk maçta yapamadıkları şey olan net pozisyon bulma konusunu ise bir nebze olsun çözmüşler, pasları hücum bölgesinde daha verimli kullanmışlardı. Di Maria'nın C. Ronaldo'ya attırdığı gol de, tam bir kontr-atak takımı golüydü.

Real Madrid, ya da serinin ilk iki maçı için konuşacak olursak; "Real Mourinho", bu iki sınavdan başarıyla geçti. Serinin ikinci bölümünün ilk ayağı olan Şampiyonlar Ligi ilk maçında benim beklentilerimin yükselmesinin sebebi de buydu. Mourinho Madrid'e ŞL kupasını son olarak kaldıran adam olarak geldi. 10 yıldır bu arenada kayda değer bir başarısı olmayan Real Madrid'i, yıllar sonra kupa sahibi yapmak istiyor. Bu alana daha çok yüklenmesi gerekiyor haliyle.

Geçen sezon Inter'in başındayken Barcelona'yı 3-1 yenmişler, bu maçta gayet güzel, hücum-savunma dengesini tutturmuş bir takım görüntüsü vermişlerdi. Barcelona'ya 3 gol atabilme başarını göstermişlerdi. Mourinho ikinci maçta ise popülaritesini bir kat daha arttıran o enfes savunma taktiğini uygulatmış, Camp Nou'da final biletini kapmıştı.

Yani Barcelona'yı yenebilme potansiyeline sahip bir teknik direktör olduğunu göstermişti. Ve Barcelona'nın nasıl mağlup edilebileceğini de en iyi o biliyor, bunu kanıtlamıştı. Ancak geçen gece kendi sahalarında Barça'ya karşı aldıkları 0-2'lik mağlubiyet, Mourinho'nun hanesine bir eksi olarak geçmeli bana kalırsa. Ama mağlup olduğu için değil; Messi o iki güzel golü atamayadabilirdi. Fakat maç 0-0 bitse dahi söyleyeceklerim değişmeyecekti. Hatta Messi ilk golü atmadan önce bu yazıyı kafamda kurgulamış, Mourinho ile ilgili eleştirilerimi sıralamıştım.

Sebep ? Elinde bu denli imkan varken sen hala yalnızca defansı düşünüyorsun. Şampiyonlar Ligi gibi bir arenada oynuyorsun, hem kişisel hem de takım olarak büyük hedefleriniz var, rakibin stoperi devşirme, sol beki devşirme, en önemli adamlarından biri (Iniesta) yok ve sen hücumu neredeyse 5. plana atıyorsun. Her yönde eleştiriye değer bir davranış. Yani bu turu geçebilmen için gol atmak zorundasın. Lig maçı değil ki bu. Üstelik Camp Nou'da her yönden maça 1-0 geride başlıyorsun, turu orada geçmen imkansıza yakın. Özgüvenin de bu denli yerindeyken kendi evinde gol arasana!

Ben Mourinho'dan en azından şunu beklerdim. Göbekteki üçlünün (Pepe, Alonso, Lass) pozisyonunu diğer iki maça oranla daha ileriye atmasını. En azından orta yuvarlağın orada gezinmelilerdi. Baskı merkezi ileride kurulmalı, high-line olmasa dahi savunma hattı Ronaldo'ya biraz daha yaklaşmalıydı. Ancak zihniyet aynıydı. Takım gol yememeyi düşündü, üstelik kalelerini diğer iki maça oranla daha kötü savunarak. Ancak top kendilerine geçtiğinde de tehlikeli bir atak geliştiremediler. İşin kısacası, kazanmayı hak etmediler.

Xavi'nin pas yollarını tıka, Messi ve Villa'nın topla buluşmasını mümkün olduğunca engelle, buluşmaları gerçekleştiğinde de 2-3 kişiyle blokaj yap. Temel felsefe buydu. Ancak işe yaramadı. Gecenin kahramanı yine Messi'ydi.

Ben Mourinho'yu her platformda savundum. Onun savunma anlayışını modern futbolun en iyi olarak gördüğümü, kazanmayı her daim bildiğini söyledim. Fakat bu sefer olmadı. Kazanmak için gol atma çabası içerisine bile girmediler.

Sonuç ne oldu? Barcelona deplasmanda iki gol attı. Rövanşta Camp Nou'da Real Madrid'in iki kilit ismi Pepe ve Sergio Ramos oynamayacak, ayrıca Mourinho kulübede olmayacak. Tahminim Barcelona 2'den fazla gol atarak finale çıkacaktır.

Olaya daha geniş perspektiften bakmak amacıyla, rövanş maçından sonra bu blogda bir analiz yapmaya çalışacağım. Mourinho Barcelona'yı iki maçta nasıl durdurdu? Inter'deyken yapıp da Real Madrid'deyken yapamadığı neydi? Mourinho'nun savunma sistemi daha da geliştirilip Barcelona'nın daha iyi bir antitezi üretilebilir mi? Mourinho bundan sonra daha fazla neyi değiştirebilir? Hepsi için bir maç daha...

25 Nisan 2011 Pazartesi

Bucaspor 3 - 5 Fenerbahçe


Trabzonspor’un Eskişehir deplasmanında kaybettiği puan, Fenerbahçe’nin haftaya lider girmesine olanak sağladı. Ancak rakibin minimum düzeyde olan tehditkârlığı, Fenerbahçe’nin konsantrasyonunu bozmuş. Yoksa, haftalardır rakibin mutlaka puan kaybedeceğini umduklarını söyleyen takımın fertlerinin, önlerine gelen bu fırsatı değerlendirmemekte bu denli isteksiz olmasının başka bir sebebi olamaz. Bucaspor yerine misal Ankaragücü olsaydı rakip, daha iyi bir takım seyredeceğimizden eminim.

Maç öncesi beklentiler; Fenerbahçe’nin ilk düdükten itibaren rakibi baskı altına alacağı, haftayı lider bitirmek adına uğraşacağı, bol gollü de bir galibiyet alacağı yönündeydi. Ancak Fener’in Bahçesi, ilk dakikadan itibaren yavaş oynayan, temposuz, isteksiz; rakibi yormayan bir takım görüntüsü içerisindeydi. Top belki sürekli kendilerindeydi, evet Buca’nın ileride etkili olduğu da söylenemez fakat hücumda bu kadar kısır, organizasyonsuz bir takım muhtemelen kimse beklemiyordu.

Cristian Baroni kendi vasatında, Emre biraz uğraş içerisinde, Alex isteksiz olunca top merkezden ileriye taşınamadı. Kanatlarda da durum farklı değildi. Caner her ne kadar Eskişehirspor maçının kahramanı gibi gösterilse ve bundan sonraki maçlar için banko ilk 11′de oynatılması istense de, şampiyonluğa oynayan bir takımın sol kanadında oynayacak yeteneğe sahip değil. Çok koşuyor, uğraşıyor ama çok hata yapıyor. Yani topu ayağına aldığında topu kaybetmesin de, geriye de oynasa farketmez diye içinizden geçiriyorsunuz. İleriye yönelik bir aksiyonuna da pek rastladığımız söylenemez. Gayet de vasattı İzmir’de. Sağ kanattaki Mehmet Topuz ise, hem orjininden gelen alışkanlığı hem de kendisine verilen özel rolden dolayı çoğu zaman sağ açık gibi değil de sağ iç oyuncusu gibi oynuyor. Rakibin sol kanadına destek veren oyuncusunu merkeze çekip Gökhan Gönül’ün önünü boşaltmaya çalışıyor, ona pas atıp gerisini de 77 numaranın yeteneğine bırakıyor. Bucaspor maçını sayalım ya da saymayalım farketmez; çizgiye inip orta yaptığına rastlamak pek mümkün değil. O daha çok oyun kurulurken Alex’e yardımcı oluyor. Ama olmayan futbol zekası, fırsatları değerlendirememesine yol açıyor ve takımı hücuma kaldırma becerisine sahip değil. Fiziki üstünlüğüne, mücadelesine, rakibiyle olan münakaşasına bir şey diyemem ama bir sağ açık oyuncusundan beklenen birçok şeyi de yapmıyor.

Hal böyle olunca Semih’in maçın büyük bölümünde yaşadığı verimsizliğin sebebini araştırmak kısa sürüyor. Top ileriye bir şekilde taşınamadı. Semih ileride yalnız kalınca, sürekli geriye gelmek zorunda kaldı. Fenerbahçe, tıpkı her iki Barcelona – Real Madrid maçında olduğu gibi, topu orta saha yuvarlağının 10-15 metre civarında çevirdi durdu, ileride etkili olamadı.

Yenilen 3 amatörce gol de net bir şekilde konsantrasyon eksikliğinin sonucu. Koskoca takım Musa Aydın’ı, arka direkte nasıl boş bırakır? Ya da Abdülkadir’in gollerinde Lugano – Yobo ikilisi neden bir hamle yapmazlar?

3-1′den sonra içinden şampiyonluk gitti kuşkusunu geçirmeyen taraftar yoktur. Ben de aynı şeyi düşündüm. Fakat imdada penaltı yetişti. Bana göre pozisyon penaltıydı. O el neden o kadar açık? Kayarken mecburen açık olacak diye görüş bildirenler var; e o zaman her kanat ortalarında defans oyuncuları bilerek kayıp ellerini açsınlar; ne de olsa bahane hazır!

Alex ilk önce penaltıyı çok soğukkanlılıkla güzel bir şekilde attı, ardından müthiş bir kafa vuruşuyla beraberliği sağladı. 3-3′ten sonra bu maçın çevrileceği belliydi. Ancak takımı öne geçiren golün Güiza’dan gelmesi pek de beklenmiyordu. Kendisinin oyuna girişinden sonra sağ kanada geçen Semih, Güiza’ya güzel bir pas attı, Güiza da güzel bir vücut hareketiyle golü attı. Fenerbahçe maçta ilk kez öne geçti. Ardından gelen Andre Santos golü, sos niyetineydi.

Sonuç

Bu futbolun haftaya İBBspor’a karşı yetip yetmeyeceği tartışılır; bence net bir şekilde yetmez. Fakat ben Fenerbahçe’nin haftaya bu şekilde oynayacağını sanmıyorum. Başka bir atmosfere sahip maçtı. Yaşandı ve bitti. Şimdi daha büyük konsantrasyonla, Kadıköy’de puan kaybetmek istenilmeyecektir. Ve İBB’yi yenen Fenerbahçe, bana göre gerçek anlamda şampiyonluk için avantaj sağlayacaktır.

17 Nisan 2011 Pazar

Real Madrid 1 - 1 Barcelona


Mourinho muhafazakar bir oyun tarzını seçmiş. 5-0'ın acısını dindirmek için en azından kaybetmemek lazım tabii. Kazanması halinde dahi şampiyonluk için çok büyük bir avantaj sağlamayacaktı, ama kazanmak için yapılan hücum aksiyonları, bol gollü bir mağlubiyet daha getirebilirdi. 4 maçlık serinin ilk ayağında, hem de kendi evinde yenilgiye uğraması, takımın tüm özgüvenini sıfırlar, geri kalan 3 maçın da kaybedilmesine sebep verebilirdi. Şampiyona yolunda kaybedecek bir şeyi olmayan Mourinho, Barça karşısında kaybetmemeyi seçti. Kral Kupası'nda vitesi yükseltip galip gelmek için uğraşacaklar; dahası Şampiyonlar Ligi'nde, sahiden kazanmak için oynayacaklar. Adım adım, ağır ağır, bilinçli bir şekilde maçı devam ettirdiler.

Savunma önüne Pepe destekli 3 defansif orta saha koyup Messi - Xavi - Iniesta üçlüsünün ceza yayı civarında topla buluşmasını engelledi Mourinho. Sola kilitlenen David Villa da ceza sahasına giremeyince Barcelona orta sahası, orta yuvarlağın 15 metre civarında topu çevirdi durdu. Ancak Messi gibi bir özel yeteneğe sahipler. Kale önüne bireysel çabasıyla iki kez girdi, ancak Casillas büyük kaleci nasıl olunur dersi verdi. Barcelona kanatlara orta yapmak için değil, rakibi açıp yerden etkili olmak için iniyor. Daniel Alves'in orta yaparak asist yaptığına pek rastlamak mümkün değil. Daha çok ikiye birlerle, bireysel çabalarla kale dibine iniyorlar. Geçen sezon Ibrahimovic'ın kuleliğinden faydalanmaya çalışsalar da, bunda başarılı olamadılar. Bu maçta da tıpkı geçen seneki Inter - Barcelona eşleşmelerinde olduğu gibi, Mourinho ceza sahası önünü kapayıp kanatlarda baskın ikili-üçlü savunma yapınca, Barcelona sürekli sahip olduğu topu etkin bir şekilde kullanamadı.

Real Madrid kazandığı topları Mourinho takımlarının klasiği olduğu üzre, hızlı bir şekilde kaleye indirmeye çalıştı. Rakibi birçok kez eksik de yakaladılar. Fakat Di Maria başta olmak üzere kontratak oyuncularının hedef adama (Benzema - Ronaldo) attığı paslar yerini bulmadı. Madrid'in hücumları bu şekilde eridi.

İş de duran toplara kaldı. İki penaltıdan iki golle maçın skoru ortaya çıktı. Messi kariyerinde ilk kez Real Madrid'e, Ronaldo da kariyerinde ilk kez Barcelona'ya gol attılar. Üzülen yok; özgüveni artan Real Madrid var ve Kral Kupası finali için müthiş vaadler...

2 Nisan 2011 Cumartesi

Mourinho da Yenilir


Mourinho'nun yıllardır iltifat işittiği özelliği olan
"hocası olduğu takımların kendi evindeki lig maçlarında yenilmemesi" özelliği 9 yıl sonra sona erdi. Tarihe geçen takım Sporting Gijon, oyuncu ise De Las Cuevas idi. Real Madrid, kendi evinde Gijon'a 0-1 yenilerek hem şampiyonluğa artık büyük ölçüde elveda dedi, hem de Mourinho karizmasından biraz bir şeyler kaybetti. Maçın son 10 dakikasında anormal bir Real Madrid baskısından gol çıkmadı. Madridli futbolcular hem 3 puan için, hem de teknik direktörleri için oynuyorlardı. Portekizli teknik adam en son iç saha mağlubiyetini 23.02.2002 tarihinde Porto'nun başındayken Beira Mar'a karşı 2-3'lük skorla almıştı. Aradan geçen 9 yılda Porto, Chelsea, Inter ve Real Madrid'in başında çıktığı maçlarda iç sahada yenilgi yüzü görmemişti.

Bu 9 yılda oynanan maç sayısı ise 150.

Yalnız bu maçlara kupa maçları da dahil mi bilmiyorum, bu konuda bir bilgisi olan varsa paylaşsın lütfen.

Mourinho'nun çalıştırdığı takımların iç saha performansı:

Porto ile 36 galibiyet 2 beraberlik, Chelsea ile 46 galibiyet 14 beraberlik, Inter ile 29 galibiyet 9 beraberlik, Real Madrid ile ise 14 galibiyet, 1 mağlubiyet.

1 Nisan 2011 Cuma

Inter vs. Milan | Limonlu Derbi


Inter - Milan derbisi tarihinin unutulmaz karakterlerindendir Benito "Veleno" Lorenzi. 11 sene Inter forvetini domine etmiş, 1950 ve 1954 Dünya Kupası'nda Azzurri formasını terletmiştir fakat gollerinden daha çok 1957 yılında oynanan Milano derbisindeki icraatı konuşulmuştur. Olay 1957 yılında gerçekleşiyor. İki takım da berbat bir sezon geçiriyorlar, derbinin kıymeti daha bir başka o yüzden. Kıran kırana bir maç olurken hakem Milan lehine çok tartışmalı bir penaltı üflüyor. Bütün oyuncular hakemin etrafını sarmışlar, itiraz ediyorlar. Saha karışmış, kimse ne yaptığını bilmiyor. Interli Benito Lorenzi hariç. Kenardan bir limon alıyor, iyice emiyor ve kabuğunu da penaltı noktasındaki topun dibine yerleştiriyor. Hem Milan hem Inter oyuncuları hala hakemin etrafında. Lorenzi'nin ne yaptığını gören yok, tribünler dışında elbette. Sahaya atlamaya çalışan, Lorenzi'ya Veleno yani "zehir" diye bağıran binlerce kişi var. Milan'ın sol kanadında oynayan Tito Cucchiaroni penaltıyı kullanmak için topu başına geliyor. Şimdiki topların önüne taş koysan yıkar geçer, velakin o zamankiler bu kadar aerodinamik değil. Limon kabuğu işe yarıyor, Tito Cucchiaroni penaltıyı kaçırıyor. Maçı da Inter 1-0 kazanıyor. İtalya'da mektup gönderme geleneği o zaman da var. Lorenzi 5000'den fazla ölüm tehdidi içeren mektup alıyor ama ölmek için 50 sene daha beklemek. 2007 yılında, 81 yaşındayken hastalığa dayanamayıp hayata gözlerini yumuyor.

Inter formasını giydiği 314 maçta 143 gol atmıştı Lorenzi.

LAMBUJA

MILAN - INTER
02.04.2011 - 21.45

29 Mart 2011 Salı

Türkiye 2 - 0 Avusturya


Türkiye A Milli Futbol Takımı, EURO 2012 yolunda hayati derecede öneme sahip olan Avusturya sınavından başarıyla geçti. Olası bir puan kaybında büyük bir ihtimalle havlu atacaktık ancak yetenekli ayaklar konuştu ve daha çok isteyen taraf kazandı. Artık önümüze daha umutla bakabiliriz.

Avusturya'nın geçtiğimiz günlerde Belçika'ya yenilip bizim maça final gözüyle bakmasını ben aslında çok fazla önemsemedim. Fizik olarak kötü durumda olacaklarını ve bizim de bu maça çok iyi hazırlanmış olmamızın bizi bir adım daha ileri attığını düşündüm... Tahmin edilenden daha kolay geçecek diye fikir beyan ediyordum ki öyle oldu. Zaman zaman doğal Avusturya baskısının haricinde kalemizde büyük tehlikeler görmedik.

Maça geçecek olursak.. İstekli başlayan taraf Türkiye oldu ve Belçika'yı kendi yarı sahasına itti. Topa sahip olarak ev sahibi avantajımızı kullanmak istedik lakin bu baskı pek de beklendiği gibi sürmedi ve Avusturya'nın katı defansı, hamlelerimizi kısıtladı. Geride çok iyi konuşlandılar, alanları çok iyi kapattılar ve bize boşluk vermediler. Maierhofer'in ileride tek kaldığı 4-5-1 dizilişiyle orta sahada agresif oynadılar. Hücumu çok fazla düşünmediler ve ilk olarak bizi durdurmayı seçtiler. Bununla birlikte biz oyun kurarken ileride çok sıkı ve seri preslerle defanstan top çıkarmamızı zorlaştırdılar. Stoperlerle Selçuk arasındaki mesafe bu yüzden çok kısaldı zira pas bağlantılarını kestiler. O yüzden Selçuk pasla oyun kuramadı, sürekli uzun top atmak zorunda kaldı. Ancak bu hava toplarını alacak net bir santrfor olmayınca hücumlar sürekli kanatlara yığıldı. Sol kenarda Hakan Balta - Arda uyumu vasatın üzerindeydi ve en azından bir birliktelik oluşturdular. Ancak aynı uyumu sağ kenar için söylemek zor. Gökhan Gönül ilk yarıda çok silikti ve sağ kenar hücumları Hamit'in üzerine yığıldı. Ki, ilk yarıdaki golun haricindeki en net pozisyonumuzu da Hamit'in bireysel çabası sayesinde bulduk.


Avusturya beraberlik için gelmiş, bu çok kısa bir süre içerisinde belli oldu. Defansif anlamda geçen senenin Inter'ini andırıyorlardı. Tek santrforu ileride bırakmışlar, geri kalan oyuncularıyla 40 metrede bizi savunuyorlardı. Hücumdaki alternatifleri ise çok kısıtlıydı. İlk opsiyon olarak kenar ortalarıyla Maierhofer'i bulmaya çalıştılar. Normaldir, 2.02'lik golcünüz varsa kullanmak istersiniz. Ki birkaç kez de kafa vurma şansını elde etti ama Ercan Taner'in dediği gibi bir Koller ya da Klose değil... İkinci seçenekleri ise hızlı hücumlarda orta saha elemanı olan Alaba'nın hızından yararlanıp onun sürpriz koşularından pozisyon üretmekti. Alaba hızını kullanarak defansın dengesini iki sefer bozdu, biraz daha dikkatli olsa golü de atabilirdi ama olmadı.

Özetle, Avusturya'nın hücum planı işlemedi, maçın, özellikle de ilk yarının, 40. dakika hariç, hiçbir bölümünde organize gelemediler. İlk organize hücumlarını 39. dakikanın bitimine yakın bir vakitte yaptılar. 7 oyuncusu birden bizim ceza sahası civarımızdaydı rakibimizin ve yaklaşık 1 dakika süren bir set oyunu oyunadılar ama bundan da sonuç çıkmadı.

Oyun sıkışmıştı. Avusturya iyi kapanıyordu. Ama devreye Arda'nın fırsatçılığı girdi. Hakan Balta'nın güzel taç atışını iki bilek hareketiyle değerlendirdi ve takımı çok kritik bir anda öne geçirdi.

Ardından değişen pek bir şey olmadı. Maç golden önceki seyrinde devam etti.


İkinci yarının başından itibaren başlayıp 70. dakikaya kadar süren "doğal" Avusturya baskısını normal karşılamak lazım ama bizim neden bu kadar kolay çözüldüğümüzün cevaplanması gerekir. Skoru korumak adına geriye yaslanmamızı ve bunun neticesinden Avusturya'nın biraz daha iştahla oynamasını kabul ediyorum, fakat skoru korurken bu kadar düzensiz oynamamız çok şaşırtıcı. Daha dengeli bir şekilde geriye yaslanmamız gerekirdi. Maç kısır geçiyordu ama Avusturya'nın direnci artıyor, üst üste birkaç korner kazanıyordu. Bu 20-25 dakikalık bölümü iyi analiz etmek gerekir. Allah'tan devreye Semih değişikliği girdi de maç koptu. Müthiş bir orta saha pası attı, Gökhan Gönül aynı güzellikte vurdu ve maç orada bitti. Semih golden önce Nuri'ye de çok şık bir pas atmıştı ama yan hakem yanlış bir kararka ofsayt gerekçesiyle oyunu durdurmuştu. Bu kadar kısa sürede maçın seyrini bu kadar değiştiren bir yedek oyuncumuzun olması büyük şans.

Semih'in en büyük özelliği, orta saha ile forvet bölgesindeki sentezlemeyi müthiş bir şekilde başarabilmesidir. Formda olmadığı zamanlar haricinde, oyuna sonradan girdiği her maçın seyrini bir şekilde değiştirmiş, oyuna hareketlilik getirmiştir. Çünkü çok zeki bir oyuncudur. Fenerbahçe'de Alex'in yokluğunda onun boşluğunu en iyi şekilde doldurabilecek nitelikte bir oyuncudur. Uğur Meleke'nin güzel deyimiyle, Semih de Souza'dır... Geriye gelir top alır, duvar pası yapar, oyunu geniş bölgeye yayar, uzaktan şut çeker ve kafa toplarına çok hakimdir. Ve bana göre bu ülkede Burak Yılmaz'la birlikte sahte 9 numara oyununu en iyi oynayan oyuncudur. (Kısmet olursa bu sahte 9 numara olayına detayıyla inmeye çalışacağım bu blogda, biraz daha zaman lazım.)


Ekstralar:

Neden bu kadar yavaş oynuyoruz? Kadro olarak çok fazla yaşlı oyunculara sahip değiliz. Fiziksel olarak da yıpranmamış olmamız lazım, bu takım 1 haftadır kampta. Ancak çok hantal oynuyoruz, işin kötü tarafı set hücumunu da pek beceremiyoruz. Daha kuvvetli rakipler karşısında ciddi zorluklar, tıkanmalar yaşayacağız bence.

Mehmet Ekici'yi beğendim. Soğukkanlı, ayaklarına hakim ve pasları yerli yerinde. Biraz daha zaman geçtiği takdirde bu takımım hücumda beyni olabilir.

Nuri Şahin hücumda pek fazla gözükmedi, bana göre biraz daha risk alsa hiç fena olmazdı. Ama dikkat çekmeyen bölgelerde çok güzel hamleler yaptı, güzel bir defansif orta saha işlevi gördü.

Dizilişimiz

Türkiye bugün 4-3-3 dizilişiyle oynadı. Diziliş birçok şeydir ama her şey değildir. Maç kazanma stratejinizin temel noktasını dizilişlerden başlatırsınız ama ne kadar güzel dizilirseniz dizilin bu maç kazanmanıza yetmez. Sistem ve taktiksel organizasyonlar (Kısmetse bu bilgi kirliliğiyle ilgili de bir şeyler yazmaya çalışacağım; diziliş, sistem, taktik vs. ) sizi hedefe götürür. Hiddink elindeki kadrodan çıkarılabilecek en uygun kadrolardan birini çıkarmış. Yalnızca santrfor Burak Yılmaz tercihini beğenmedim, bunun tutmayacağı belliydi.

Orta üçlüde Selçuk - Nuri ikilisi daha geride, Mehmet Ekici ise ofansif orta saha rolündeydi. Oyun kurulurken Selçuk stoperlerden pas alıyor, Nuri orta saha yuvarlağının ilk diliminde hazır bulunuyor, diğer dilimin etrafında da Ekici geziniyordu. Kanatlarda Hamit - Arda, en uçta ise Burak. Yetenekli ayaklar, müthiş oyun kurucular.

Bana göre 4-2-3-1 ile 4-3-3 dizilişleri arasında çok büyük bir fark yoktur. Temel nokta ofansif orta sahalarından bulunduğu konumdur. Bu orta saha elemanı eğer gerideki iki elemana yakın oynuyorsa bu diziliş 4-3-3'e daha yakındır. Kanat oyuncularının orta saha nitelikleri taşıyıp taşımadığı da önemli elbette. Hamit ve Arda 4-2-3-1'in kanat elemanları fakat biz bugün merkezi ileride kurduğumuz için kanatlar dibe daha çok yaklaştı.

Ofansif orta sahalardan bahsediyorduk. Misal Alex'li Fenerbahçe 4-2-3-1 oynuyor. Alex, Emre ve Selçuk'a defansif anlamda yardım etmiyor. Onun açığını ise biraz da Aykut Kocaman'ın isteğiyle kanatlardaki Topuz - Dia ikilisi kapatıyorlar. Ama bugünkü Türkiye'nin dizilişinde Mehmet Ekici Alex misali ikinci forvet olarak değil, ortadaki üçlünün bir parçasıydı. Geriye de yardım etti.

Sonuç1 (Diziliş): 4-3-3 oynuyoruz ve kanat oyuncularımızın çok yönlülükleri sayesinde birçok tek santrforlu dizilişe geçebiliriz. 4-2-3-1 ve 4-3-3 arası esnek bir dizilişte oynayabiliriz.

Sonuç2 (Maç): Hiddink bir yandan Avrupa Şampiyonası'nın planlarını kurarken diğer yandan geleceğin takımını kuruyor. Bu maça bir dönüm maçı olarak bakılabilir. Hem gruptaki konumumuzu kaybetmedik, hem de Mehmet Ekici'yi daha iyi tanıma fırsatı bulduk. Artık uzun bir süre rahat edebiliriz.

20 Mart 2011 Pazar

Duyarlı Valencia


Japonya'daki deprem ve sonrasında oluşan tsunami malum. Büyük bir felaketti... Yası futbol sahalarında da tutuluyor. Her ülkede maç başlamadan önce saygı duruşunda bulunuluyor. Valencia ise işi biraz daha ileriye götürmüş. Sevilla karşılaşmasına forma isimlerinin Japonca yazılmış versiyonuyla çıktılar. Güzel, estetik, tebrik edilesi bir düşünce...

Not: İlk fotonun üzerine tıklanıldığında daha net bir görüntü ortaya çıkmakta.

19 Mart 2011 Cumartesi

"The Others"


Türkiye'nin 4'te 3'lük kısmından bir vatandaş... Fenerbahçe'ye karşı Galatasaray'ı desteklemeni anlarım da, TS forması giyip, Galatasaray ipliğini kafana asıp TT Arena'da maç seyretmenin mantığı nedir yahu?..

Mekan Ayırt Etmiyoruz!


Şu maçın nesi yazılır? Şu anki duygularımı ifade edecek kadar güçlü bir kalemim maalesef yok. Şu an yalnızca bir resim ve bu resim altı yazısıyla idare edelim.. Belki başka zaman, başka bir kafayla, güzel bir yazı gelecek buraya...

Aleex! Sen Allah'ın bir lütfusun!

17 Mart 2011 Perşembe

Fenerbahçe İle Galatasaray Beraber Büyüdüler

İkisi de 100 yaşını devirdiler, sürekli birbirini yenmeye çalıştılar. Biri önce geçince diğeri onu yakaladı, rekabet onları büyüttü. Galatasaray ve Fenerbahçe, futbolumuzun da tarihini yazdı.

Ali Sami Yen

Mekteb-i Sultani'de edebiyat öğretmeni ders anlatırken birkaç arkadaş kafa kafaya vermişti; haylazlık peşindeydiler ve bir futbol takımı kurmaya kara vermişlerdi! Reisleri Ali Sami Yen rotalarını şu sözlerle açıklamıştı: "Maksadımız, İngilizler gibi toplu halde oynamak, bir renge ve isme malik olmak, Türk olmayan takımları yenmektir." O gün aylardan ekim, yıllardan 1905'ti. O sınıfta Galatasaray kurulmuştu.

Ziya Songülen

İstanbul'da İngilizler, Rumlar ve Fransızlar futbol oynarken Anadolu yakasındaki başka gençler de meşin yuvarlağın peşinde koşmak istiyorlardı. Önce 1899'da, sonra da 1902'de kulüp kurmaya çalışmışlar, hükümet tarafından engellenmişlerdi; 1907 ilkbaharında kimse karşılarında duramayacaktı. Ziya Songülen, Ayetullah Bey ve Necip Okaner'in önderliğinde, Kadıköy ilk Türk takımına; Fenerbahçe Futbol Takımı'na kavuşmuştu.

Bugün arkalarında yüzlerce maç bırakan Fenerbahçe ve Galatasaray böyle kurulmuşlar, uzun bir süre İstanbul Ligi'ni domine eden yabancı ve azınlık takımlarına karşı ortak hareket etmişlerdi. Hatta 1911-1912 sezonu öncesinde iki takımın birleşmesi bile gündeme gelmişti. Bazı Avrupa takımlarına karşı ortası sarı, bir tarafı lacivert, diğer tarafı kırmızı forma giymiş karmalar da oluşturmuşlardı. Galatasaray Avrupa turnesine çıktığında Fenerbahçe'den Zeki Rıza Sporel, Nedim Kaleci, Cafer Çağatay, Galip Kulaksızoğlu ve Bekir Refet'i kadrosuna eklemişti. Bu arada kendi aralarında da 1914'e kadar yedi maç yapmışlar ve Galatasaray bunları gol yemeden kazanmıştı. 4 Nisan 1914'te tarih değişti ve Fenerbahçe, İstanbul Ligi'ni sürekli kazanan Galatasaray'ı yenmeye başladı. Bu en büyük derbimizin doğuşu oldu.

İki takım Türkiye 1. Profesyonel Futbol Ligi kurulana kadar 160 kez karşılaştılar. Bu dönemde iki kulüp de kendi efsanelerini yarattı. Eski başbakanlardan Şükrü Saracoğlu 16 Mart 1934 ile 15 Ekim 1950 tarihleri arasında Fenerbahçe'ye en uzun süre başkanlık yapan isim oldu. Bugünkü stadın onun ismini taşıması tesadüf değil; o stadı Fenerbahçe'ye o kazandırdı.

Kadıköy'de yeşil sahalarda da bir efsane vardı; Zeki Rıza Sporel 19 yıl sarı lacivertli formayı giydi. 332 maçta 470 gol attı. "Üstat", Beşiktaş'a, Galatasaray'a ve Finlandiya Milli Takımı'na bir maçta dörder gol atmayı başardı. Aynı dönemde Cihat Arman, Fikret Arıcan, Şükrü Ersoy, Halit Deringör, Basri Dirimlili, Mehmet Ali Has, Galip Kulaksızoğlu diğer Fenerbahçe yıldızlarıydı.

Fenerbahçeliler kendi efsanelerini yaratıp tarihlerini yazarken Galatasaraylılar da boş durmuyorlardı. Kulübün 1 numaralı kurucu üyesi ve başkanı Ali Sami Yen, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Başkanlığı yapacak kadar spor aşığı bir insandı ve Türkiye Milli Futbol Takımı'nın da ilk çalıştırıcısıydı. Onun da ismi Mecidiyeköy'de yaşıyor. O dönemin birçok Galatasaray efsanesi arasında Baba Gündüz Kılıç'ın yeri ayrıdır; Beşiktaş'a 20, Fenerbahçe'ye 9 gol attı. 30 Haziran 1940'ta Beşiktaş'ın Baba Hakkı'sının da oynadığı maçta üçü ayakla, ikisi kafayla olmak üzere beş gol atarak tarihe geçti.

Türkiye 1. Profesyonel Ligi kurulunca bu iki dev kapışmak için bambaşka bir arena bulmuş oldu. İlk üç şampiyonluğun ikisini Fenerbahçe, birini Beşiktaş aldıktan sonra Galatasaray fırtınası esmeye başladı. Gündüz Kılıç idaresindeki Cim Bom, 1961-1962 ve 1962-1963 sezonlarını birinci bitirmeyi başardı. İkinci şampiyonluklarını kazanırken uzun yıllar kırılamayacak, kırılması da bir başka Galatasaraylı futbolcuya nasip olacak bir rekora imza atan bir oyuncuları vardı; Metin Oktay 22 maçta 38 gol atarak 1960'lı yılların en büyük Galatasaraylı futbolcusu olmuştu.

Metin Oktay'ın ağları delen golü

"Naci'yi geçtikten sonra çok dar açıdan kaleye vurmak zorundaydım. Başımı kaldırım, bütün kuvvetimle vurdum. Özcan köşeyi kapamıştı, ama top Fenerbahçe kalesine girdi. Golden sonra arkadaşlarımın kucağındaydım. Topun ağları deldiğini sonradan öğrendim." diye anlatmıştı Metin Oktay efsanevi golünü. Taçsız Kral altı kez gol kralı olmayı başardı: 15 sene oynadığı Galatasaray'a 217 gol armağan etti; bunlardan 18 tanesini sarı lacivertliler kabullenmek zorunda kaldı!


Ordinaryüs Lefter Küçükandonyadis

Lig Fenerbahçe için çok güzel başlamıştı. İlk ve üçüncü şampiyonluğu aldılar, Galatasaray'ın dublesi sırasında solunlandılar, iki kez arka arkaya birincilik tatılar ve 1967-1968 sezonunu şampiyon tamamladılar. Profesyonel ligin ilk altı sezonunda forma giyen Lefter Küçükandonyadis beş sezonda takımının en golcü ismiydi. Onu bir başka efsane Can Bartu anlatıyor: "Tek başına bir takımdı. O iyi oynadığı zaman hiçbir rakip onu durduramazdı. Topu istediği yere atardı. Frikikleri, penaltıları önlenemezdi. Rakiple dalga geçerdi." Ordinaryüs, 16 yılda 615 kez giydiği Fenerbahçe formasıyla 423 resmi gol attı. Sar kırmızı ağların tozunu 18 kez aldı. Milli takımda 50 maç oynayan ilk futbolcu oldu.

Lefter ve Can saha içinde Fenerbahçe rüzgarı estirdikten sonra kulübü efsane bir başkan devraldı. Faruk Ilgaz 20 Mart 1966-24 Şubat 1974 yılları arasında hem tesis hem sportif açıdan Fenerbahçe'ye çok şey bıraktı. Onun zamanında sarı-lacivertliler beş kupalı 1967-1968 sezonunu yaşadılar, Avrupa Devi Manchester City'i elediler, iki kez şampiyon oldular. Ilgaz'ın teknik direktörlük görevini verdiği Ignac Molnar, kulüpte üçüncü kez görev almış ve beş kupayı 1967-1968 sezonunda kazanmıştı. Molnar Fenerbahçe tarihinin en çok kupa kazanan teknik adamıdır: Yedisi resmi olmak üzere toplam 14 kupa!

1970'ler bir üçlemeyle, Türkiye Ligi'nin ilk üst üste şampiyonluk kazanma başarısıyla açıldı. İngiliz teknik direktör Brian Brich'ün 4-3-3 oynattığı Galatasaray 1970-1971, 1971-1972 ve 1972-1973 sezonlarını şampiyon tamamladı. Kalede Yasin, forvette Özdenak kardeşler takımı sırtlamışlar, yanlarına da "Çizgi" Metin Kurt, Tuncay Temeller, Mehmet Ooğuz, Bülent Ünder gibi isimleri alıp zaferlere koşmuşlardı ama 70'lerin ikinci yarısı oldukça kurak geçecekti. O günlerde kulübün başında Selahattin Beyazıt vardı. 18 ocak 1969'da göreve gelmiş, dört kez kongre kazanarak tarihe geçmişti. Beyazıt üç lig şampiyonluğunu kazanmakla yetinmedi, Galatasaray'ın geleceği kabul edilen Riva arazisini de kulüp malvarlığına eklemeyi başardı. Faruk Ilgaz takımın başına Valdir Pereira Didi'yi getirerek sarı-kırmızıları durdurmayı başardı. Pele ile birlikte Dünya Kupası kazanan, futbolu 1967'de bırakan Didi'nin 1972 Haziran'ında Türkiye'ye gelmesi büyük ilgi uyandırdı. Dahası; Fenerbahçe'nin genlerine Brezilya aşısı onunla yapılmış oldu. Takım yepyeni bir yıldıza kavuşmuş oldu: Cemil Turan.

Fenerbahçe, Lefter ve Can'dan sonra forvette sıkıntı yaşamadı. Karşıyaka'dan alınan Ogün Altıparmak dört şampiyonlukta takımın golcüsü olmayı başarmıştı. 1970-1971 sezonunda gol krallığını kazanan yıldız oyuncu, yerini Cemil Turan'a devretti. Dört sezon takımın en golcüsü olan Cemil'in Fenerbahçe'ye gelişi de başlı başına bir derbi golüydü! İstanbulspor Aralık 1972'de O'nu Galatasaray'a satmaya kalmışmış, ama o günlerde 25 yaşında olan Cemil, "Fenerbahçe'den başka bir takımda oynamam." diyerek kendini sarı lacivertlilere transfer etmişti. Daha ilk Galatasaray derbisinde gol atmayı başardı, üç kez gol kralı oldu, Galatasaray ağlarını toplam 14 kez sarstı. 1970'lerin Fenerbahçe'sinde Ziya Şengül, Osman Arpacıoğlu, Ercan Aktuna, Ilie Datcu, Cem Pamiroğlu, Raşit Çetiner, Engin Verel gibi isimler vardı.

Alpaslan Eratlı şampiyonluk kupasını kaldırırken...

Bir önceki yıl Galatasaray şampiyonluk orucuna girerken Trabzonspor ligi domine etmişti. Çalkantılı günler geçiren Fenerbahçe, 12 Nisan 1981'deki kongesinde yepyeni bir başkan buldu: Ali Şen. Efsane başkan yeni sezonda takımın başına Branko Stankoviç'i getirdi ve takım beş kupayı birden müzesine götürdü. Stankoviç'in, golcüsünü ileride tek başına bırakarak maç kazandıran sistemi 1980'lerin başına iki büyük futbolcu yarattı. Fenerbahçe formasıyla 134 gol atan Selçuk Yula iki kez de gol krallığını kazandı. Takım kaptanı Alpaslan Eratlı'ysa liberoda tarih yazmıştı. Beş kupa kazanılan sezonun sonunda Stankoviç futbolu bırakma kararı alan Alpaslan için Ali Şen'e şöyle dert yanmıştı: "Takımımın iki beyni var. Biri Osman, diğeri Alpaslan. Osman Trabzon'a gidiyor, ne olur söyleyin, Alpaslan bir yıl daha oynasın." Ancak Alpaslan Eratlı zirvede bırakmayı tercih edecekti.

Sarı kanaryalar coşkulu bir başka sozon için 1988-1989'u bekleyecekti. Başkan Tahsin Kaya, teknik direktör Todor Veselinoviç'ti. Hala kırılamayan 103 gollük rekorla şampiyon oldular. Yıldızlarsa saymakla bitmeyecek gibiydi. Toni Schumacher, Rıdvan Dilmen, Aykut Kocaman, Hakan Tecimer, Turan Sofuoğu, Hasan Vezir, Müjdat Yetkiner ve Nezihi Tosuncuk takımı uçuracak ve unutulmaz 4-3'lük Galatasaray zaferini taraftarına yaşatacaktı. Aykut o sezon Galatasaray'a gol atmaya başlamıştı; toplamda 13'ü bulacaktı.

Galatasaray ise beklemedeydi. Son şampiyonluk 1973'te yaşanmış, ardından kuraklık başlamıştı. Fatih Terim gibi bir kaptan hiç şampiyonluk görmeden Galatasaray'da 11 yıl futbol oynamıştı! Makus talihi değiştirmek başkan Ali Tanrıyar'a kısmet oldu. Almanya Milil Takımı'nın ünlü teknik direktörü Jupp Derwall takımın başına getirildi, kendisine sabredildi ve özlenen gün 7 Haziran 1987'de geldi. Bu bir sonuç değil, başlangıçtı. Derwall tohumları atmış, geleceğin Galatasaray'ı kurulmuştu. Bir sonraki sezon Derwall'in yardımcısı Mustafa Denizli başa geçecek, önce şampiyonluk, sonra da Şampiyon Kulüpler Kupası'nda yarı final görecekti. O unutulmaz Neuchatel Xamax ve Monaco maçları da Denizli idaresinde kazanılacaktı.

Tanju Çolak

O günlerde Cüneyt'ten Erhan'a, Prekazi'den Uğur'a Galatasaray birçok yıldızı barındırıyordu ama bir tanesi oldukça farklıydı. Tanju Çolak 1987-1988 sezonunda 38 maçta 39 gol atarak Metin Oktay'ın bir sezonda en çok gol atma rekorunu kırdı. Üstüne Avrupa Gol Kralı oldu ve France Football dergisinin Altın Ayakkabı ödülünü kazandı. Tanju Fenerbahçe kalesini de 14 kez ziyaret etti.

Galatasaray'ın bu başarılarını ya da Fenerbahçe'nin 103 gol atan futbolunu 1990'lara taşıyacağı düşünülüyordu ancak araya Gordon Milne'in Beşiktaş'ı girdi. Üç sezonun ardından sarı kırmızılılar yeni bir Alman çıkartması yaptılar. Karl Heinz Feldkamp, yanına Falco Götz ve Reinhard Stumpf'u alarak takımın başına geçmişti. Kurduğu Alman sistemi iki yıl üst üste şampiyonluk kupasını Galatasaray'a getirdi ama "Altın Çağ"a imzayı atan isim Fatih Terim oldu. Terim'le Galatasaray 90'ların ikinci yarısında dört yıl üstüste şampiyon olarak rekor kırarken, UEFA Kupası'nı da müzesine götürüyordu. Bülent Korkmaz tüm başarılarda yer alırken yanında Hakan, Hagi, Popescu, Taffarel, Ilie, Okan, Suat, Emre, Ümit, Hasan gibi isimler vardı.

Aynı dönemse Fenerbahçe için kâbustan beterdi; sarı lacivertliler 1990'lı yıllarda sadece bir şampiyonluk görmüşlerdi. Ali Şen kötü gidişi durdurmak için gelmiş ve 80'lerdeki gibi hareket ederek takımı hemen şampiyon yapacak bir teknik direktörle anlaşmıştı. Brezilya'yı 24 yıl sonra ve Pele'siz Dünya Şampiyonu yapan Carlos Alberto Parreira, Uche-Högh'le savunmayı, Oğuz-Kemalettin'le orta sahayı, Boliç-Atkinson'la forveti kaplamış ve şampiyonluğu yakalamıştı. Boliç, Galatasaray derbilerinde 10 gol atmayı başardı.

Belki şampiyonluk olarak kısır bir dönemdi 1990'lar ama Fenerbahçe'ye bambaşka bir şans getirmişti. 15 Şubat 1998'de Aziz Yıldırım bir oy farkla başkanlığı kazandı ve sonrası 2000'lerde çorap söküğü gibi geldi. Başarısız geçen üç sezon sonra Yıldırım tartışılan bir kararla adı Galatasaray'la özdeşleşmiş Mustafa Denizli'yi takımın başına getirdi. O yıl Kennet Anderson, Rapaiç, Revivo, Yusuf, Rüştü, Abdullah gibi isimlerle gelen şampiyonluktan sonra Yıldırım hızla yoluna devam edecekti. Fenerbahçe'yi şampiyon yapan ilk Türk teknik direktör olan Mustafa Denizli ise yarım sezon sonra gözden düşecekti.

Alex de Souza

Yıldırım, Fenerbahçe Stadı'nın her şeyini değiştirdi, 55 bin kişilik Şükrü Saracoğlu Stadı doğdu. Başkan, ekonomik olarak çok güçlü bir Fenerbahçe yaratırken dört şampiyonluk kazandı. 2000'lere damga vuran Christop Daum'un Fenerbahçe'sinde başroller Pierre van Hooijdonk, Alex de Souza, Aurelio, Deivid, Semih ve Tuncay'ındı. Daum sonrası bir başka Brezilya efsanesi Zico da Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final görerek kulüp tarihine geçiyordu.

Hakan Şükür

Galatasaray'sa 1980'lerde yakaladığı, 1990'larda zirveye çıkarttığı istikrarı bir kenara bırakmıştı. Fatih Terim sonrası takımın başına Mircea Lucescu gelmiş,Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final ve bir şampiyonluk görmesine rağmen takımdan gönderilmişti. Eric Gerets'le gelen mucizevi şampiyonluğu iki yıl sonra bu kez teknik direktörsüz kazanılan bir başka şampiyonluk izlemişti. Hakan Şükür Türkiye'ye dönüp, Metin Oktay'ın ligde attığı 217 gollük rekorunu kırmış, Ümit Karan, Jardel, Mondragon, Emre Aşık, Ergün, Ayhan ve Arda Turan takımın 2000'lerdeki yüzü olmuştu.

Biri bir lisenin arka sıralarında, diğeri bir semtin arka sokaklarında kuruldu. El ele verdiler, büyüdüler, önce dost, sonra rakip oldular. Şampiyonluklar, yıldız futbolcular, tribünler, kupalar için kapıştılar; gün geldi taraftarlar onlar için kavga etti. Biri büyüdükçe diğeri ona yetişmek için çalıştı ve daha da büyüdü. Arkalarında dört yüze yakın derbi bıraktılar ve biliyoruz ki bu sayı binleri bulacak. Dostlukları da rekabetleri de hiç bitmeyecek.

Kavgasız gürültüsüz, dertsiz tasasız, kartsız, küfürsüz ve seyrine doyum olmayan akıcılıkta bir derbi olması dileğiyle...

16 Mart 2011 Çarşamba

FB - GS Arasındaki Unutulmaz Maçlar

Arkalarında bıraktıkları 100'ü aşkın profesyonel lig derbisi bulunuyor. Belki hepsi kendi çapında unutulmaz ama bazıları var ki akıllardan hiç çıkmıyor. Her biri bir efsane, her biri olay, her biri tam anlamıyla Fenerbahçe - Galatasaray...

Galatasaray 1 - Fenerbahçe 0

28 Aralık 1980



Galatasaray, Fenerbahçe'yi son kez beş yıl önce yenmişti. Artık kazanmalıydılar. Tek golün atıldığı, direklerin dövüldüğü maçta hakem Güngör Tuncer ise adeta sahada yoktu. Karşılaşmada sayısız kavga çıktı. Öyle ki Fatih Terim, İsa ile kavgasını ayırmaya çalışan sivil polisi bile yumrukladı da Beşiktaş karakolunu ziyaret etmeden evine dönemedi!

Fenerbahçe 1 - Galatasaray 4
11 Nisan 1993



Gütschow'ün golüyle yedinci dakikada öne geçmiş Galatasaray'ın 43'te Mert'in atılmasıyla ikinci devre çökeceği düşünülmüştü. Öyle olmadı! Tugay ve Hakan Şükür, Kadıköy'de sahneye çıktılar, farkı getirdiler. Sonuç, sinirli Fenerbahçeliler'in Dereağzı Tesisleri'ni basıp önüne gelen sarı-lacivertli futbolcuyu tartaklaması oldu.

Galatasaray 2 - Fenerbahçe 1 - 1 Aralık 1990
Fenerbahçe 2 - Galatasaray 0 5 Ekim 1991



Başka bir futbolcu yoktur ki arka arkaya iki sezonda iki ayrı maçta iki derbide ikişer gol atmaya başarsın... İşte o futbolcu Tanju Çolak! Önce sarı kırmızılı formayla 67 dakika 10 kişi oynayan takımına maçı kazandırdı; ardından rakibe transfer oldu, daha ilk resmi derbisinde galibiyeti bu sefer yeni takımına armağan etti. Tanju Çolak böylece, Türk futbol tarihinin en önemli derbi golcüsü olarak adını yazdırdı.

Galatasaray 2 - Fenerbahçe 2

21 Eylül 2003




İki kez öne geçti Fenerbahçe, iki kez bir dakika sonra rakibini yakaladı Galatasaray. İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadı'ndaki maçta Türk futbol tarihinin rekor miktardaki 70 bin 125 seyircisi dört kafa golü seyrederken, hakem Muhittin Boşat'ın karşılıklı iki penaltıyı es geçmesini ıslıkladı. Fenerbahçe'nin gollerini Kemal ve Van Hooijdonk atarken, aynı onura Arif Erdem ve Hakan Şükür'ün ensesi ulaştı!

Fenerbahçe 5 - Galatasaray 2
22 Nisan 1992



Derbiden geriye özellikle dört isim kaldı. Fenerbahçe'nin gollerini üçe iki bölüşen Tanju ve Aykut, attırdığı goller ve yarattığı penaltıyla Şeytan Rıdvan, sahada rakiplerini ve eski takım arkadaşını kovalayan, yerlere yatıran kaleci Hayrettin. Oysa ikinci devrenin başında skoru üç farktan Erdal'ın çabalarıyla 3-2'ye getiren sarı kırmızılar maça ortak olabileceklerini düşünmüşlerdi. Olmadı, Stumpf ve Kosecki'nin gördüğü iki kırmızı kart ve beş golle evlerine uğurlandılar. Bir de Hayrettin'in kaçan penaltı sonrasında Rıdvan'ın boğazına sarılmasının, Tanju'ya kafakol çekmesinin acısını yanlarında götürmek zorunda kaldılar.

Galatasaray 4 - Fenerbahçe 4
5 Haziran 1983



Ali Şen soyunma odasına inmiş, futbolcularına "Başarınız galibiyetten de büyüktür" diyordu. Ali Şen gibi iddialı bir ismin galibiyetten öte gördüğü beraberliğin ardındaysa 48. dakikada 4-1 yenik duruma düşen takımının skoru 4-4-'e getirmesi yatıyordu. Fener tribünleri maç öncesinde sarı kırmızı tabutu elleri üzerinde, cenaze marşı eşliğinde gezdirmişti: bu şamatanın yeriniyse 48. dakikada Galatasaraylılar'ın "Tabelaya bakalım, göbek atalım" tezahüratı almıştı. Kimsenin cenazesi kalkmadı, kimse göbek atmadı ama Fenerbahçe son iki haftaya Trabzonspor'un iki puan önünde girmenin ve ezeli rakibine yenilmemenin mutluluğunu yaşadı.


Galatasaray 0 - Fenerbahçe 1
8 Kasım 1992


"Haydaaa! Yine mi yenildik ya! Tam da Avrupa fatihiydik!"

Birkaç gün öncesinde bir taraf Avrupa'da tur atlama sevinci, diğer tarafta da hezimete uğrama hüznü vardı. Galatasaray Eintracht Frankfurt'u elemiş, Fenerbahçe ise adı sanı duyulmamış Sigma Olomouc'a 7-1 yenilmişti. "Derbilerin favorisi olmaz" derler ya, işte böyle bir maçtı. Maç öncesi fark yiyeceği düşünülen Fenerbahçe saldırdıkça saldırmış, nihayetinde Aykut Kocaman'ın bazukasıyla galibiyete ulaşmıştı. Bu skor, Sigma Olomouc hezimeti sonrasında istifa eden başkan Metin Aşık'ın geri dönüş kararı almasını sağlamıştı.

Galatasaray 4 - Fenerbahçe 1
4 Mayıs 1991


"Ya zaten 4 tane attınız, Rıdvan'a niye kıyıyorsunuz ki?"

Fenerbahçe havlu attığı ligde onurunu kurtarmak, Galatasaray dört puan ilerisindeki Beşiktaş'ı yakalamak için maça çıkmıştı. Futbol oynayan kazandı, hem de 4 gol atarak. Avrupa gol krallığına odaklanmış Tanju'nun iki, Kosecki ve Erdal'ın gollerine Fenerbahçe sadece Aykut'un penaltısıyla yanıt verebildi. O penaltı ki Yusuf'un darbesiyle Rıdvan'ın düşmesine, omuz bağlarından sakatlamasına ve ligi kapatmasına neden olmuştu. Sarı lacivertli taraftarlar kadar Yusuf da bu müdahaleyi yaptığına üzülmüş, "Keşke bıraksaydım da Rıdvan golü atsaydı" demişti.

Galatasaray 1 - Fenerbahçe 0
27 Nisan 2008



Her zaman olduğu gibi yine "tarihi" bir derbiydi; kazanan şampiyonluk yarışında büyük avantaj sağlayacaktı. Puanlar eşitti, Fenerbahçe'ye ikili averaj göz önüne alındığında beraberlik bile yetecekti. Bunu bilen Galatasaray yüklendi, Fenerbahçe ise bir türlü oyun kuramadı. Gol ise kimsenin çalışmadığı yerden geldi; atılan bir uzun top, kaleci Volkan ve Edu ile birlikte yükselen Nonda, ağlara giden sarı kırmızılı bir gol. Feldkamp sonrası altyapı hocası Cevat Güler idaresinde çıktığı maçta Galatasaray, ezeli rakibini yenmiş ve şampiyonluk kupasının kulpunu tutmuştu. Kazandı da...

Galatasaray 1 - Fenerbahçe 0 - 10 Haziran 1959
Fenerbahçe 4 - Galatasaray 0 - 14 Haziran 1959



Eskiden süper değil, Milli Lig vardı. İlkinde de maçlar iki grupta oynanmış, lider iki takım şampiyonluk için finalde karşı karşıya gelmişlerdi. Bu maç, tarihimizin ilk profesyonel Fenerbahçe - Galatasaray derbisi anlamına da geliyor. Her haliyle unutulmayacaktı maç ama Metin Oktay meşhur ağları delen golünü bu karşılaşmada attı, sarı lacivertliler rövanşta rakiplerini Yüksel, Naci, Mustafa ve Şeref'in golleriyle 4-0 mağlup ederek profesyonel ligin ilk şampiyonu oldu.

Galatasaray 1 - Fenerbahçe 2

19 Mayıs 2007




Maçın çok da fazla bir önemi yoktu. Fenerbahçe şampiyonluğunu bir hafta önceden garantilemiş, Galatasaray ise Şampiyonlar Ligi için mücadele ediyordu. Ne var ki Chelsea'liler ligi birinci bitiren Manchester United'ı sahaya alkışlarla davet etti, Türkiye'de tartışma koptu. Kimileri Galatasaraylı futbolcuların da rakiplerini aynı şekilde karşılamalarını isterken, diğerleri "Olmaz öyle şey" diyordu. Ali Sami Yen ahalisi alkış değil, rakiplerini su şişesi yağmuruna tutmuştu. Tarihe "Sulu derbi" olarak geçen maçı Lugano ve Edu'nun golleriyle Fenerbahçe kazandı ama geriye gazetelerin attığı "Futbolun öldüğü gece" başlıklarından başka bir şey kalmadı. Kadıköylüler derbi zaferini yaşarken, Galatasaray UEFA Kupası'na katılmak ve bir sonraki sezon uygulanacak 5 maç seyircisiz oynama cezasıyla yetinmek zorunda kaldı!

Fenerbahçe 5 - Galatasaray 1
15 Nisan 1990



İki takımın da kaderi aynıydı; derbiyi kazanmak ve lider Beşiktaş'ın puan kaybetmesini beklemek. Kadıköy'deki maça Galatasaray favori çıkıyordu. Fenerbahçe istikrarsızdı; bir hafta gidiyor deplasmanda Trabzonspor'u yeniyor, ardından kendi sahasında Sarıyer'e yenilerek ümitlenen taraftarını üzüyordu. Santra yapılınca anlaşıldı ki bu maç Fenerbahçe'nin maçıydı. Maçı Aykut kopardı. Daha 10. dakikada Semih tarafından ceza sahasında düşürüldü; Büyük Şenol için penaltıyı atmak çok kolaydı. Golden 25 dakika sonra yine ama bu kez ceza sahası dışında düşürüldü Aykut. Türk futbolunun ilk "İmparator"u Oğuz, baraj kurmakla meşgul Galatasaray savunması arasında golcüyü gördü ve Simoviç bir kez daha aşıldı. Ardından Hakan, Şenol 3 ve Oğuz skoru beşledi. Sarı kırmızılıların tek golü "Deli Nezihi"nin kendi kalesine attığı topla geldi. Fenerbahçe'de keyifler öylesine yerindeydi ki Nezihi, maç sonunda soyunma odasında Schumacher'e "Sana nasıl gol attım" diye takılmaktan gocunmadı. Bu maç, o tarihe kadar Fenerbahçe'nin Galatasaray'a ligde en büyük fark attığı maçtı.

Fenerbahçe 6 - Galatasaray 0
6 Kasım 2002



İki takım 344'üncü kez karşılaşıyordu ama lig tarihinde böyle bir skor yazmıyordu. Arada sırada bu farka yaklaşılmıştı ama ya ayaklar durmuş ya da rakip geri dönmüş, bu noktaya varılmamıştı. Maçın gollü geçeceği takımlar sahaya dizildikleri anda anlaşılmıştı. Fenerbahçe, Arjantinli yıldızı Ariel Ortega'nın komuta ettiği yedi futbolcusuyla birlikte rakip kaleye yükleniyordu. Gol çabuk geldi ve o zamanların genç futbolcusu Tuncay Şanlı kafasıyla takımını öne geçirdi. Ortega önce 38'de attığı gol, sonra 58'de gördüğü kırmızı kartla maça damgasını vurdu. Birçokları Fatih Terim ve oyuncularının eksik kalan rakibi bastıracağı, en azından beraberliği yakalayacağını düşünürken hiçkimsenin açıklayamayacağı şeyler oldu. Önce iki kez Kadıköy Boğası Serhat, ardından Ceyhun ve Ümit Özat, Mondragon'u geçti. Maç bittiğinde kimse skorboard'da yazan rakamlara inanamıyordu. Fatih Terim tarihi farkı sindirmeye çalışırken "Suçlu benim. Yönetim kurulunun her türlü tasarrufuna saygı duyarım. Galatasaraylılar bunu hak etmedi. Onlardan özür dilerim" açıklamasını yaptı. Maçtan önce "Korkan kaybeder" diyen Fenerbahçe teknik direktörü Werner Lorant, kariyerinin bu zirve noktasının ardından "Bu farkı beklemiyorduk" deme alçakgönüllülüğünü gösterdi. Kim ne derse desin, iki taraftan biri diğerine profesyonel ligde 7 gol atana kadar bu maçı tarih en başta yazacak!

Birbirlerine 5 de attılar 6 da, su şişeleri de çakmak da! Tüm bunlar ezeli rekabeti ortaya koyuyor!

Ne Aramıştınız

''Hayata dair ne öğrendiysem futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.''
Albert Camus.

Popüler Yazılar

Zİyaretçİler

Futbol Blog. Blogger tarafından desteklenmektedir.